‘Türk’ün ‘varlığı’nı ‘Ermeni’nin ‘yokluğu’na armağan etmek ve esas meselemiz

Bir süredir ülke olarak ziyadesiyle sıkıntılı süreçlerden geçiyoruz. Siyaset arenası adeta Engels’ten mülhem bir kavramsallaştırma olan “katastrofirik denge bunalımı”nı yaşıyor. Bireyin yurttaş olarak bir toplumsal ve siyasal düzende hayatını idame ettirmesine dair neredeyse bütün temel ilkelerde erozyonun da ötesinde uçurum dibine yuvarlanmış bir durumdayız. Aşınmışlık ve daha da kötüsü riyada hat safhadayız. Peki bütün bu kof tartışmaların zihinsel ve düşünsel gelişimimize katkısı ne: Kocaman bir sıfır! Neyse ki imdadımıza Halil Berktay’ın bu mecrada yayımlanan müthiş karşılaştırmalı tarihsel analizler içeren ufuk açıcı yazıları yetişti.Son olarak ise AGOS yine yeniden muazzam bir gazetecilik—esasında bize bu mesleğin profesyonel anlamda ne olduğunu bir kez daha gösteren bir girişimle—örneği gösterdi. Ve belki de asıl konuşmamız, sorgulamamız ve üzerine uzunca bir süre düşünmemiz gereken esas meselemize dokundu. AGOS’un 20 Şubat 2014 tarihli Uygar Gültekin imzalı “Hazine Ermeni mülklerini geri alıyor” haberi bu ülkenin nasıl hâlâ bir soykırımsal rejim üzerine temellendirildiğini ve payandalandırıldığını somut olarak ortaya koyuyor.cemaat-vakiflarinin-tasinmazlarina-tescil-1586100Haberin içeriği şöyle: Malumunuz Türkiye’nin aslında gerçek kozmik odaları, tapu kayıtları. Zira, bugün bu ülkede ilkel sermaye birikiminin, zenginliğin ve burjuvazinin kökeni büyük ölçüde sürgün ve katledilen Ermeni ve Rum malları ve mülkiyeti üzerine oturuyor. Üstelik devlet bunu “hukuk”un bütün araçlarını kullanarak deyim yerindeyse “hukuki” kılıfına uydurarak yaptı ve yapmaya da devam ediyor.Uygar Gültekin’in haberine göre Hazine, İstanbul’da su sorunun çözmek için hazırlanan Melen Suyu Projesi için Sakarya’nın Kocali ilçesine bağlı Açmabaşı ve Karapelit köylülerini dava ederek 75 yıldır kullandıkları sözüm ona tapulu arazileri geri alıyor. Arazilerin “mütegayyip eşhastan”, yani kaybolmuş kişilerden olduğu ve Emval-i Metruke Kanunları gereği kendisine ait olduğunu iddia ediyor ve mahkeme yoluyla köylülerin tapulu arazilerini alıyor. Görünen o ki tapular köylüler adına ancak araziler devlet adına tescillenmiş [bu bize aslında II. Mahmut dönemindeki “özel mülkiyet” düzenlenmesini hatırlatıyor. Bu dönemde tanınan özel mülkiyet hakkı aslında bahis konusu mülkin sadece tasarruf hakkını tanıyordu. Yani mülkiyetin kendisi yine Devlet’e dolayısıyla Sultan’a aitti].En çok tapu davasının açıldığı Açmabaşı Köyü Muhtarı Alim Hoşgör ise şu ana kadar köylerinde 50 tapudan 28’i için dava açıldığını ve 13 tapunun iptal edildiğini söylüyor.Nedir bu Emval-i Metruke Kanunları?Ama gel gelelim ki kazın ayağı pek de öyle değil. Sözkonusu araziler ne köylülere ne de devlete ait. Bu arazilerin asıl sahibi Ermeniler ve/veya Rumlar. Zira, Hazine’nin bu mallar “mütegayyip kişilere” ait dediği kişiler Ermeniler ve Rumlar. Bunu hem daha önce Emval-i Metruke ile ilişkili açılmış mahkeme kayıtlarından hem de Emval-i Metruke Kanunları’nın lafzı ve ruhundan biliyoruz. Üstelik hem Açmabaşı hem de Karapelit köylüleri ellerinde tapusu bulunan bu arazilerin Ermenilerden kalma olduğunu biliyor!Peki nedir bu Emval-i Metruke Kanunları? Burada detaylarına girip sizi mekanik ve biçimsel hukukun sularında boğmadan özetlemeye çalışacağım. Ancak mevzuu yakın mercekten takip etmek isteyenlere Taner Akçam ile birlikte kaleme aldığımız Kanunların Ruhu: Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek (Kasım 2012, İletişim Yayınları) başlıklı çalışmayı salık verebilirim. Bir noktanın altını çizeyim: Aşağıda anlatmaya çalışacağım tarihsel arkaplan bilinmeksizin AGOS’un haberine sözkonusu olan mevzuu idrak etmek ziyadesiyle güç.1915 yılında sürgün edilen Ermenilerin ve Rumların geride bıraktıkları malların idaresi için gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde, bir dizi kanun ve kararname çıkartılmıştır. 1915’de sürgün ve katliama maruz kalan Osmanlı Ermeni ve Rum vatandaşlarının sürgün edilmeden önce sahip oldukları taşınır ve taşınmaz malları el değiştirmiştir. Osmanlı Ermenileri ve Rumları’na ait olan mal ve mülk önce İttihat ve Terakki iktidarının ve daha sonra Cumhuriyet rejimi kadrolarının çıkardığı bir dizi kanun, tüzük ve diğer hukuki düzenlemeler aracılığıyla kitabına ve “hukukuna” uydurularak bu insanların ellerinden alınmıştır.patrikhane1915oncesindeHazine ve Maliye Nezareti bu malların devlet uhdesinde ve tasarrufunda kalması adına kullanılmış iki önemli bürokratik aparattır (bittabi söz konusu dönemde teşkil edilen Emval-i Metruke ve Tasfiye Komisyonları ile birlikte). AGOS’un haberinden de anlaşılacağı üzere bu aparatlardan Hazine görevini ifa etmeye devam ediyor.Bu bağlamda esas itibariyle Emval-i Metruke kanunları 1915 Ermeni soykırımının ve bugünkü hukuk sisteminin yapısal bir unsurudur. İlgili kanun ve yönetmeliklerin büyük bir çoğunluğu Cumhuriyet döneminde çıkartılmıştır. Cumhuriyet ve onun hukuk sistemi, bir anlamda Ermeni kültürel, sosyal ve ekonomik zenginliğine el konulması, Ermeni varlığının ortadan kaldırılması gerçekliği üzerine inşa edilmiştir.Emval-i Metruke kanunları, “‘normal ve sıradan” görülen ve öyle algılanan kanunlardır. Bu nitelikleri itibarıyla varlıkları hiçbir zaman sorgulanmamıştır. Onların “doğal sayılması” tüm bir Cumhuriyet tarihi boyunca Ermeni soykırımının niçin yok sayıldığının da cevabıdır. Çünkü bu “normallik”, yok sayma ile eş anlamlıdır. Türkiye, bir varlığın –genel olarak Hıristiyan özel olarak Ermeni varlığının– bir yokluk haline çevrilmesi üzerine kurulmuştur.Soykırımın yapısal unsuruHıristiyan–Ermeni varlığını yok etmeyi kurumsallaştırmak ise bir çok başka şeyin yanında, esas olarak Emval–i Metruke Kanunları ile gerçekleştirilmiştir. Bu kanunlar soykırımın yapısal unsurudurlar ve Cumhuriyet dönemi hukuk sisteminin esasa ilişkin unsurlarından birisidir. Bu nedenle Cumhuriyetin, soykırımı kendi yapısal temeli haline getirmiş bir rejim olduğundan söz ediyoruz.Hukuk, Ermenilerin yaşam koşullarının ekonomik temellerinin ortadan kaldırılmasında ikili bir tarzda kullanıldı. Birincisi, 1915 ile birlikte, Ermenilerin (ve Rumların) geride bıraktıkları malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunma ve işlem yapma hakkı kanunen yasaklandı. İkincisi, kanunen hakları olduğu söylenmesine rağmen, malların değerlerinin kendilerine ödenmesine ilişkin herhangi bir adım atılmadı. Söz verilen kanun ve yönetmeliklerin hiç birisi çıkartılmadı.Ermeni ve Rum mallarının gaspını kurumsallaştıran Emval-i Metruke hukusal mevzuatının hâlâ geçerli olduğu yukarıda özetlediğim AGOS mahreçli haberden de sarih bir biçimde görülüyor. Meskun oldukları yerlerden sürülen, tehcirin ağır koşulları altında ve daha birçok vahşet eylemlerine maruz kalarak kırıma uğratılan Osmanlı vatandaşı bu insanlar, bütün varlıkları ellerinden alınarak adeta bir “hiçlik” ve “yokluk” durumuna düşürülmüşlerdir. Aynı süreç Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte de devam etmiş; İttihatçı kanunlar dönemin şartlarına uygun bir şekilde revize edilerek yeninde yürürlüğe konulmuştur.Yıllar sonra Türkiye’ye gelerek babalarından, annelerinden, dedelerinden, ninelerinden kalan taşınır ve/veya taşınmaz malların akıbetini öğrenmek isteyen Ermeniler devletin kalın duvarlarına çarpmışlardır. Ellerinde soykırıma tabi tutulan yakınlarından kalma tapuları olan bu kişilerin Tapu ve Kadastro Müdürlükleri’ne başvurarak bu tapular aracılığıyla bırakın hak talebinde bulunmayı bilgi almaları bile engellenmiştir. Bunu yaparken devlet öyle çıplak şiddete de başvurmamıştır zira imdadına yine “hukuk” yetişmiştir.Genelge: Kayıtları vermeyin!Durumu somutlaştırmak için AGOS’taki haberde de zikredilen iki resmi belgeden bahsetmek istiyorum. Bunlar 31 Ekim 1983 ve 29 Haziran 2001 tarihli, dönemin Devlet Bakanı Şuayip Üşenmez imzasını taşıyan Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’ne ait genelge(ler). Genelge(ler), Ermenilerin malları hakkında bilgi istemesi üzerine ortaya çıkan sorunları çözmek amacıyla Türkiye genelindeki tüm valilik ve kaymakamlıklara, Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlüklerine, Tapu Sicil Müdürlüklerine ve Kadastro Müdürlüklerine gönderilmektedir ve bu nedenle büyük bir öneme sahiptir. Genelge, 6 Ağustos 1924 [bu Lozan Muahedesi’nin TBMM’de yürürlüğe girdiği tarihtir ve Türkiye Cumhuriyeti Lozan’da bu tarih itibariyle ve bu tarihten sonra mallarının başında olan Osmanlı vatandaşı Ermenilerin mallarını iade edeceğini taahhüt etmiştir] tarihinden önceki tapu kayıtlarına ilişkin başvurular olduğu zaman nasıl davranılması gerektiği konusunda direktifler vermektedir.Genelgenin dili çok sıkıntılıdır. Tüm bir genelge boyunca, başvuruyu yapanların artık malları üzerinde hiçbir hakkı kalmamıştır, denememektedir. Bu nedenle, idari makamlardan, devletin elindeki bilgileri saklamaları, kimseye göstermemeleri ve tapu bilgileri için başvuranlara cevap vermemeleri istenmektedir. Genelge, çalışma boyunca ileri sürdüğümüz, hukuk sistemi içinde var olan gerilim ve çelişki tezine önemli bir dayanak teşkil eder.Genelgenin başında, “mübadil (değiştirilen), mütegayyip (kaybolmuş), mufarakat (terk eden) ve firari… kişilerin taşınmaz mallarının devlete intikal ettiği, bu kayıtlar üzerinden herhangi bir tapu işleminin yapılmaması ve hiçbir bilgi, belge ve tapu kaydı verilmemesi gerektiğinin” duyurulmuş olduğu hatırlatılır. Fakat, “merkeze ulaşan olaylardan, bu konuda bazı aksaklıklar olduğu tespit edilmiştir.”Konuya yeniden açıklık getirmek zorunludur ve önce o yapılır; “bilindiği üzere 6 Ağustos 1924 tarihinden önce ülkemizden firar eden, kaybolan, ülkeyi terk eden, değişime tâbi tutulan ve o tarihte taşınmaz malının başında bulunmayan kişilerin gayrimenkulleri, aynı tarihte vaz’ıyet kararı olsun veya olmasın, devletin uhdesine geçmiş bulunmaktadır (İtalik bana ait).” Bu nedenle, bu gayrimenkullerin eski sahipleri ve mirasçıları Medeni Kanun’un 928’inci maddesine göre mallarla “ilgili kişi” sayılamazlar ve dolayısıyla bu gibi kişilere “tapu kaydı verilmesi dahil hiçbir tapu işlem talebi[nin] kabul edilmemesi gerekir.”“Bu itibarla”, diye devam eder genelge, eğer “1924 yılı öncesine ait kayıtlar ile ilgili herhangi bir işlem talebinde bulunulması halinde, mübadil, mütegayyip, firarî ve müfarakat edenlere ait tapu kayıtlarına ilişkin bilgi ve belge verilmesi de dâhil tapu işlem taleplerinin hiçbir şekilde karşılanmaması, taleplerinin Genel Müdürlüğe yönlendirmesi” gerekir. Ve buradan gelecek “talimata göre işleme yön” verilecektir. Yani 6 Ağustos 1924 öncesine ilişkin herhangi bir soru ile karşılaşırsanız, sakın bilgi vermeyin, hemen bizi haberdar edin demektedir genelge.Tapu kayıtları MGK kararıyla saklı tutuluyorGenelge, bazı soruşturmaların da yapılmasını ister. Bunun başında, başvurusu yapılan kaydın, “kadastroya tabi tutulup tutulmadığı ile herhangi bir parsele uygulanıp uygulanmadığının araştırılması” gelir. Eğer kayıtlar, kadastrosuna başlanılacak veya devam eden çalışma alanlarında ise “bunlara ilişkin yer gösterme veya benzeri talebe bağlı hiçbir işlemin karşılanmaması” gerekmektedir. Kayıt “bir parsele uygulanmamış ise kaydın kapatılması” istenir. Kadastro kanuna bu denli önem verilmesinin nedeni açıktır. Çünkü bir taşınmaz üzerinden kadastro geçmiş ve 10 yıllık zaman süresi dolmuş ise, bu mal hakkında hiçbir hak talebinde bulunulamıyordu.Genelgenin tüm dili, bir şeyi saklamaya yöneliktir; ve saklanan malların gerçek sahiplerinin hala Ermeniler olduğunun sessiz itirafıdır. Eğer eldeki kanunlara göre, Ermeniler mallarının üstündeki tüm hakları kaybetmiş olsalardı, genelge kolayca bu konuyu hatırlatırdı. 1923 Tasfiye Kanunu’na göre mallar hazineye kalmıştır ve 1963 Anayasa Mahkemesi kararı da bu konuda son derece sarihtir, Ermeniler hiçbir hak iddia edemez, der ve konuyu kapatırdı. Ama genelge bunu söylemiyor veya söyleyemiyor…Özetle, aktardığım genelgeye sinmiş derin korkunun varlığından söz etmek istiyorum. Bu nedenle 6 Ağustos 1924 öncesine ilişkin hiçbir kaydın verilmemesi ve kadastro geçirmek vb. gibi işlemlerin yapılıp, itiraz kapılarının kapatılması istenmektedir. Türkiye’nin ana problemi, kendi hukuk sisteminin içinde mevcut bu gerçeklik –Ermenilerin malları üzerinde hâlâ hakları olduğu– ve bu gerçekliğin üstünü örtme arzusudur. Bu durum, derin bir korkuya da kaynaklık etmekte ve tüm bir sorunun devletin güvenliği sorunu olarak telakki edilmesine yol açmaktadır.Medeni Kanun’un ilgili hükümleri son derece açıktır, “Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez.” Bu açık hükme rağmen, ülkemizde 1915’e ilişkin tapu kayıtları saklı tutulmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu, 2006 yılında 1915 dönemini de kapsayan tapu kayıtlarının arşivlere devredilmesini ve araştırmacıların hizmetine sunulmasını ulusal güvenliğe aykırı bulduğu için yasakladı. Bu örneklerin gösterdiği gerçek çok basittir; kendi varlığımızı, diğerinin yokluğu üzerine kurduğumuz için, bu varlık üzerine her konuşma bize ürküntü ve korku vermektedir. Ülkemizde Ermeni sorunu üzerine konuşmanın ana zorluğu bu varlık–yokluk ikileminde yatar.Malum gerekçe: ‘Ulusal güvenlik’Türkiye’nin hem içerde hem uluslararası planda, soykırımın inkarı konusunda bu denli saldırgan bir siyaset izlemesinin sırrı yukarda anlatılan gerçeklikte yatmaktadır. Türkiye devleti bilmektedir ki, mevcut hukuk sisteminin mantığı ile Ermenilere mallarının geri verilmesini engellemek oldukça zordur. “Bu mallar Ermenilere ait değildir ve verilmeyecektir” denilirse suç işlendiğini kabul etmiş olacaktır. Çünkü, Ermeni mallarını karşılığında tek bir kuruş ödemeden gasp etmiş olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır. Bu bırakınız, Emval–i Metruke Kanunlarını, zaten mevcut anayasamıza göre artık bir suçtur. Uluslararası hukuk ilkelerine göre, bu açık bir insan hakları ihlalidir.Bir ülke düşünülebilir mi ki, 100 yıl öncesine ait tapu kayıtlarını ulusal güvenlik endişesi ile hâlâ saklı tutsun? 100 yıl önceki taşınmazların sahiplerinin açıklanmasından korksun ve bu tapu kayıtlarının açığa çıkartılmasını bir ulusal güvenlik sorunu olarak görsün? Türkiye’de olan budur. Ermenilerin yokluğu, varlığımızın ön koşuludur. Onların varlığına her referans, varlığımıza yönelik tehdittir. Galiba her şeyden önce, bu ulusun bu ruh halinden kurtarılması gerekir.Bu hayati derecede önemli haber için AGOS’u ve haberi yapan Uygar Gültekin’i cesaretlerinden dolayı ayakta alkışlıyorum. Bize esas gündemin ve üzerinde düşünmemiz/tartışmamız ve yüzleşmemiz gereken asıl meselenin ne olduğunu bir kez daha hatırlattılar.

Önceki İçerikBaşarısız bir 367 denemesi
Sonraki İçerik23-F darbe girişiminin karanlık noktaları