Ermeni ‘gaile’sinden Ermeni Soykırımı’na giden süreç-16

 

Dönemin iktidar partisi olan İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet yönetimine tevarüs eden Ermeniler’i hem yerinden etme hem de mülksüzleştirme planı devreye sokulurken kullanılan şiddetin en temel aracı bu planını gerçekleştirmeye dönük olarak çıkarılmış hukuksal mevzuattır.

 

Ermenilere yönelik şiddetin ekonomik boyutunu belirlemek ve bu “ekonomik şiddetin” Ermeni soykırımında oynadığı temel ve yapısal parametreyi ortaya koymak aynı zamanda tehcir dediğimiz sürecin nasıl bir imha kastı/niyeti içerdiğini de göstermesi bakımından önemlidir.

 

Esas itibariyle, burada ekonomik şiddetten kasıt tehcir edilen ve zorla yerlerinden çıkartılan Ermenilerin geri bırakmak zorunda kaldıkları taşınır ve taşınmaz mallara mevcut hukuk sisteminin bütün enstrümanlarından yararlanılarak el konulması suretiyle bu topluluğun varlık statüsünden yokluk statüsüne düşürmektir.

 

Ekonomik şiddetin fiziksel ve çıplak şiddet gösterilerine dayanması gerekmez. Şiddeti kullanma tekelini elinde bulunduran yasal bir aygıt olarak devlet ve bu devletin bürokratik aygıtları belirli bir topluluğun ekonomik yaşam koşullarını ortadan kaldırarak da şiddet uygulayabilir. Üstelik burada kullanılan şiddet hem hukuksal bir zeminden hem de politik bir gayeden doğar.

 

Dolayısıyla ekonomik şiddet aslında politik ve egemen olan iktidarın tekelinde bulunan hukuk sisteminin yarattığı şiddet ile doğrudan ilintilidir. Egemen, şiddet kurucu ve yapıcı bir ‘hukuki’ entite olarak devlet, aynı zamanda kanunun gücüne dayanarak şiddet uygular.

 

Şiddet olgusu aynı zamanda bir devletin bütün hukuki mevzuatına sinmiş ve ona mündemiç bir hale gelmiştir. Kanun koyucu ve kurucu olmak aynı zamanda şiddet kurucu olmayı da beraberinde getirir. Kanunlar, şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran devletin bürokratik ve ideolojik aygıtları olarak da işlev görürler. Bu durumda değişik ve farklı çıkarlara sahip olan sınıfların kendi sınıfsal çıkarlarını gerçekleştirmeye çalıştığı bir mücadele alanı olarak devlet, bu mücadeleden galip gelen egemen sınıfın temsilcisi olur.

 

Böylece askeri, siyasi, dini veya ekonomik sınıflar ve/veya elitler de şiddet araçlarıyla donatılmış olurlar. Bu elitler sahip oldukları güçten dolayı zaten ayrıcalıklarla donatılmıştır. Bunlar kendi çıkarlarına hizmet edebilecek her türlü kaynağa ulaşmak bakımından muktedirlerdir. Dolayısıyla şiddet, aynı zamanda devlet ve toplumun değişik çıkar sahibi kesimleri arasındaki girift ilişkinin kristalize edilmesi bakımından da üzerinde önemle durulması gereken bir olgu ve insanlık durumdur.

 

Bir topluluktaki belirli bir unsurun ekonomik olarak varoluş temellerini ortadan kaldırmak aynı zamanda bu unsurun siyaseten hiçlik/yokluk derekesine de indirir. 1915’te Ermenilere yönelik şiddet gösterilerinin ve katliamların toplumsal rıza ve destek mekanizmaları üretmesinde ve bu bağlamda Ermenilerin yok oluş sürecine bilhassa Sünni Müslüman yerel elitlerin ve sınıfların katılımında Ermenilerin sahip oldukları malları ve serveti edinme motivasyonun payı azımsanmayacak bir öneme sahiptir.

 

Dolayısıyla ekonomik motivasyonun sürgün edilen Ermenilere yönelik şiddet gösterilerindeki etkisi ekonominin Türkleştirilmesi, milli ve Müslüman bir burjuvazi yaratma idealinde tezahür eder. Bu politik ve hukuki şiddetin içeriği ve doğasının ekonomik bir boyut kazanması ve katliamların arka planında böyle bir örüntünün varlığı altı çizilmesi gereken tarihsel bir olgudur.

 

Bunun izdüşümlerini İttihat ve Terakki iktidarının Ermeni tehciri ve soykırımına dönük aldığı merkezi kararlara verilen toplumsal destek ve sosyal rıza mekanizmalarında görebilmek mümkündür. Ekonomik çıkar, şiddetin tonlarını ve kiplerini de belirlemiştir.

 

Toplumsal destek ayakları ekonomik bir motivasyon üzerinden şekillenir. Yalnız burada Ermenilerin siyasi, hukuki, ekonomik ve kültürel varlığını ortadan kaldırmakla onların mal ve servetine el koymak arasında doğrusal bir illiyet bağı kurmamak gerekir. Zira, ekonomik motivasyon politik ve ideolojik bir kararın yarattığı kanaldan girerek kendisine bir damar bulmuştur.

 

Bu anlamda Ermenilerin yokluk durumuna düşürülmesi esas itibariyle politik ve ideolojik bir hedeftir. Emval-i Metruke Kanunları ve bunun etrafındaki bütün bir hukuki mevzuat sonucunda Ermenilerin mal ve mülklerine el koymak bu politik ve ideoloji temelli kararın bir sonucudur.

 

Osmanlı ve onu takip eden Cumhuriyet rejimleri, Hristiyanların varlığını kendi geleceği için bir tehdit olarak görmüş ve tüm siyasetini, Hristiyanların Anadolu’daki izlerinin silinmesi üzerine oturtmuştur. Hristiyanların yokluğunu, kendisinin varlık şartı olarak görmüştür.

 

Talat Paşa’nın, Ermeni varlığının “vücudunu ortadan kaldırmak” sözlerinde en özlü ifadesini bulan bu tutum, tüm bir Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde Ermeni mallarına yönelik izlenen politikanın ana ruhunu bize verir.

 

Ermenilere yönelik çıkartılan tüm kanun ve kararnamelerin özü, onların Anadolu topraklarındaki izlerini silmek ve yeniden vücut bulmalarını engellemeye yöneliktir. Bu hedefe ulaşabilmek için, Ermenilerin fiziki olarak imha edilmeleri belki gerekliydi ama yeterli değildi.

 

Bu fiziksel imha kadar ve belki ondan daha da önemli olan, hukuk sisteminin kullanılmasıdır. Hukuk, özellikle de Emval–i Metruke Kanunları, Ermenilerin ekonomik varlığını ortadan kaldırmanın, onların izlerinin Anadolu’dan silinmesinin en önemli aracı olmuştur.

 

Önceki İçerikTanrının yağmura benzeyen hizmetçileri
Sonraki İçerikWhat does the MHP want to do?