Ses

 

 

Manşete çıkardığım görselin çağrıştıracağı gibi İstanbul’lu okurların en azından aşina olacağı bu radyo kanalına güzelleme düzmeyecek, hatta takıldığım çok özgül bir açıdan eleştireceğim. Oysa bu her seferinde “iyi ki var!” dediğim, frekansı ev ve arabamın otomatiğine bağlanmış, bağımsız ve muhalif kanalını övmek için çok nedenim var. Sadece dinleyicisi değil, destekçileri arasındayım; çok da konuk oldum. 

 

 

90’lar başında Ömer Madra liderliğinde biraraya gelmiş bir grup aydının, hegemonyası TV aracılığıyla gittikçe artan görselliğe alternatif olarak “ses”e ve “söz”e sahip çıkmanın yaratıcı projesi olarak başlamıştı, dejenere olmadan yirmiküsur yıldır yayınını istikrarla sürdürüyor. Sesten sadece konuşmanın anlaşılmayacağı aşikar. Müzik de o alternatif işitme duyusunun ayrıcalıklı alanı olarak radyonun öncelikli tercihlerinden. 

 

Sık yinelenen “Kainatın bütün seslerine ve tınılarına açık radyo” sloganının ismine de ilham vermiş sıfatı, bilim ve bilgi kuramcısı ve sosyal felsefeci Karl Popper’in malum kitabının eleştiri ve vaadlerine referanslı. Varlık ve motivasyon kaynağı sözü bile görelileştiren “söz uçar!” sloganı ironik üslubunun habercisi. 

 

Açıklık ve ironinin yanı sıra vazgeçilmemiş bir ilkesi de müzik kadar konuşma programlarını da belirleyen özgüllüğe dayalı kalite. Klasik, caz ve rock, dünya halkları müzikleri programlarının özgüllüklerine örnek, İştar Gözaydın&İskender Savaşır’ın haftalarca işledikleri “Barok kararsızlıktan büyük senteze: Bach”,  yine Güzeldere biraderlerin tiryakilik yaratan “L.Cohen’den sonra BobDylon” veya Baba-kız Üner’lerin “Big easy” adlı New Orleans cazı örnekleriyle sınırlı da değil;  klasik müziğin tiryakisi seyrek uğrakları 20.yüzyıl avangardını “Modernin Sesi” ile A.Köksal vokali de “İnsan Sesi” ile Aksel Tibet işliyor. Ama uzmanlığa varan müptelalıklarla sınırlı da değil, Akif Burak Atlar’ın güncel bir konu eksenli rock dinletileri türü özgül eksenler tanımlayan rogramlar da var. Ya da radyo mekanının da mimarı Cem Sorguç’un “Ahtapotun Bahçesi” misali şiirsel referanslı programlar.

 

 

Haber programı denince akla gelen monoton sesle ardarda dizilmiş günlük vakalar anlayışından da radikal şekilde kopan iki tarzı var Açık Radyo’nun. İlki bildiğim kadarıyla Kürşat Bumin’in İzmir’de başlattığı bir formattı; haberi ilk elden vermek yerine, diğer yayınlara referansla ve onların haberleştirmelerinin ardındaki ideolojik manevraları da çözümleyerek, yapıbozumuna uğratarak dolaylı yoldan verme, Bumin’in çizgisi sonra bünyesine katıldığı Bilgi Üniversitesinde Alper Görmüş, Ümit Kıvanç vd. katılımıyla “medyakronik” yayınıyla sürmüştü. Artık bu formatı insanı sabah-sabah güldürerek uyandıran sit-com kıvamlı ironik parodiler olarak Ömer Madra değişen partnerleriyle sohbet şeklinde sabahları “Açık gazete”de sürdürüyor.

 

Haberin diğer alternatif formatı da özgül konu alanının biçim ve içeriğiyle de tartışıldığı tematik programlara dönüştürülerek verilmesi. Kadıköy yakası etkinlikleri odaklı “Kadıköy Postası” sanat hatta karikatür odaklı duyuru eksenli programlar, AysimTürkmen&Korhan Gümüş’ün sivil toplum-kentsel hareketler odaklı “metropolitika”sı benzer içerikleriyle Cihan Baysal’ın programı. Her hafta ayrı bir kitabı konuklarıyla tartışarak tanıtan Halil Turhanlı&ÖmerMadra’nın “Cuma adlı adamlar”ı ister müzik, ister söz temelli olsun ortak yanları, alana/konuya hakim sunucuların bazan konuklarıyla vakaya ve içinde konumlandığı bağlama özgül ve eleştirel yaklaşımları. Oğuz Tanrıdağ’ın nörolojiden epistemolojiye geniş alan tarayan “Beyin Kültürü” adlı programından Güven Güzeldere’nin nöroloji, psikoloji, epistemoloji arasında mekik dokuyan programı, özgüllüğün uç noktalarına işaret ediyor. Herkesin konusunu/alanını kendi meşrebiyle işlediği bir çeşitlilikten söz etmeye bile gerek yok eşyanın tabiatı gereği zaten. Ama militan bir ideolojik angajmanı da eksik değil Küresel Isınmanın müsebbiplerine karşıt militan bir sivil-demokrat-çevreci odak radyo aynı amanda. Paris iklim zirvesi ve New-York protesto mitingi naklen/canlı yayınlandı radyodan. 

 

 

Benim takıldığım konuya gelince: Programını istikrarla sürdürecek denli iddialı oldukları alan kadar dile titizlikleri de besbelli müzik programcılarının çoğunun özgülleştirmeden  kullandığı bir sözcük var “sound”. Az-buçuk İngilizceye aşina herkesin bildiği gibi “ses”in karşılığı bu sözcük. Her teknik alanın Türkçe’de karşılanamayan sözcükleri olduğu malum, ama bu öyle değil, çok dikkat ettim. Müziğin içindekilere sordum "ses"ten ayrıştırılabilecek bir nüansı yok “sound”un. Gelgelelim, rock, caz, pop farketmiyor, programcının ağzından kolaylıkla dökülüveriyor bu sözcük. Mesele yabancı kelimede değil. Özellikle de programcı eğer o alana aynı incelikte hakim olmayanlarca işitilip ayırdedilmesi, paylaşılması güç bir nüansa dikkat çekiyorsa sarılıveriyor kestirmeden “sound”a Dolayısıyla “Benim dile getirmekten sizlerin de ayırdetmekten aciz olduğumuz bir nüansa işaret ediyorum”dan öte anlamı olmayan bir boş gösteren. Tüm manasız alışkanlıklar gibi şuursuzca  tekrarlanmaktan besleniyor.

 

 

Dinleyicilerden bahsetmeden olmaz. Bütün bağımsız yapılar gibi varlığını mali darlık içinde sürdürüyor. Ama kendisinden beklenebilecek, yaratıcı ve katılımcı bir çözümü var Açık Radyo’nun; madem tiryakilik oluşturacak istikrarlı bir söz ve ses kalitesi tutturulmuş ve sadık bir tiryaki izleyici kitlesi olmuş, geriye kalmış bu üçlüden bir denklem kurmak. Sezon sonlarında bir radyo duyurusu-telefon bağı ağıyla destek kampanyası örgütleniyor ve dinleyenler diledikleri programa diledikleri miktarla destek oluyor. Mali destek kadar aktif güvenilir bir “geri bildirim”[feed-back] de alınmış oluyor.