Küçük arabada büyük savaş

60’lı yıllarda birçok ailenin hayatına yerleşen “klasik piknik sefası”, arabayla menzil, ayrıcalık kazandı. Ankara’da o yıllarda rahatça bulduğu her ağacın altına çöken, evinin arkasında uzayıp giden çayırlara kilimini seren aileler motorize olunca, “piknik” dereli-göllü, çamlı-ormanlı, kaynaklı-çeşmeli diyarlara açıldı. Piknik kumanyaları türlü levâzımatıyla o sayede “piknik kumpanyası”na dönüştü.

Otomobil yarım asır önce insanı sadece tabanvaydan, toplu ulaşımın hercümercinden, bağımlılığından kurtardığı için değil, eski, hatta dökük bile olsa sağladığı itibar ve ayrıcalıkların baş döndürücülüğüyle de “ayağını yerden kesiyordu”. Aynı deyim, en ucuzundan, en yaşlı otomobil sahiplerine bile Pollyanna tebessümü eşliğinde harika bir “züğürt tesellisi” kazandırıyordu tabii: “Ayağımı yerden kessin yeter…

Trafik sıkışıklığının, park yeri ıstırabının/sınırlamasının olmadığı, cezai kısıtlamaların, vergilerin, ücretli geçişlerin, benzinin can yakmadığı yıllar. Trafikte elektronik denetim, radar, çevirmeler filan zaten “hak getire”. Toplu ulaşım desen ne zaman geleceği meçhul otobüslere, ne zaman durup-gideceği muamma ağır usul troleybüslere, kaptıkaçtılara, onların her semte ulaşmayan güzergâhlarına emanet… Böyle koşullarda “otomobilli hayat” farklı imkânların, tekerlekli ayrıcalıkların kapısını iyice aralıyor elbet.

O dönemde birçok ailenin hayatına yerleşen “klasik piknik sefası”, arabayla menzil, “ayrıcalık” kazanmıştı mesela. Ankara’da 60’lı yıllarda rahatça bulduğu her ağacın altına çöken, evinin arkasında uzayıp giden çayırlara kilimini seren aileler motorize olunca, “piknik” dereli-göllü, çamlı-ormanlı, kaynaklı-çeşmeli diyarlara açıldı.  

Arabası olmayanların biçare kaldığını da söyleyemem doğrusu. Mesela Atatürk Orman Çiftliği o yıllarda bugünkü gibi çevresiyle birlikte “Giriş yasak hemşerim” Külliye değil (topun kaçsa keserler), Ankaralıların -bünyesindeki Hayvanat Bahçesi dâhil- külliyen piknik yapabildiği bir mesire yeriydi. Ankara (Tekel) Birası’nın satıldığı Bira Parkı cilası… O yılların efsanesi, “Haminnemler piknik yaparken Atatürk gelmiş…” de cabası.

Bünyesindeki Marmara ve Karadeniz havuzları desen ayrı seyran.  Söğütözü, Gençlik Parkı, “Kızılay Bahçesi”, o dönemde gerçekten kavaklı ve dereli olan Kavaklıdere, bülbüllü ve dereli Bülbülderesi zaten burnunun dibinde. Ama insanlar değişiklik, bir “Kalk gidelim” istiyor her zaman. Hem pikniğe bile gitsen “seyahat”, varılan yer kadar, “gidiyor olmak”la, gidilen yoluyla da keyifli, önemli… Keyfi/menzili beygirle sınırlı garibim Seneca bile seyahat konusunda “Nereye gittiğin değil, nasıl gittiğin önemlidir” diyor mesela.

Levâzımatıyla motorize piknikler

“Uzun menzilli piknik”, hatta o günlerde Gölbaşı, Eymir, 1. ve 2. Çubuk Barajı bile araba gerektiriyor. Ya eş-dost-akraba minibüs filan kiralayacak ya da imkânı varsa sahibi ya da yancısı olarak hususî otomobilin keyfine varacak. Ayrıca o dönemin piknikleri zaten kafilesi-levâzımatıyla “iç göçler” arasında sayılıyor. Piknik kumanyaları, çoğu camiada olanca teferruatıyla “piknik kumpanyası”…

Yükün ağır. Kuru köfteler, Kadınbudular, haşlanmış yumurtalar, çeşit çeşit zeytinyağlı dolmalar, börekler, kızartmalar, meyveler, karpuz-kavunlar, salatalar, torba dolusu francalalar… Pikniğe giderken olmazsa olmaz levâzımat; kilimler-örtüler, portatif-sabit sandalyeler, hasır tabureler, piknik tüpleri, mangallar, kömürlü semaver ya da çaydanlıklar, bardak-çanak, çatal-kaşık, su bidonları… 

O günlerde Çamkoru’da ormanın ortasına berjer koltuğuyla kurulanları, yayları kumaşı yırtmış kanepelerine uzananları görmek bile sıradan manzaralar arasında. Piknikle bir yerlere taşınıyor insanlar, akşam dönünce ev yeniden kuruluyor.

Çankaya Tepesi’nde arabalı aşk

Eh hepsi motorize olmayı gerektiriyor. Bir başka önemli ayrıcalığı, bugün derin mânâsı pek anlaşılamayacak bir ritüeli daha var otomobilli hayatın. Bilhassa yeni araba alanların siftahı, ilk rotası belli: Hava kararınca Çankaya Tepesi’ndeki (bugün Atakule’nin hizasındaki) ceplere park edip, arabanın içinden ışıl ışıl Ankara manzarası seyretmek (Edison’a saygı akşamları)… Şürekâsı çoluk-çocuk ailece temâşâdan, kaçamak aşklara kadar değişen bir cemiyet. 

Arabalarında sarmaş-dolaş, hatta ve hattaaa dudak dudağa olanlara doğrudan bakmak, gözünü dikmek ayıp… Yine de göz ucuyla beyazperdenin ardından ilk “canlı öpüşmeler”e tanık olmak mümkün. Araba camlarının filmle karartılması icat edilmediği için, otomobillerdeki filmler seyirciye açık Halk Matinesi.

Daha kuytu, gözden ırak yerler isteyen otomobilli çiftlerin adresi ise AOÇ’deki “Âşıklar Yolu”nda mâkul mesafeler bırakarak kuyruğa girmek yahut Gölbaşı’ndaki “Âşıklar Tepesi”… Aslında bulduğu her kuytuya çekilenlerin mazereti, dönemin fıkralarında bile hazır: “Densizlikten değil yersizlikten…” Garsoniyer sektörü, “filmatik stüdyo daireler”i henüz keşfetmemiş. Siyasilerin kasetlerine stüdyo olan boş eş-dost evleri de yaygın ve komşu(luk) gözetiminden âzâde değil.

Zippo çakmaktan bile az yakar

Ucuz, küçük, yaşlı da olsa edinilen bir otomobil her derde deva. Önceki yazılarımda değindiğim, uzayıp giden önü-arkası-kuyruğuyla yayla gibi, arka koltuğuyla sinemaskop uzan-yat (make love) Amerikan arabaları da yerini daha küçük, daha hesaplı otomobillere bırakıyor yavaş yavaş. Bu değişimde “yerli montaj sanayisi” ürünü arabaların da payı büyük ama onlara geçmeden “küçük”lere değinmem lazım.

Sekiz silindirli, dev motor hacimli Amerikan arabalarının ardından nispeten ucuz küçük arabaların devri, benzin ve bakım maliyetlerinin artışı, merkezi semtlerde giderek varlığını hissettiren park yeri sıkıntısıyla başlıyor. Öyle ki, o günlerde küçük arabalara kıyasla “Amerikanlar”a gönderme yapan gözde esprilerden birisi, “Zippo çakmaktan bile az yakar…

Mevzu oraya gelince 1920’de üretilen sigaralarıyla “Malboro erkeği”nin 1932’de piyasaya çıkan Zippo çakmaklarıyla da yürüyen namına da yer vermek gerekiyor. Zippo’nun popüler bir ikona dönüşmesi, İkinci Dünya Savaşı’na katılan tiryaki ABD ordusu sayesinde… (Birazdan değineceğim gibi o yılların hemen her efsanesinin bir şekilde savaşla ilişkisi/bağlantısı var.)

“Ömür boyu garanti”yle satılan çakmaklar, her koşulda, rüzgârda, yağmurda, cephede bile teklemeden yanmasıyla ünleniyor. Açılırken üst kapağının çıkardığı yüksek ses, yakarken sergilenen “erkeksi beceriler”, türlü hokkabazlıklar da şöhretini katmerlendiriyor.

Obüs mermisinden Baraka Döşava’ya

Yeniden küçük arabalara dönersek… O yıllarda “Baraka” da denilen Citroen2CV’ye sık rastlanıyor mesela. Ki Citroen’in ilk fabrikası da Birinci Dünya Savaşı’nda “obüs mermisi” üretiyor. Bizde “Döşova” diye de anılan ismiyse, iki beygirli olmasına nazire Citroen “deux chavel”den geliyor. Kepenkli teneke misali kaportasıyla, netameli yol tutuşuyla güvenlik açısından nasıl vize aldığı hâlâ merakım…

Ama Döşova çok sevimlidir, Cem Karaca’nın konser anonsuyla “gençler ve genç kalanlar” içindir, hatta Hippidir, ne kadar eski, ne kadar dökükse sanki o denli makbuldür. Kilim gibi dürülerek açılan vinleks tavanı, boncuk gibi bakan ve eski sokak lambalarını andıran farları, ona bohem bir hava da kazandırır. İki beygirinden aldığı mahçup kişnemesiyle, sokaklarda tenekeden mekanik bir fayton gibi dolaşır. 

60’lı yıllara gelirken ondan da miniği “Küçül de cebime gir” babından iki kişilik, üç tekerlekli Almanya patentli “Nobel” çıkar piyasaya. Ardından Bavyera’da bu kez dört tekerlekli olanları Goggomobil ve BMW Isetta üretilecektir. Motosiklet cürmünde arabaların üretilmesinde, onların sadece motosiklet ehliyeti-belgesiyle kullanılmasına imkân veren “yasal boşluk”lar da etkilidir o dönemde.

Nobel’in biraz hakkının yendiği şöhretinden söz edersek, Türkiye’deki yanlış bir inanışı da yeri gelmişken düzeltmem gerekiyor. Yaygın inanışa göre Türkiye’de seri üretimi yapılan -yarı- yerli arabalar, 1967 yılında Anadol’la teşrif etmiştir ülkemize. Oysa ülkemizde 1958’de seri üretimi yapılan ilk “araba” Nobel’dir.

“Çok şirin de, gidiyo mu bu?”

Türkiye’de üretimi sadece üç yıl sürse de, Ankara Emek’teki bizim mahallede Ender Abi’de vardır mesela Nobel (m)otomobil. Epey bir süre “Gidiyo mu bu?” esprilerine maruz kalsa da motosiklet yankısıyla salınmıştır sokaklarda. Lâkin muhtemelen parça sıkıntısıyla çaresiz dertlere düşerek, 74. Sokak’taki arsaya yıllarca terk-i park edilmiştir bir süre sonra.

Tek de değildir üstelik. Yine mahallemizde Cumhuriyet Lisesi’nin en sevilen, kafa isimlerinden Karadenizli resim öğretmeni Osman (Akbay) Hoca da uzun süre onu kullanır. Öğrencileri onun hoşgörüsüne de olan muhabbetlerini, -biraz itibarı taşırarak- sık sık o küçücük arabayı park ettiği yerden taşıyıp, yan sokağa koyarak gösterir.

Ancak küçük ya da motosikletten hallice arabaları ufak tefek görüp de “Karamürsel sepeti” sanmayın. Üç tekerlekli, arkasında niyete uygun farkı kasa eklentili Triportörlerle (Moto Guzzi) “ticari”si, sadece Türkiye’yi değil, dünyayı sar(s)mıştır. Asya’da, Uzak Doğu’da, Afrika’da “Tuk Tuk” olarak da anılan bu ufaklıklar, trafik karmaşasınla ucuz yoldan başa çıkabilen taksilerdir aynı zamanda. 

Küçüklere prestij asi gençlikle…

O yıllarda eski model Consul, Austin, Morris, Simca’nın tombalak ufaklıkları “küçük aile arabası” babından çıkar caddelere… Bu imajlarının yanında “küçük araba” ve “prestij”in  aynı cümlede geçtiği iki istisna marka ise -ikisi de İngiliz- iki kişilik cabrio Triumph ve spor “MG”dir. Türkiye’de Mini Cooper’ın atası Austin Mini/Mini Morris’e o yıllarda fazla rastlanmaz.

Ankara Bahçelievler’de 60’lardan 70’lere geçişteki motosiklet “çete”si  “Atmacalar”ın reisi Tanju, sadece emsalsiz Harley Davidson’uyla değil, içine, bagajın üstüne kızlı-erkekli dört kişinin iliştiği iki kişilik siyah cabrio Triumph’ının salınışıyla da efsanedir misal.

Önemli bir paragraf açarak, “motosiklet çetesi” dediysem aklınıza bir suç organizasyonu, ABD’deki yaygın örnekleriyle “Outlaw Biker Gangs”ler, “Hells Angels (Cehennem Melekleri)”lar filan gelmesin. İlhamını, tarzını, deri ceketlerini, hatta saç modelini James Dean’le süregelen efsaneden, o günlerin ünlü, 1961 yapımı “West Side Story (Batı Yakası’nın Hikâyesi)” filminden alan “asi gençler”…

Deri ceketi, çizmeleri, saç modeliyle de dönemin “aranjman” simgelerinden Johnny Hallyday’in arabası da spor Triumph, motoru Harley Davidson’dır. Zaten asıl ismi Jean-Philippe Leo Sme olan Fransız müzisyen, sahne adını rock diline/rüzgârına uyarak Amerikanlaştırmıştır. (O kadar ABD yapımı film izledim, yazılışı, ritmiyle Johnny Hallyday’den Amerikalı isme rastlamadım.)

Vosvos’un her yönüyle ters tarihi

Küçük otomobiller deyince, bir de daha çok “iki dirhem bir çekirdek aile arabası” diyebileceğimiz Volkswagenlar, bizdeki adıyla “tosbağa-kaplumbağa” ya da “Vosvos”lar var elbette. Özgün tasarımı/tarzı, dayanıklılığı, ucuz-kolay tamiri, yaygınlığıyla yeri hepsinden ayrıdır.

Ters bir arabadır aslında… Tersliği bagajının önde, motorunun arkasında olmasıyla başlar öncelikle. İçeri giren gaz-fren-debriyaj pedalları da emsallerinden çok farklıdır. Piyasadaki otomobillerin aksine su soğutmalı değil hava soğutmalıdır. Sadece takaları andıran motor sesiyle değil “ebüvvee” kornasıyla da kendine hastır. Kelebek camları, bazı modellerindeki “sunroof”u da tarzını öne çıkarır.

Ancak asıl “tersliği” Adolf Hitler’den gelir. Zira dünyada da “Beetle (böcek)”, hatta “uğur böceği)” olarak anılan o sevimli, şirin “tosbağa”, 1937’de Almanya’nın savaş gücünü arttırmayı hedefleyen fabrikada üretilmiştir. Kara-hava taşıtları, uzun menzilli füze filan da üreten fabrika, cip niyetine Vosvosuyla da ordunun emrindedir.

Sencer Üneri’nin “1941-1945 yılları arasında Volkswagen fabrikasının çevresinde kurulmuş Nazi çalışma, toplama ve ceza kamplarında açlık, susuzluk, salgın hastalık, şiddet ve silahla vurulma nedeniyle yaşamını yitiren işçilerle, fabrikanın yabancı çocuk bakımevinde bakımsızlıktan, gıdasızlıktan yaşamını yitiren bebeklerin anısına” ithaf ettiği “Volkswagen Cephesi” kitabında tek cümleyle özetlediği gibi “bir ulusu savaşa, askerlerini ise cepheye” taşımıştır.

“Halkın arabası” sloganıyla meydanlara/mitinglere çıkan otomobil, Hitler’in gözbebeğidir. Otomobilin piyasaya çıkmasının ardından The New York Times, “Hitler’in Yeni Bebeği” manşetini atar. Aslında yukarıdaki fotoğraf, tarihin en zalim diktatörlerinden Hitler’in “bir şeyi okşadığını” gösteren nadir belgelerden birisi olmasıyla da emsalsizdir.

Gamalı Haç’a dönüşen marka efsanesi

Volkswagen’ın kemik direksiyonundaki ilk arması, Kale (Kale gibi sağlam), Köpek (Köpek gibi sadık), Nehir (Yolda su gibi akan) logolarını buluşturan bütünlüğüyle de, üretimindeki “organizasyonu” ele verir. Hitler’le kaz adımı yürüyen efsanesi, söylentileri de çoğaltır tabii.

Mesela, otomobilin o armasını hızla çevirdiğinizde Gamalı Haç’a dönüşmektedir! Birçok “kaynağa” göre otomobilin ilk taslağını Hitler çizmiştir ve o yuvarlak, şirin hatların tasarımında sevgilisi Eva Braun’un vücudundan esinlenmiştir.

Oysa gerçek ve elbette daha sıkıcı kaynaklar, tasarımını Hitler’in talimatı üzerine Ferdinand Porsche’nin yaptığından söz ediyor. Ki İkinci Dünya Savaşı’nın ünlü Tiger tanklarının tasarımında da onun imzası var zaten.

Daha önceki bölümlerde değindiğim Ferrari’nin, hatta spor Alfa Romeo’nun kökenine Mussolini’nin, Volkswagen’den öte Porsche’nin tarihine de Hitler’in yerleşmesi, iki ismin/markanın da kendi diktatörlerinden en büyük ulusal nişanlarla ödüllendirmesi, ayrı bir başlık. Düşününce can sıkıcı biraz; üstü açık spor araba albümünün ilk sayfasında diktatörleri görmek acı gerçeklerden…

Bu arada ilk makam arabası Amerikan Packard olan Stalin’in 1954’de Rusya’da üretilen Zis-110 marka zırhlı limuzininin de Packard ve Buick’ten (ç)alıntı olduğunu söylemeliyim. Mao’nun halkı selamladığı ilk makam arabası da üstü açık Buick. Castro’nun ilk üstü açık resmigeçit otomobili ise Chevrolet Impala…  Ardından o da Rus yapımı limuzine binecek.

Hitler’in Vosvos’una Hippi ayarı

Volkswagen’ın üzerindeki Hitler gölgesi, yıllar sonra bile “güleriz ağlanacak hallere” misali, ırkçı, zalim “fıkra”lara da konu olacaktır. Lâkin mazisinin inadına savaşla doğan o model, özellikle 60’larda Çiçek Çocuklar, Hippilerle, Volkswagen arabaların, minibüslerin üzerine de iliştirilen “Peace” logoları, çiçek desenleri eşliğinde barışın simgesi olur.

Volkswagen minibüs Ankara’da seyyar ama aslında sabit köftecilerin de ilk tercihidir bir süre. Maltepe’de eski “pavyonlar bölgesi”nde sabaha kadar açık olan Ankaragüçlü Ferit, sadece ekmek arası köftesiyle değil minibüsüyle de markadır yıllar boyunca.

1968’de “Love Bug (Aşk Böceği)” “Herbie” adıyla filmi çekilir, devamındaki serisi, yeniden çevrimleriyle filan 2005’e kadar izlenir sinemalarda… İlk Herbie filmi 1972 yılında Türkiye’de gösterime girdiğinde de, gişe rekorları kırar. Vosvoslar sokaklarda o isimle dolaşır.

Beatles’a kapak olan asi tosbağa

The Beatles’ın 1969’da çıkan “Abbey Road” albümünün kapağında da -bir sembol olarak- Vosvos’u görüyoruz. Hem de bence en “asi”, kural tanımaz, ters ama sevimli hâliyle… Şöyle ki, kapak için kurgulanan fotoğrafın sağındaki tüm arabalar caddeye nizamî park eder. Ancak soldaki Vosvos ise onların ve kuralların tersine, kaldırımın üzerine yatırılır.

Sağa park eden otomobillerin en önünde ise inadına siyah bir polis minibüsü vardır. Fotoğrafta Beatles’ın üyeleri bile karşıdan karşıya kurallara uyarak, yaya geçidinden geçmektedir. Ancak Paul McCartney o aykırı Vosvos’a göz kırparcasına yalın ayaktır. John Lennon da belki spor ayakkabısı dâhil bembeyaz takımıyla, o beyaz güvercin Vosvos’a selam göndermektedir.

Bu “asiliği”, kural tanımazlığı Abbey Road albümünün çıkışının “50. yılı şerefine” Volkswagen düzeltir. Orijinal kapakta kaldırımın üzerinde duran Volkswagen Beetle, yenilenmiş albüm kapağında yolun kenarına düzgün bir şekilde, “Alman disiplini”yle park eder.

Aynı yıl, 2019’da, Volkswagen’in o modelin, “Beetle”ın üretimine son verildiğini açıklaması ise muhalif zihnime “müstahak” kelimesini getiriyor. Eh… Bence üretimi ondan, o “çekidüzen” nedeniyle durmuş, itibarı-piyasası ondan tükenmiştir belki de! Efsanelerin imajıyla, tarzıyla, mânâsıyla öyle aklına estiği gibi oynamayacaksın… Aykırı bünyelerin orasını burasını, açık yakasını çekiştirip, düzeltmeyeceksin. Bazen bırakacaksın, tarihinde öyle kalsın. Yahut Mini Cooper gibi küllerinden Zümrüdüanka yaratacaksın.

Bu fotoğrafın çekilmesinden sekiz ay sonra grubun resmen dağılması da mânâsına yeni söylentiler katar: Üyelerinin dördü de fotoğraftaki gibi ayrı telden çalmaktadır. Hepsi bir yana, Abbey Road müzik dünyasının en ünlü, en çok kopyalanan, farklı versiyonları üretilen albüm kapakları arasında olduğunu hatırlatmalıyım. Kapaktaki Volkswagen’in LMW 28IF plakası bile bir dönem marka, poster olur.

Arabanın küçüğü evi büyük gösterir

Bize gelince… “Kaplumbağa” dedik, “tosbağa” dedik, “vosvos” dedik, önce ulusallaştırdık onu. Sonra farklı aksesuarlarla, sıcacık, turuncu, pembe, kırmızı, mor, fıstık yeşili, güneş sarısı, boncuk mavisi renklerle, “kişiselleştirdik”… “Vosvos Sevenler” kulüpleri kuruldu özgün sloganlarıyla; “Çünkü Vosvoslar da sevdaya dâhil”.

Bir şekilde sürdürülen efsanesi, onu dünyada 23 milyon satışıyla, tarihte en çok satılan otomobiller listesine yerleştirdi. 1950’lerde ABD pazarına ilk girdiğinde Amerikan esprili sloganlarından birisi “Evinizi büyük gösterir…”di. Bugüne de değen “Küçük güzeldir”  felsefesi onunla da hayat buldu.

“Otomobil dizisi”ni gelecek pazar, birbirinden heyecanlı yerli ve milli serüvenlerle sürdürmeye çalışacağım. Otomotiv sektöründe Yeşilçam’a dudak ısırtan yerli filmlerimizle… Hatta “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın esamesi okunmazken, “Bir Zamanlar Anadol”un satın almak isteyenleri kuyrukta beklettiği, “kapalı gişe” yıllarıyla…

BİR FİLM/BİR GÖNDERME

KUBRICK’IN KING’İN KIRMIZI VOSVOSUNU EZMESİ

Yönetmen Stanley Kubrick’in Stephen King’in aynı adlı romanından uyarladığı 1980 yapımı ünlü filmi “The Shining”, yazarını mutlu etmez. Hatta King romanı “kafasına göre” uyarladığı için Kubrick’e ateş püskürür. Kıyametin merkezinde ise bir Volkswagen Beetle (Tosbağa) vardır. King’in romanında Jack Torrance (Jack Nicholson) kırmızı Beetle kullanmaktadır. Kubrick’in filminde ise Beetle’ın rengi sarıdır. Yönetmen bununla da yetinmez, filmin 30 saniyelik bir sahnesinde Jack sarı arabasıyla giderken, yolun kenarında bir kamyonun altında iyice ezilen kırmızı bir Beetle görünür. Sinema çevrelerinde de gümbürtü kopartan, kimi eleştirmenlerce kibirli de bulunan mesaj açıktır aslında; “Bu senin hikâyen değil benim filmim”. Yönetmen romana, senaryoya illâ sadık kalmak zorunda değildir.

Önceki İçerikÖlülere karıştı
Sonraki İçerikANALİZ | Emekli büyükelçi Yalım Eralp: Diplomasi tarihinde bir örneğini hatırlamıyorum