Sorular (1a) Türkiye nereye (2002’den 2016 darbe girişimine kadar)

 

[9-10 Haziran 2018] Yale’deki 1968 Sınıfı 50. Mezuniyet Yıldönümü’müzde, bana en çok sorulan iki sorudan biri bu oldu. Kahvaltı, öğlen veya akşam yemeklerimizden herhangi birinde, diyelim üç beş eski arkadaş aynı masadayız. Ya da ben tek başımayken, hiç tanımadığım biri gelip yanıma oturmuş, kendisini (ve eşini) tanıtmış; oradan başlamışız sohbete: Sen kimsin? Ben kimim? 64-68’de ne yapıyordun? 64-68’de ne yapıyordum? Hangi kolejdeydin? Hangi kolejdeydim? Ne okudun? Ne okudum? Spor yapar mıydın? Spor yapar mıydım? Sonraki hayatın? Sonraki hayatım? Kaç çocuğun var? Kaç çocuğum var? Ve kritik dönüm noktası: Şimdi neredesin? Şimdi neredeyim? Aktif öğretim üyeliğimi İstanbul’da bir üniversitede (misafir öğretim üyeliklerimi saymazsak, SBF, ODTÜ, Boğaziçi, Sabancı ve İbn Haldun — sanırım beşinci üniversitemde) sürdürüyorum… dediğim anda, değişiyor ve genişliyor konu: [Evvelden tanışmıyorsak] Eyvah, kişisel durumun/uz güvenli mi? Yani, bu kadar çok gazeteci, öğretim üyesi vb tutuklanırken? [Geçmiş samimiyet derecemize bağlı olarak] Halil, her an seni düşündük, düşünüyoruz. [Sonra] Anlatsan(ız)a, danışıklı mıydı, değil miydi 15 Temmuz darbesi? Peki şimdi Türkiye nereye gidiyor? Ya Erdoğan?

                                       

Bu da pek kısa olmayan açıklamalar gerektiriyor kuşkusuz. Neredeyse yeni bir kitap planı, ya da muhtemel bir İçindekiler sayfası.

 

Satırbaşlarıyla (1) Tarihsel arkaplan: Kemalist “demokrasisiz modernizasyon”un eleştirisi. (1.1) Özel olarak dini ve İslâmiyeti bizatihî “gericilik” sayıp bastırması, kamusal alandan ve politikadan dışlaması. (1.2) İçeride, alla turca’ya karşı alla franca bir enclave, bir tür yarı-kapalı ve ayrıcalıklı “yerleşim” veya “mahalle” yaratıp ordunun modernist koruması altına alması. (1.3) Böylece, modernist, alafranga “Beyaz Türk” azınlığın hegemonyasında, Müslüman çoğunluğun (ve sosyalist solun ve başka azınlıkların) ise temsil edilmediği, dar ve çarpık bir siyaset sahnesinin oluşması. (1.4) Lâkin bu otoriter laisizmin Batı elitleri tarafından “İslâmi karanlığa” karşı zorunlu bir barikat olarak, dolayısıyla Kemalist Türkiye’nin de Batı medeniyetinin Ortadoğu’daki ileri karakolu olarak algılanması. Ve (1.5) sürdürülebilir (28 Şubatçılara göre bin yıl sürdürülebilir) sanılması.

 

Oysa (2) “istenmeyen ve öngörülmeyen sonuçlar yasası”nın (law of unintended consequences) işleyişi sonucu, doğrudan doğruya o devletçi, tepeden inmeci, hızlandırılmış modernizasyonun beraberinde getirdiği ekonomik büyüme ve kapitalist çeşitlenmenin, eninde sonunda Tek Parti kabuğunu çatlatması ve daha çoğul bir temsiliyeti zorunlu kılması. (3) Demokrasinin genişlemesiyle birlikte, Müslümanların da önce popülist merkez-sağ partiler (DP, AP, ANAP), bir yerden sonra o klasik ana mecradan ayrılan kendi partileri (MNP, MSP, RP, FP, SP) aracılığıyla, gitgide daha fazla siyaset sahnesine çıkmaları. (4) 2000’lerin başında, her iki patikayı mezceden AKP’nin, askerî-bürokratik vesayet rejimine karşı hem dışarıda Batıya (Avrupa’ya) yaslanan, hem içeride çok geniş kesimleri birleştirmeyi başaran bir demokrasi mücadelesi açması. (5) AK Parti’nin 2002’den 2011’e ve hattâ bugüne uzanan tarihî başarısı: Türkiye siyaset sahnesinin çarpıklığını gidermesi; Müslümanlar (ve Kürtler) dahil çok daha temsilî, çok daha demokratik bir politik hayat olanağı yaratması.

 

(6) Öte yandan bu popüler gücün, Soğuk Savaş sonrasının giderek dağılan ve parçalanan, çok-odaklı dünyasında, dış siyasette de bağımsızlaşma eğilimlerini beraberinde getirmesi. (6.1) Bu çerçevede AKP’nin, Ortadoğu ve İsrail konusunda ABD ile ters düşmeyi göze alması. (6.2) Keza AKP’nin, Kürt sorunu ve Kuzey Suriye konusunda da ABD ile ters düşmeyi, hattâ giderek daha sert zıtlaşma ve çatışmayı göze alması. (6.3) Uluslararası siyasetteki bu ve benzer ayrışmaların, özellikle ABD tarafından kabul edilmez sayılması, haddini bilmezlik olarak yorumlanması. Dolayısıyla (7) AK Parti’ye, Erdoğan’a ve “Türkiye modeli”ne açılan ilk kredilerin silinmesi; eski askerî-bürokratik vesayetin ve Beyaz Türk temsilcilerinin tekrar yeğlenir olması.

 

(8) Bu noktada, Batı siyasetinde yüzyıllardır hiç bilinmeyen ve tanınmayan (deyim yerindeyse Ortaçağdan kalma), dolayısıyla anlaması ve inanması zor bir faktör olarak Gülen cemaati. (8.1) 1960’lar ve 70’lerde, siyasal İslâmın demokrasi içinde gelişmeyi öngören kitlesel ana mecrası değil, devleti gizlice ve içeriden ele geçirmeyi amaçlayan ikincil, marjinal ve konspiratoryal alt-akımı olarak şekillenmesi. (8.2) Tüzüksüz, programsız, dolayısıyla ele gelmeyen ve suçlanamayan bir illegal örgüt karakteri. (8.3) Uzun süre, hiç açık vermeksizin sadece kendi kendini koruyup kollayarak büyümeyi öncelemesi. Bir yandan (8.4) hemen bütün klasik merkez-sağ partilerden, herhangi bir tarikat veya cemaatmiş gibi himaye görmesi. Diğer yandan (8.5) 12 Eylül 1980 darbesi ve Kenan Evren diktatörlüğünde dahi, gelecekte özerk İslâmın tekrar yükselmesi tehlikesine karşı bir savunma barikatı, daha elverişli ve kullanılabilir bir Müslümanlık misyonu izafe edilip “en ziyade müsaadeye mazhar” sayılması. (8.6) Bu algıda, İsrail’e ve Batıya yakın (daha yakın veya en yakın) bir profil çizmesinin de rolü. (8.7) Hattâ yıllar öncesinden, TSK’nın NATO, ABD ve Avrupa ile bütün kritik temas noktalarında mevzilenmeye çok dikkatli ve özenli bir yatırım yapmaları. (9) Başarı da sağlamaları, zira Batının bir yandan belirli bir Erdoğan fobisi peydahlarken, diğer yandan “ılımlı İslâm” veya “daha ılımlı İslâm” veya “asıl ılımlı İslâm” diye Güleni ve Gülencileri yeğlemeye başlaması.

 

(10) Türkiye siyasetinin merkezinden değil çeperinden gelip de 2002 seçimlerini kazandığında (ve sonra uzun süre) sadece halkın oyu ve desteğin, arkasına alan, buna karşılık ordu, yargı ve bürokraside hemen hiçbir varlığı olmayan AKP’nin, bir dönem devlet aygıtı içinde Gülencilere yaslanmaktan başka çare bulamaması. Buna karşılık (11) Gülen cemaatinin bu ittifaktan habire kendi gücünü arttırmak ve kontrol ettiği alanı daha da genişletmek için yararlanması. (12) Bu bencil, tırmanıcı, çıkarcı ihtiras yüzünden iplerin koptuğu noktadan (kabaca 2011-2012’den) itibaren, cemaatin tamamen kendi adına ve kendi iktidarı uğruna harekete geçmesi. (12.1) Çözüm sürecinin sistematik biçimde sabote edilmesi. (12.2) Bu meyanda, ne olduğu şimdiye kadar açıklanamamış Uludere/Roboski katliamı (28 Aralık 2011) ve örtbas edilmesi. (12.3) Oslo tutanaklarının basına sızdırılması. (12.4) bir terör örgütüyle gizli temas kurarak suç işlediği gerekçesiyle, 7 Şubat 2012’de MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklama (ve onun üzerinden, zamanın başbakanı Erdoğan’a vurma) girişimi. (12.5) 17-25 Aralık 2013 “yolsuzluk tutuklamaları” yoluyla hükümeti devirme girişimi (ve İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın doğrudan, cebrî müdahalesiyle, zorlukla durdurulması). (12.6) 1 Ocak 2014'te Hatay'da, 19 Ocak 2014'te Adana'da MİT tırlarının durdurulup aranması; IŞİD’e silâh götürdükleri iddiasıyla, dünya kamuoyu önünde AKP’yi suçlama çabası. (12.7) Bütün bunların, Gülencilerin nasıl ve ne ölçüde “devlet içinde devlet” haline gelmiş olduğu açısından anlamı.

 

(13) Bu tablo karşısında, 2013-2016 arasındaki FETÖ temizlik girişimleri (hem meşruluğu, hem zaafları). (14) 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin neden “sahte” veya “danışıklı” olmadığı (ama hangi özellikleriyle, bu izlenimi kolaylaştırdığı). (15.1) Darbenin zaaf ve panikten, Gülenciler açısından “son fırsat” hissinden kaynaklanması. (15.2) Özgücü yeterli olmayan cemaatin, (ya saf Kemalist ve/ya Kemalist-MHP tandanslı) üst komuta heyetinin kendilerine katılacağını ummuş olması. (15.3) Esasen bu yüzden, o kadar “27 Mayıs (1960) karikatürü” denebilecek düzeyde bir “Yurtta Sulh Konseyi” kurmaları ve güya Atatürkçü bir bildiri kaleme alıp, hem bütün orduyu, hem İslâmofobik Batıyı kendilerine çekmeye çalışmaları. (15.4) Ama TSK’nın üst kademesini “ikna” edemeyince, darbe girişiminin çökmesi ve dağılması. (15.5) Zira, biraz da Gülen’in kendi control-freak’liği nedeniyle, her şeyin “imam” denilen siyasî komiserlerin yatay denetimine verilmiş ve tek bir dikey, hiyerarşik, B-planı olan, kriz ânında ne yapacağını bilebilecek bir cuntanın aslında oluşturulmamış bulunması. (16) O gece ve ertesi gün, başta ABD, çeşitli Batı ülkelerinin en büyük hatâsı: ne pahasına olursa olsun “Erdoğan’dan kurtulma” saplantıları yüzünden ilkesizliğe ve ucuz oportünizme düşmeleri; askerî müdahale karşısında demokrasiyi savunmayı unutmaları. (17) Sonuçta, 15 Temmuz darbe girişimi (17.1) ordu içinde, Gülenci olmayan (Kemalist ve/ya MHP’li) komutanların ve (17.2) geniş halk kitlelerinin direnişiyle püskürtülürken, (17.3) Türkiye ve AKP iktidarı ile Batı arasında benzersiz bir güvensizlik uçurumunun açılması.

 

(18) Öyle veya böyle; AK Parti liderliğinin 15-16 Temmuz girişiminden hem bir zaferle, hem sürekli bir düşmanlık, tehdit ve kuşatma algısıyla çıkması. Ya da başka bir deyişle, (19) AKP’nin daha 2002’den beri maruz kaldığı devirmeci muhalefet biçimlerinin; ezcümle (19.1) Cumhuriyet ve Bayrak mitinglerinin; (19.2) “ordu göreve” çağrılarının; (19.3) Deniz Baykal dönemindeki CHP’nin, her yasa denemesini Anayasa Mahkemesi’ne götürmesinin; (19.4) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu’ların, YÖK Başkanlığı’nda Kemal Gürüz ve Erdoğan Teziç’lerin bitmek bilmez tâciz ve tehditlerinin; (19.5) Kanadoğlu’nun hiç yoktan icat ettiği “Meclisin toplanması koşulu olarak nitelikli çoğunluk” tezine AYM’nin de destek vermesiyle çıkan 2007 cumhurbaşkanlığı seçimi krizinin; (19.6) Teziç’in Abdullah Gül hakkındaki “seçilirse bakalım Çankaya’ya varabilir mi?” mırıldanmalarının; (19.7) HDP adına Selâhattin Demirtaş’ın “Seni başkan seçtirmeyeceğiz” diye doğrudan Erdoğan’ı hedef alması ve baş düşman bellemesinin; ardından (19.8) PKK’nin Kuzey Suriye’de “yeni bir tarihî fırsat” yakaladığını düşünüp tekrar “devrimci halk savaşı” ilân etmesi ve hendekli-barikatlı kent işgallerine girmesinin; ilâveten (19.9) Gülencilerden gelen, yukarıda anlattığım bütün sabotajların ve nihayet (19.10) 15-16 Temmuz 2016 darbe girişiminin… sonunda zehirli meyvalarını verip, (19.11) AKP’yi aşırı defansif bir mantaliteye ve bir “beka” dâvâsına kapandırması.

 

(Tarih burada bitmediğine göre, devam edeceğim.)

 

Önceki İçerikFETÖ yapılanmasıyla ilgili çatı davasında dört ağırlaştırılmış müebbet
Sonraki İçerikSevgili Gorki,