Türkiye ve üst akıl (2)

 

Bu başlıkla yayınladığım ilk yazı, “Belki de Türkiye ‘Üst Akıl’ın ta kendisidir ve kendi yarattığı zıddı yerine, bu yanlış teşhis yüzünden gölgesiyle savaşıyordur” diye bitiyordu (Türkiye ve üst akıl (1), 29 Ağustos 2016).

“Yanlış teşhis” derken, Türkiye aleyhine yayın yapmaktan, terör saldırısında bulunmaya; bu saldırılarla ilgili memnuniyet belirtmekten, açıktan desteklemeye kadar uzanan, geniş bir ıskaladaki hareketler ve tavırlar manzumesinin, tek bir düşman “üst akıl” tarafından planlanıp uygulamaya konduğu algısı kastediliyordu.

Herhangi bir konuda, herhangi bir yanlış teşhisin, müdahaleyi (yapılması gerekene ister “saldırıyı savuşturmak” ister “durumu düzeltmek” deyin) tümüyle yanlış bir yöne sürükleyeceği kesin.

Müstakil sebep-sonuç ilişkilerinin hepsini “tek bir düşmandan kaynaklanan tek bir sorun” kıskacına sıkıştırdığınızda, onları ne anlayabilir ne de karşılığında gerekli önlemleri alabilir, düzenlemeleri yapabilirsiniz.

Hepsinin üzerine, asıl hedefi veya hedefleri bir sisin arkasına saklar, ulaşılmaz kılarsınız.

Elbette yaygın bir yanlış olarak “üst akıl” kavramı tümüyle yersiz değil.

AK Parti iktidarıyla yönetilen Türkiye’ye yönelik muhalefet, haksız eleştiri, engelleme, saldırı, aleyhte kampanyalar silsilesine, özellikle de simgesel değeri sanılandan daha yüksek olan “One minute” çıkışının milat oluşturduğu fikri, yabana atılamaz bir değerlendirme.

Uluslararası ilişkilerde bir düğüm noktası olan İsrail’e gösterilen bu tepkiyle başlayan saldırıları, her zaman revaçta olan komplo teorileriyle harmanladığınızda, yürümek için istemediğiniz kadar fantastik patikaya ulaşırsınız, ama bunun çözüme bir faydası olmayacaktır.

Çözüm, sorunların yapay kümeleştirilmelerinden ziyade müstakil biçimde ele alınıp anlaşılmalarında saklı.

Sorunların ve/ya saldırıların birlikte ve bir silsile halinde gelişinin sebebi, onların tek merkezden yönetilmelerinde değil, Türkiye’nin yerleşik paradigmayı yıkmasında ve bunun karşıt taraflarda yarattığı tepkide aranmalı; bu tepkiler tek tek ve birbirlerinden bağımsız olarak ele alınmalı.

IŞİD, bu önermeyi açmakta kullanılmaya uygun bir “örnek düşman.”
 

Örgütün alışılmadık etkinliği ve dikkatsiz gözler için ortaya çıkışındaki birdenbirelik, aslında İngiliz veya ABD emperyalizminin bir gizli aparatı olduğu, onlar tarafından yönetildiği yorumlarına sebep oluyor.

Bu kabulün akla yakın tek bir unsuru var: IŞİD’ın, ABD’nin Irak işgali sonrasında ülkede kurmaya çalıştığı düzenin kusurlarından doğmuş; daha sonra da (en azından başlangıcında ABD’nin hiç ilişkisinin olmadığı) Suriye kaosunda palazlanmış olması. Bu husus fazla abartılıp çarpıtılırsa, Batı koalisyonunun hatâlarından doğmuş olmak, Batı koalisyonunca yaratılmış olmaya dönüşebiliyor.

Gözden kaçırılan ise (daha önce de bu köşede bahsedildiği üzere) Türkiye ile IŞİD arasındaki gerçek antagonizm.

Bir tarafta seküler bir hayat tarzıyla İslâmî olanın bir arada yaşadığı, laik ama Müslümanlarca yönetilen, başarılı ekonomisi, askeri ve siyasi gücünü sürekli artıran ama bunu barışçıl amaçlar için seferber eden, Batı ile etkili ve barışçı ilişkiler kurmuş bir Türkiye.

Diğer uçta, yüz yıllık bir adaletsizlikten beslenen, tüm sorunları İslâmın köktenci yoırumuyla çözeceği iddiasındaki, baskıcı, savaşçı ve kıyıcı, kendine “İslam Devleti” deyip liderinin halife olduğunu iddia ettiği bir örgüt.

İslâiyette açılan bir paranteze ve birlikte gelen hayat tarzı olanaklarına karşıtlık açısından bakıldığında, IŞİD’ın asli düşmanının, sürekli hedefine koyduğu Batı’dan çok, saldırılarının önemli bir kısmını üstelik de giderek artan biçimde yönlendirdiği Türkiye olduğu söylenebilir.

Oysa aynı Türkiye, yukarıda sayılan tarafların “farklı sebeplerle birbirlerini görmezden gelmeleri süreci” sonunda IŞİD’ı desteklemekle suçlandı.

Bölgesel hâkimiyet niyetiyle IŞİD ile savaşa tutumuş bir başka bölgesel örgüt, yani PKK uzantısı PYD tarafından başlatılan bu kampanya, çok geçmeden FETÖ tarafından da devralındı ve kullanıldı.

Bu, genellikle ifade edildiği gibi, yukarıda sayılan iki örgütün ortaklaşmasını göstermiyor.
 

Sadece düşmanları ortaktı (Türkiye) ve farklı niyetlerle aynı argümanı besleyip pazarladılar.

Hatırlanabileceği gibi, sonra bu argüman yurtdışındaki farklı kaynaklarca da “satın” alındı.

Sözü edilen bu “satın” alma, bu kabulleniş, bir kere daha farklı odaklar için farklı sebeplere dayanıyordu.

Öncelikle, İslâmî anlayış ve kaynaklar üzerinde inşa edilmiş bir partinin iktidarında yükselen Türkiye’yi itibarsızlaştırmak açısından kullanışlıydı.

Batı’da yükselen yabancı düşmanlığının birincil hedefi Müslümanları kapsıyor, sorumsuz medya grupları ve unsurlarının faydasına çalışıyordu.

Türkiye üzerinde bir baskı oluşturmaya ve Ankara’nın çoktandır statükoya dönük eleştirilerini silikleştirip etkisizleştirmeye de uygundu.

Haklı ve doğrucu, boyun eğmez bir Türkiye imajını yıkmak için bulunmaz fırsattı. Bu yüzden alındı, işlendi ve yayıldı.

Türkiye’nin IŞİD’ı desteklediği argümanının yanında, ondan oldukça eski olan ve birleştiklerinde toplamlarından fazla etkili olabilen bir de eşlikçi vardı: “Türkiye’nin otokratik yönetiminin, bağımsızlıkçı Kürt hareketi üzerinde oluşturduğu baskı, yıkım ve hattâ giderek kıyımlar” iddiası.

Ülkenin o güne kadar görece tarafsız bir noktadan bakıp AK Parti’nin özellikle askeri vesayete karşı duruşu ve demokratikleşme çabalarına destek vermiş kimi tanınmış aydınlarının, Gezi Olayları sonrası karışan akılları da bu süreçte önemli bir katalizör oldu.

Çözüm Süreci boyunca AK Parti hükümetinin gösterdiği çabaları da, buna karşılık PKK tarafının provokasyon ve sabotajlarını da görmezden gelmek suretiyle kervana katıldılar.

“Kürtlere/Kürt Hareketine baskı kuran TC devleti” ve/ya “IŞİD barbarlığını destekleyen TC devleti” iddiaları birleşip örtüştü ve böylece Batı’ya da inanmaktan, en azından inanmış gibi yapmaktan başka care kalmadı.

Batı’nın bu yanlış algıya yuvarlanmasını çabuklaştıran bir diğer etken de, Almanya özelinde Türklerin, Fransa başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinde hem Türklerin hem diğer Müslümanların, yükselen Türkiye’ye kayıtsız kalmayıp onunla birlikte coşkulu bir politizasyon göstermeleriydi.
 

Bir an geldi; Almanya’da neredeyse hiç rastlanmayan, buna karşılık eski sömürgelerden miras kalan Müslüman nüfus eliyle, özellikle Fransa ve Belçika’yı hedefleyen IŞİD terörünün etkileri de bu algının üzerine eklendi.

Böylece Türkiye, temeli yabancı düşmanlığı olan bir saldırının ana hedefi oldu.

Elbette bu akış, Gülen Cemaatinin yaygın ve etkin ağı üzerinden medyaya sürekli servis edilen haberlerle desteklendi.

Ve en acısı da, bırakalım bir PKK uzantısı olmaktan öteye geçmeye niyeti hiç olmamış HDP’yi, ana muhalefet partisi CHP’nin, muhalefetsizlikten muzdaripliği içinde bu kervana katılması oldu.

Buraya kadar anlatılanlarda, “düşman” kavramının Batı’yı, IŞİD’i, PKK’yı, FETÖ’yü ve yurtiçi muhalefeti tek bir öznede toplaması, “IŞİD’ın Türk hükümeti tarafından desteklendiği” iddiası üzerinden işlendi.

Bu aşamada iki seçenek var.

1. Türkiye, ABD veya İngiltere (veya her ikisi) tarafından kurulmuş/kurdurulmuş IŞİD terör örgütü üzerinden hedef alınmaktadır. ABD ve genel olarak Batı, bir taraftan IŞİD karşısındaki PKK-PYD’yi desteklemekte, bir taraftan da kendi emri ve kontrolündeki FETÖ üzerinden önce algı inşasına dönük, sonu askeri derbeye varan saldırılar geliştirmektedir. Ve elbette bunların tümü bir üst akıl veya ortak akıl tarafında yönetilmektedir.

Eğer inanılan gerçek bu veya buna yakın bir şey ise, “karşı önlemler” planlamayı inananlara bırakma eğilimindeyim, çünkü kaçınılmaz olarak oldukça saçma ve aşırı noktalara doğru gidilecek gibi görünüyor.

2. IŞİD, ABD’nin savaşı düşman toprağına taşıma doktrini (bu konuya önceki yazıda değinmiştim) doğrultusunda giriştiği Irak işgalinin ve ülkede tesis ettiği, kendi çıkarını önceleyen bir dizi tarihsel hatânın sonucudur. PKK’nın Suriye kaosundan kendine kalıcı bir hakimiyet alanı çıkarmak amacıyla Çözüm Süreci’ne karşı ileri sürdüğü provokasyonlardan biri, bir kitle seferberlik aracı olarak ortaya attığı “TC’nin IŞİD’ı desteklediği” iddiası, FETÖ unsurlarınca da benimsenmiş ve bir karalama kampanyasına dönüştürülmüştür. Yükselen yabancı düşmanlığından etkilenen ve giderek kendi yolunu alışılmadık yöntemlerle açan Yeni Türkiye’ye de tepki duyan Avrupa (ve tabii ABD), bu iddiayı satın almış ve kullanmıştır.

Eğer teşhis bu ikinci seçenek yönündeyse, elbette Türkiye tarafından (bazıları oldukça gecikmiş de olsa) yapılabilecek çok şey vardır.

Bu yazıda yapılabileceklerin detayına girmeyecek; sadece Türkiye’ye aynı özne/konu üzerinden girişilen saldırılarda yer alan aktörlerin her biri için farklı yöntemler geliştirilmesi gerektiğini açıkca hatırlatmakla yetineceğim.

Ancak tam da bu noktada belirtilmesi gereken bir detay var.

Henüz etkileri yeni ortaya çıkmaya başlamış bulunan 15 Temmuz darbe girişiminin engellenmesi, alınması gereken ve kimisi de gecikmiş önlemlerin yerine geçti.

ABD ve Rusya ile varılan anlaşmalarla da girişilen Fırat Kalkanı operasyonundan sonra “Türkiye IŞİD’ı destekliyor” argümanının, birkaç cılız ve bol “ama”lı versiyonundan başka işlerliği kalmadı.

“Öldürmeyen güçlendirir” mekaniği çalıştı; engellenen darbe yeni ve hızla ilerleyen bir süreci başlattı.

Tarihin akışında çok beklenmedik bir engel çıkmadıkça, Türkiye’nin önünde zorlu olmakla beraber gücü,etkisi ve başarılarını giderek artıracağı bir dönem var gibi görünüyor.

Ancak halen önemli bir boşluk var: Türkiye nasıl bir dünya istiyor?

Yeni bir dünyanın önemli aktörlerinden biri haline gelecek bir sürece girdiyseniz, donanımlarınızın da buna uygun olması gerekir.

Belirsiz ve dayanaksız bir “düşman üst akıl” söylemiyle varabileceğiniz yerler fazlasıyla sınırlı, hattâ bazıları da tuzaktır.

Ortada gerçekten bir “üst akıl” var ise bunun siz olduğunuzu giderek daha fazla düşünmeye başlamış çekingen partnerler ve ürkmüş düşmanlarla dolu bir havzada, eskisinden daha iddialı, açık ve detaylı olmak, kendi gölgesiyle kapışmayı bırakıp bir an önce gerçeğe dönmek gerek.