Tanrının yağmura benzeyen hizmetçileri

Türkiye’de tarafların bu anlamda birçok eksiklik taşıdığına şüphe yok. Taraflar zamanı doğru kullanmadılar. Muğlaklığı gidermediler ve hayati bir önem arz eden berraklığı sağlayamadılar.

 

Tanrının yağmura benzeyen hizmetçileri vardır

Toprağa düşünce mısır, denize düşünce inci olurlar / Lale Müldür

 

 

90’ların başında Batılı düşünürler insanlığı globalleşmenin nimetlerine inandırmaya çalışıyorlardı. Emek, kültür, sermaye, imkânlar bütün dünyayı dolaşacak, zamanla birinde ne varsa artık ötekinde de o olacaktı. Küresel bir paylaşım fırtınası esecekti böylelikle. Gelinen noktada kısmen olumlu küreselleşme yaşandı belki ama toplamda büyük bir düş kırıklığı var, sonu gelmez ihtiraslar, ayrımcılıklar ele geçirme sahip olma arzuları dünyayı daha tekinsiz kıldı. Umulanın aksine küresel adaletsizlik eşitsizlik yoksulluk savaşlarla daha da derinleşti.

 

Geçtiğimiz günlerde Habertürk’te Kürşat Oğuz’un sorularını cevaplayan Fransız sosyolog ve düşünür Alain Touraine Avrupa’ya gelen göçmenlerle ilgili önemli yaralara parmak basmış. Libya, Irak, Suriye, Afganistan gibi ülkelerden, iltica etmek üzere Batı’ya gelmeye çalışan insanların yerlerinden olmasında Avrupa devletlerinin acımasız politikalarının rolüne fazla değinmese de sonuçlardan vicdanen rahatsız olduğu ortada. 500 milyonluk Avrupa’nın gelen 500 bin göçmene karşı tavrını ‘aşağılık’ olarak niteliyor. Paris’te göçmenlerin dövülerek otobüse bindirilişini kendi gözleriyle görmüş. Aynı gün Sen Nehri kenarında 200 göçmene yardım eden gönüllüleri de görmüş. Çünkü dünyanın her yerinde vicdanını kaybetmeden insani değerlerde ortaklaşan milyonlarca insan var. “Avrupa, bir birliği olan, ahlaklı bir kıta mı, yoksa yarısı denize düşmüş göçmenlerin öteki yarısını da denize dökün diyen bir yer mi; ikincisi ise bu rezil ve iğrenç bir Avrupa olur” diyor Touraine. Ona göre mesela ‘Brüksel’deki beyler’ bir maaşlarını göçmenlere vermeli.

 

Bu acımasızlığa teslim olmayan, karınca misali doğru bildiği yolda tek başına gidebilen insanlar var ve bizi sabah uyandığımızda ümitvar kılan da onların içlerindeki harekete geçme gücü. Avrupa Sosyal Forumu’nun bir hazırlık toplantısında İstanbul’da tanıştığım insanlar beni derinden etkilemişti başkası hakkındaki diğergam yaklaşımlarıyla.

 

Türkiye’ye gelirsek. Dünyanın ve Türkiye’nin bütün yoksulluk ve yoksunluk krizlerinde bazı yüce gönüllü kadınların ortaya çıkıp duruma el koymaları bana daima mucizevi gelmiştir. İsimleri bile bilinmeden harekete geçip kermesler düzenleyerek yetimhaneler kuran evler açan kimsesiz çocukların eğitimi için seferber olan, bunu mesaiye yetişmesi gereken insanların telaşıyla fakat üste para vererek yapan insanlar. Şiirdeki gibi “Tanrının yağmura benzeyen hizmetkârları” gerçekten de. Onlar hakkında ‘kermes kadınları’ başlığıyla yazılar da yazmıştım. Bu kardeşlerimizin sonraki kuşağa fedakârlığı, sorumluluk bilincini aktarabilmiş olmaları da önemli bir kazanım, toplumsal değerlerin yaşatılması ve dayanışmanın sürmesi için.

 

Sağlık çalışanları ve doktorların kurduğu Hayat Vakfı’nın sokak çocukları için yaptıklarına yıllarca şahit olmuştum, kadınlar sayısız çocuğun sorumluluğunu hem de aile bazında üstlenmiş ve onların nice başarılarına ön ayak olmuşlardı. Bu şekilde toplumu ağ gibi kuşatan öyle çok vakıf, dernek var ki.

 

Gökçe Değirmen mesela. Suriye’ye ilk bombalar düştüğü günden beri ne yapabilirim diye kafa yoruyor ve tek tek İstanbul’daki ailelere ulaşmaya çalışıyor. Onu tanıdığımdan beri kurucusu olduğu Vicdan Hareketi vasıtasıyla yoksullarla kimsesiz çocuklarla ilgilenir. Dünyabülteni’nde Cihan Aktaş’a verdiği mülakatta söyledikleri yaklaşımını özetliyor:

 

“Kurumlar yapsın diye bekleme tuhaflığı… İnsan hakları ve yardım sadece kurumların tekelinde ve görevinde olan bir konu değil ki. Zaten kurumlaşmaların hepsi bireysel bir çabayla başlar daha sonra örgütlü ve düzenli bir çabaya döner…Yani hiçbir insan kalkıp elimden bir şey gelmiyor diyemez, elleriyle hiçbir şey yapamasa dahi dua edebilir, ama bundan fazlasını yapacak imkânlara sahipken yapmamasını sorgulamalı, vicdanınca öz eleştiri vermelidir… Dini, sosyalizmi, feminizmi dile rozet yapmak kolaydır yani… Kolaydır bir mazlum görüp sokakta aman Allah yardım etsin ya da, devlet yok mu canım baksın ya da bir sürü vakıf dernek var demek… Ya da, kolaydır Allah neden yardım etmiyor deyip işi iyice hadsiz bir pişkinliğe vurmak, Allah zaten yardım etmen için onunla karşılaştırdı diye düşünebilmek çok mu zor…”

 

Rabia Yazıcı bir başka yara sarıcı. İstanbul’da yaşayan, Kıbrıs’ta okuyan bir öğrenci olarak birkaç yıl önce çatışmaların nasıl son bulacağı, nasıl barışabileceğimiz üzerine sürekli okumaya çalışmalar yapmaya başlamıştı. Hepimizi harekete geçirecek toplantılar, paneller düzenledi bir süre. Onu bir telefon görüşmesiyle tanımıştım. Daha yirmi yaşına gelmemiş birkaç kız bir araya gelmişler ve Güneydoğu’daki kardeşleriyle görüşmeler, buluşmalar gerçekleştirmek üzere harekete geçmişlerdi. Yüz yüze konuşmanın önemini kavramış gençlerdi.

 

Birkaç gün önce Rabia ve Gökçe birlikte düzenledikleri etkinliğe davet ettiler. İstanbul’un çeşitli yerlerinde yaşayan bazı Suriyeli mülteci çocukları öğretmenleriyle birlikte Fethi Paşa Korusu’na getirmişlerdi güzel bir gün geçirsinler, mutlu olsunlar diye. Kırtasiye, yiyecek giyecek verme gibi teknik bir tutumla yetinmeye, sonra yetimleri kendi hallerine terk etmeye içleri elvermediğinden onları gezdirmek, sürpriz hediyeler vermekti niyetleri.

 

Nihal Teyze kıymetli bir hattatın yetmişli yaşlarındaki eşi. O mahallemizdeki bütün yetimlerini, yoksullarını, mültecilerini, evlenecek kimsesiz kızlarını radar gibi bulur ve ihtiyaçlarını gidermek hatırlarını sormak için bastonuyla her gün yola revan olur. Genelde yazmak ve konuşmakla alakalı kimi toplantılara ya da kütüphaneye doğru koştururken rastlarım ona ve içim burkulur, insana bizzat dokunarak yapılanların üstünlüğü karşısında. Vermek isteyenlerle ihtiyaç sahiplerini buluşturur Nihal Hanım güzel bir kimyayla.

 

Sonra mantı yapan ve bunu satarak parasıyla nice gençlerin eğitim masraflarını karşılayan gruplar. Kendi işlerini, evlerini gerekirse ihmal edip arı gibi çalışan kadınlar.

 

Yenilerde tanıştığım Esra Hanım ise yardım yapacaksam kendi gücümle olmalı, başkasını seferber edip geri çekilmek doğru olmaz düşüncesinden yola çıkmış ve daha zorlu bir işe adamış kendini. Kurdele işi denilen bir sanatla, bebek odaları, çeyiz sandıkları hazırlıyor ve emeğinin gelirini tamamen yardım olarak sarfediyor. Böyle insanlarla karşılaşınca asık suratlı dünyanın çehresi aydınlanıyor gerçekten.

 

Nasıl ki insanları kandıran aslında yalnızca kendini kandırır, başkasına iyilik yapan da aslında en çok kendine yapmış olur iyiliği. Yapılması gerekenleri yapmakla sadece kuru kuruya sözünü etmek arasındaki farkta belirir insan olmanın keyfiyeti.

 

Önceki İçerikYapısal hatalar (3): Taahhütlere uymama
Sonraki İçerikErmeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-16