Türkiye yeni 12 Temmuz Beyannamesini arıyor

12 Temmuz (1947) Beyannamesinde de kabul edildiğini gördüğümüz şartları; yani bütün partilerin güven içinde, bir başka deyişle iktidar partisi şartları içinde çalışacakları ve kamuoyunun da vicdan rahatlığı ile şu veya bu partinin iktidar olmasını kabul edeceği bir ortamı istemek çok mudur?

İktidar partisi lideri ile ana muhalefet partisi lideri arasındaki karşılıklı ifadeler Türkiye’de çok partili siyasetin tam kabullenilememiş olduğunu gösteriyor. Hatırlanacağı gibi AK Parti lideri Tayyip Erdoğan, CHP lideri için “Dürüst değil, cibilliyeti bozuk, başında bulunduğu partinin genlerindeki faşistlik bir noktada hortluyor” gibi ifadeler kullanmıştı. Bu ifadeler 75 yıl önce Türkiye’nin çok partili hayata CHP iktidarında geçtiği dönemin söylemlerini hatırlatıyor; bugünkü siyasi krizden ve sonra da ekonomik belirsizlik ve krizden kurtulmamıza vesile olması temennisi ve duası ile o dönemi ve çözümlerini hatırlamak, ders çıkarmak için bu satırları yazıyorum.  

Bilindiği gibi Türkiye’de çok partili hayat, iki başarısız denemeden sonra, ancak 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti’nin kurulması, kurulduktan 6 ay sonra, normal seçimlere daha bir yıl varken, pek çok yerde aday bile gösteremeden “açık oy, gizli tasnif” ve “sopalı seçim” gibi kusurlarla malul olsa da 21 Temmuz’da bir baskın seçimde 62 milletvekili çıkartması ile başlamıştı. Seçimlerden sonra Başbakan Recep Peker ile Demokrat Parti mensupları arasındaki sert tartışmalar giderek tırmanmış, Türkiye bu siyasi bunalımdan -her ne kadar CHP lideri olmaya devam ettiği için DP tarafından eleştirilse de- zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün hakemliğinde yürütülen karşılıklı görüşmelerin ve Cumhurbaşkanının kendi değerlendirmelerinin 12 Temmuz’da basında yer alması ile çıkabilmişti.

Tek parti, hatta evrensel ölçüde başarısının gözleri kamaştırdığı “parti devleti” uygulamalarının terk edilip çok partili bir hayata geçmenin zorluklarını bugünlerde çok daha iyi anladığımız için bu tecrübeye bir kez daha bakmanın anlamlı olduğunu düşünüyorum.

21 Temmuz 1946 seçimlerinden hemen sonra, DP’nin ekonomik sorunları öne çıkartarak başlattığı muhalefet, sıkıyönetimin hemen bütün Marmara bölgesinde 6 ay daha uzatılması ve daha önemlisi bazı gazetelerin kapatılması ile siyasi alana tırmanmış, bütçe görüşmelerinde zirveye ulaşmıştı. Bu eleştirilere karşı devrin başbakanı Recep Peker’in “… Adnan Menderes’in sesinde kötümser ve psikopat bir ruhun … akislerini dinledik” şeklindeki ifadesi ilişkilerin gerilmesine yol açmış, o dönemden itibaren Cumurbaşkanı İnönü arabuluculuk yapmaya çalışmıştı. DP’nin 7 Ocak’ta başlayan birinci kongresinde Hürriyet Misakı” kabul edilmiş, yani “Anayasaya aykırı kanunların kaldırılması, cumhurbaşkanlığı ile parti genel başkanlığının tek kişide toplanmaması, yürürlükte olan seçim yasasının değişmesi” istenmiş, bu isteklerin yerine getirilmemesi durumunda DP‘nin TBMM’den çekileceği belirtilmişti.

Buna ilaveten ara seçimlere hazırlık için yapılan seçim çalışmalarında Başbakan Recep Peker’in İstiklal Mahkemelerinin yürürlükte olduğu tehdidinde bulunması, DP’nin bazı bölgelerde ara seçime girmemesine sebep olmuştu. Menderes, başbakanın bu sözlerini “Çok partili hayata ve demokrasiye geçireceklerini söyleyenlerin… bu devri hile, fesat ve zor kullanımı temeli üzerine kuracaklarını farz ediyorlar” diye eleştirince dokunulmazlığının kaldırılması talep edilmişti. Altı kişinin öldüğü olaylı geçen muhtarlık seçimleri de bu gerilimi arttırmıştı. İşte neredeyse on aydır süren iktidar-muhalefet gerilimini azaltmak üzere Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hürriyet Misakında kendi pozisyonu ile ilgili madde bulunsa da Haziran ayında arabuluculuk yapmaya başlamıştı. Haziran ayından itibaren yapılan çok sayıda görüşmeden sonra başbakanın hem görüşmeye hem de nihai anlaşma metnine karşı çıkmasına rağmen görüşmeler devam etmiş, mutabakat metni hazırlanıp kamuoyuna açıklanmıştır.

Bu metinde cumhurbaşkanı, iktidar ile muhalefetin karşılıklı şikâyetlerini dinlediğini, bazı konularda ara bulmaya çalışsa da “vaziyetin düğüm” haline geldiğini, düğümü kendisinin çözmeye çalışacağını bildirmiştir. Cumhurbaşkanı İnönü iyimser bakışını şu sözlerle ifade etmiştir: “Benim kanaatince bir buçuk seneden beri geçirdiğimiz tecrübeler ağır ve bazen ümit kırıcı olmuştur, amma gelecek için her türlü ümitleri haklı çıkaracak bir muvaffakiyet temin edilmiştir.”

İnönü, gelecekte yapılması gerekenleri de şöyle ifade etmiştir: “Bir kanuni siyasi partinin metotları ile çalışan muhalif partinin iktidar partisi şartları içinde çalışmasını temin etmek lazımdır. Bu zeminde ben, Devlet Reisi olarak, kendimi her iki partiye karşı müsavi derecede vazifeli görürüm.”

Cumhurbaşkanı İnönü’nün muhalefet partisinin emniyet içinde çalışmasının gereğini, “muhalefet teminat içinde yaşayacak ve iktidarın kendini ezmek niyetinde olmadığından müsterih olacaktır” sözleriyle ifade etmesi özellikle önemliydi.

Cumhurbaşkanı, belki de daha önemli olarak çok partili hayatın ancak rakip partilerden herhangi birinin iktidarının kamuoyunda meşru kabul edilmesiyle mümkün olabileceğini vurgulamış, “Büyük vatandaş kütlesi ise iktidarın bu partinin veya öteki partinin elinde bulunması ihtimalini vicdan rahatlığı ile düşünebilecektir” demiştir.

Bu beyandan sonra cumhurbaşkanı Doğu Anadolu ve Karadeniz gezisine Demokrat Partili bir milletvekili ile beraber çıkmış, gittiği yerlerdeki DP başkanlıklarını ziyaret etmişti. Bu görüşmelerden rahatsızlık duyan CHP’li başbakan Recep Peker ise istifa etmiş ama Türkiye çok partili hayata barış içinde geçebilmişti.

12 Temmuz Beyannamesinde de kabul edildiğini gördüğümüz şartları; yani bütün partilerin güven içinde, bir başka deyişle iktidar partisi şartları içinde çalışacakları ve kamuoyunun da vicdan rahatlığı ile şu veya bu partinin iktidar olmasını kabul edeceği bir ortamı istemek çok mudur?