YAE düşmanlığı (3) Bogomillerden Katharlara ve süper-solculara, ermişlik arayışı

Gelelim, politik sektarizm sorununa. Demokrasi niçin ürkütücü? Belki sadece kendi (sosyalist, komünist) partisinin bağımsız adaylarıyla seçimlere katılmak dışında, olağan parlamenter siyasette yer almak neden bu kadar korkutuyor bazı solcuları? Herhangi bir ittifaka girmek; resmen şu veya bu koalisyon içinde yer almasalar bile bazı reformlara dışarıdan destek vermek, neden en büyük günah kabul ediliyor?

[22-23 Ekim 2021] Bunun da uzun bir geçmişi, belirli bir soykütüğü var kuşkusuz. Geçen sefer (YAE düşmanlığı (2) Entellektüel sektarizm ve dejenerasyon, 20 Ekim 2021), Marx’ın teorik üsttenciliğini kurcalarken kaydetmiştim: kapitalist üretim tarzı soyutluğu ile karşısındaki somut toplumsal formasyonlar arasındaki fark uzun süre net değil, ya kendi kafasında ve/ya sunuş tarzında. Çevresine, arkadaşlarına, okuyucularına, kamuoyuna ısrarla kapitalizmi anlatmaya çalışıyor.

Nedir, nasıl işler, ne sonuçlar verir? Emek-değer ve artı-değer teorisini kuruyor. Artı-değer nasıl değişim (ticaret, alım satım) sürecinde değil, (işgücünün değeri ile işgücünün sarfedilmesinin yarattığı değer arasındaki fark sonucu) doğrudan doğruya üretim sürecinde — sermaye sahibi (kapitalist) ile işgücünün sahibi (işçi) arasındaki ilişkide yaratılır? Bunu açıklama çabası, asgarî iskeletine indirgenmiş, sadece bu iki sınıftan ibaret bir kapitalist üretim tarzı modelini öne çıkarıyor. Bir noktada, bu iki sınıflı kapitalist üretim tarzı modeli ile daha genelgeçer bir kavram olarak kapitalizm, birbirine karışıyor. Kapitalist üretim ilişkisinin de içinde olduğu, ama bir yığın başka üretim ilişkisini (ve bunlara denk düşen sınıfları) da içeren somut 19. yüzyıl ve sonra 20. yüzyıl toplumları, kestirmeden kapitalist (veya burjuva) diye nitelenmeye başlıyor.

Esas niteliklerinin altını çizmek bakımından bu çok yanlış olmayabilir. Ama siyaset anlayışı açısından sorunlara yol açıyor. Marksizm zaten sosyo-politik mücadelelerin tamamı yerine sürekli “sınıf mücadelesi” kavramını öne çıkarıyor. Bu sınıf mücadelesi de kestirmeden burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişme ve çatışmaya indirgeniyor. Hayli katı bir sınıfa-karşı-sınıf (classe-contre-classe) anlayışı gelişiyor (Marksist hareket dünya çapında yayılırken, böyle bir “dar sosyalizm” aşamasına birçok ülkede rastlanıyor). Üzerine bir de olağan siyasetin “kötü”lüğü biniyor. Demokrasi “burjuva” demokrasisi,  siyaset burjuvazinin kapalı av alanı. Yani toptan sahte, aldatmaca. Dolayısıyla tek yol devrim. İşçi sınıfının başka türlü kurtulması olanaksız.

Bu çerçevede, ittifaklar diye bir mesele başlangıçta hemen hiç yok. Pratikte olabilir ama teoride yer yok; böyle bir ihtiyaç söz konusu değil, sınıfsal anlamda. Bir, tamamen anti-sistematik, normalite dışı bir ideolojinin temel çatısını kurmakla çok meşguller. İki, nasıl olsa proletarya en büyük, giderek tek büyük sınıf; hızla bütün toplumu kaplayacak. Üç, örgütsel anlamda da diğer partilerle ittifak faydasız ve olanaksız. Çünkü öncelikle bize yabancılar (ve bize yabancı gözüyle bakıyorlar), zira bunlar düzen partileri; devrimci değiller, gündemlerinde devrim yok, devrime karşılar çünkü devrimden korkuyorlar. Dolayısıyla bize (işçi sınıfına) yanaşsalar bile aldatmak, saptırmak, kontrol altına almak için yanaşırlar. (Lenin’in yazış tarzında çok belirgindir bu kasıt unsuru; Bolşevikler dışındaki herkesin, gerçek bilinçli işçileri yoldan çıkarma çabası.) Hepsi “burjuva” veya “küçük burjuva”dır bir şekilde. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur (bu da şüpheli tabii ama şimdilik koyuyoruz bir kenara). Oysa bu diğer sınıf ve partilerin vardır, çünkü hepsi mülk sahibidir orasından burasından. Dolayısıyla asla güvenemeyiz, burjuvazinin sadakası uğruna onlarla ittifak kurmaya.

Siyaset bu kadar kısalıp küçülünce, sonuç da bu oluyor kuşkusuz. Hemen belirtelim ki bu pürist (safçı) tutuma dinler tarihinde de rastlanıyor. Örneğin Hıristiyanlığın başlangıcında, bizatihî cinsel arzunun ve dolayısıyla her türlü cinsel ilişkinin kirli, günah ve yasak sayılması söz konusu. Bir tür doktriner fanatizm. Yeni tektanrıcı inanışın başını çeken küçük azınlığın, dünyayı kendisinden ibaret sanan dar bir entellektüel elitin, ilk formasyon aşamasında koyduğu alabildiğine katı bir kural. Ama bunu bir, genel olarak halka, başka herkese nasıl kabul ettirirsin? Var mı insan tabiatında, mutlak perhiz diye bir olanak? Olsa bile, toplu intihar anlamına gelir; üreyemeyen insanlığın varlığı tehlikeye girer ve her şey bir yana, doğru din, doğru iman, doğru ibadet de yayılıp dünyayı kaplayamaz. Tanrı bunu istemiş ve emretmiş olabilir mi acaba?

Bu problemler karşısında, Hıristiyanlık zamanla gevşetiyor tutumunu. Cinsellik (ve dolayısıyla evlilik) sadece Kiliseye, papazlara yasaklanırken, madalyonun diğer yüzünde, evlenip çocuk yapmak sıradan müminler için dinî bir vecibe haline geliyor. Gene de Adem ile Havva’nın işlediği “İlk Günah” inancının gölgesi (ve karşılığında, Meryem’in bakireliği inancının manevî etkisi) hiç kalkmıyor Hıristiyanlığın üzerinden. Nitekim 12-14. yüzyılların Katharizm hareketinde tekrar satha çıkıyor. Yunanca katharoi “saf [tertemiz] olanlar” demek. Kendilerine böyle dediklerinden emin değiliz; Kathar metinlerinde “iyi erkekler,” “iyi kadınlar” veya “iyi Hıristiyanlar” gibi benlik tanımları göze çarpıyor. Düalist bir inanış. Yani tek tanrı değil, biri iyi biri kötü olmak üzere iki tanrı kabul ediyor. Her şey gibi bunun da kendi içinde bir geçmişi var. Kökleri Ermenistan’da 7. yüzyılda uçveren Paulisyen mezhebine kadar uzanıyor. Kurucusu muhtemelen 3. yüzyılın Antakya piskoposu Samsatlı Pavlos. Arap kaynaklarında Baylakâni veya el-Bayâlika diye geçiyor. 650-872 arasında hayli direniyorlar, Bizans’tan üzerlerine düzenlenen seferlere karşı. Sonunda yeniliyor ve (Osmanlı sürgün usulünü haber veren bir uygulamayla) göçürülüp Trakya’da bugünkü Plovdiv (Filibe) civarına iskân ediliyorlar. Derken, Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun egemenliğine giren bu yöreden bu sefer Bogomiller fışkırıyor. Ortak Slavca bog (tanrı) + mil (sevgili) = “Tanrının sevdikleri, sevgilileri [sevgili kulları]” demek (Bizans Hıristiyanlığından sıçrıyor, Yunanca theos + philos = Theophilos karşılığı). 9. yüzyıl sonlarında bir Papaz Bogomil var. O kuruyor. Ticaret yolları üzerinden doğudan batıya yayılıp güney Fransa, kuzey İspanya havalisine ulaşıyor.

Öyle veya böyle; Kathar inanışlarında iyi tanrı Ahd-i Cedid’in, Hıristiyan İncili’nin tanrısı. Kötü tanrı Ahd-i Atik’in, Tevrat’ın, Yahudi İncili’nin tanrısı. Şeytan ile örtüşüyor. Maddî dünyanın yaratıcısı ve kralı (Rex Mundi). Dolayısıyla maddî olan her şey kötü ve kirli. İnsanlar da bu maddî dünyada hapis. Kathar inancı ve ibadeti, özellikle consolamentum âyini yoluyla, Kusursuz (Latince Perfectus, çoğulu Perfecti) olmak mümkün. Din adamlığından çok, ermişliğe karşılık gelen bir mertebe. Cismanîliklerinden tümüyle arınmış melekler gözüyle bakılıyor. Karşıtında, insanlar bu yolla saflığa, mükemmelliyete erişemedikleri takdirde, hep aynı maddî dünyada ölüp ölüp yeniden doğmaya mahkûm (yani hayat – ölüm – diriliş [reenkarnasyon] döngüsü, sadece kötü tanrının yarattığı bu kötü, maddî dünyada işliyor). Bu da, yüzde yüz saf olmak gerekiyorsa, cinselliğin gene toptan kötü ve günah sayılması demek. Nitekim Perfecti’nin haşin denebilecek sadelikte bir hayat sürmesi, asla et yememesi, cinselliğe tümüyle sırt çevirmesi gerekiyor. Eh, ideal insan bu olursa, Papalığın düzenlediği 1209-1229 Haçlı Seferiyle ezilmeseler dahi Katharların ne olabileceği, nereye gidebileceği çok kuşkulu gözüküyor.

Marksist sosyalizmin serüveni de bunun gibi, bir bakıma. Orada da büyük bir İlk Günah (tehlikesi) mevcut: “burjuva” demokrasisi ve politikasına bulaşıp bulaşmamak. Karşılığında, benzer bir saflık, temizlik, kusursuzluk arzusunu tetikliyor. Bu sefer sosyalistler ve komünistler, bir bakıma tanrının (= işçi sınıfının ve emekçi halkın) sevgili kulları. Solun ermiş Perfecti’si de süper-solcular. Bunlar da solun küçük küçük mezheplerinin, pürist tekkelerinin başını çekiyor.

Önceki İçerikOn büyükelçi krizi
Sonraki İçerikÖlülere karıştı