İlk dönemin Müslüman reformcuları Batıyla yaşadıkları askeri rekabet ve politik-kolonyal mücadelede çözüm kapsamında bazı formüller geliştirdiler. Bunlardan meşhur bir formül de şuydu: Batının bilim ve tekniğini alıp kültür ve ahlakını almamak. Bu şekilde Müslümanlar kendilerine yabancılaşmadan “geride kalmak” şeklinde anlaşılan teknik başarısızlığı aşabileceklerini düşündüler.
Bilim ve tekniğe dair hayranlıkları o zaman için tamamen anlaşılır birşey olduğu gibi bugün için de bir miktar tadil edilmeyi hakediyor. Ancak bu erken dönem Müslüman ıslahatçılar (iyiyi, mevcuttan daha iyi bir durumu arayan değişimciler) nispeten yüksek bir özgüvene sahiptiler. Kaybetmişliğe ve Batının düşmanı olmaya indirgenmeye rıza göstermeyen bir özgüvenleri vardı. Tabir caizse düşmanından korkmayan, rakibinden kendini aşağı görmeyen bir ruh hali.
Fakat Cumhuriyet’e geçişle birlikte bu çizgi büyük ölçüde tasfiye oldu ve reform çabaları yerini seküler devrim çabalarına bıraktı. Kaybetmişlik ve benzeme lüzumu hakim renk olarak değişim çabalarını şekillendirdi. Kaybetmişlik ve benzeme lüzumunun oluşturduğu bilişsel çelişki ve mahcubiyet, geçmişe duyulan öfke ile telafi edilmek istendi. Yani kültürel teslimiyetin utancı, (İslam, Osmanlı gibi çeşitli başlıklar altında atıfta bulunulan bir) geleneğe düşmanlık ile dengelenmeye ve doğrulanmaya çalışıldı. Batıya karşı eziklik eski kendiye olan nefret olarak projekte edildi.
Bu hatanın sonuçlarından biri de ona tepki gösteren muhafazakar/dindar kitlelerin o geçmişi olduğundan daha çok yüceltmesi oldu. Dünyevi yöneticiler olan Osmanlı sultanlarının neredeyse evliya muamelesi görmesi bunun bir sonucuydu. Gelenekle sağlıklı bir ilişki kurulamadı. (İslamcılık ile Kemalizm arasındaki geçişlerin bir sırrı da işte bu lüzumunu hakkıyla anlamadıkları geleneğe olan sert karşıtlıklarıdır. Haklı veya haksız, öfkeye yenilenler gelenekten kopanlardır).
Çok geçmeden seküler cenahtaki radikalizm, dindar cenahta da tezahür etti. Postmodern ve postkolonyal momentin bir ürünü olan bu çizgi şu etkileyici argümanı geliştirdi: Batının teknolojisini öyle parekende alamazsınız. Teknolojisini aldığınız zaman kültürünü de almış olursunuz. Biz herşeyini reddedeceğiz. Bu söylem, hem kendi geleneğini hem de Batının kibrini reddettiği için kendisini daracık bir alana hapsetti.
Kulağa hoş gelen ve zamanın entelektüel ruhuna fazlasıyla uyan bu reddiyecilik ilk başta daha otantik ve özgüvenli görünse de aslında Kemalizmdeki özgüvensizliğe benzer bir özgüvensizliği barındırıyordu. Kendini karşıtlığa kilitledikçe daraltan ve tüm varlığını bir çatışmanın tarafı olmaya indirgeyen bir yaklaşım idi. İslamcılığın bu postkolonyal dalgası bir ideolojik söylem olarak kaldığı sürece entelektüel muhitlerde tedavülde kaldı ve itibar gördü. Ancak siyasetin çamuruna elini batırdığında bu steril karşıtçılığın gerçek dünyada bir karşılığının olmadığı görüldü.
Burada düşülmesi gereken önemli bir not şudur: Önceki kuşak İslamcıların (Müslüman reformcuların aksine) yeni kuşak İslamcılıkta İslam bir dini hassasiyet olmaktan gittikçe daha çok bir kimlik halini aldı. Kimlik modernliğe katılabiliyor, onunla çalışabiliyor, onunla çatışabiliyordu ama iş kültür ve medeniyet inşasına gelince kimlik tek başına bunu yapamıyordu. İkinci kuşağın (teknoloji ve kültür ayrışmazlığı konusundaki) toptancılığı belki de bu zaafının bir itirafı idi.
Nitekim, teknolojiye ihtiyaç duyan halk (pratik, devlet, parti) pekala teknolojiyi aldı. Kendi kültürünü de tam koruyamadı. Kültürünü de almaması mümkündü ancak bu kendisini kimliğe ve karşıtlığa indirgemiş bir İslamcılık siyasetiyle değil ötekine bağımlılığa indirgenmeye ihtiyaç duymayan bir Müslümanlık özgüveni ile sağlanabilirdi. İşte burada pratik eski kuşak İslamcıları haklı, yeni kuşak İslamcıları ise haksız çıkardı. Batıda olan herşey Batının malı olmadığı gibi İslamiyet bir anti-kolonyalizme indirgenemeyecek kadar zengin bir asalet ve geleneğe sahipti.
Özetle, sanılanın aksine, erken dönem Müslüman reformcular kimi konulardaki naifliklerine rağmen daha isabetli bir formülü tavsiye ediyorlardı. Nitekim daha sonra yaşananlar da onları yanlışlamadı. Postkolonyal duygunun keskin söyleminin ne “teknolojilerini almayacağız” kısmı gerçekçi çıktı, ne de “teknolojilerini alırsak kültürlerini de almış olacağız” kısmı. Çünkü bugünkü kültürel teslimiyetçilik bir imkansızlığın sonucu değildir. Bilakis, kimliğe indirgendiğinde bir kültür ve medeniyetin daralma yaşadığı ve oluşan boşluğu hakim kültür ve medeniyetlerin doldurduğu gerçeğidir. Kendini düşmanlığa indirgediğinde düşman bildiğine benzemeye başlıyorsun. Onun kalıpları seni işgal ediyor. Sağlıklık bir reform/değişim için iki şeyi birden yapmak lazım: hem geleneğe esir olmamak hem de gelenekten kopmamak.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.