YAŞ yaklaşırken iki önemli gelişme: Yaş haddi ve MAK alayı

Yaş haddi değişikliğinin tüm orgeneralleri ve/veya Kuvvet Komutanlarını kapsamayıp sadece genelkurmay başkanı için yapıldığı düşünüldüğünde sorulması gereken bir soru şu: Burada esas amaç, mevcut Genelkurmay Başkanının görev süresini uzatarak kendisinden istifade etmek mi, yoksa, uzatılan bu yaş haddini bir tür tıkaç olarak kullanarak alttan gelen kadroların terfilerini sınırlandırmak mı? (…) Hablemitoğlu soruşturması, MAK Alay Komutanına bu emri kimin verdiği sorusunu gündeme getirme ihtimali bakımından önem taşıyor.

Geçtiğimiz günlerde Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile ilgili iki önemli gelişme yaşandı. Toplumsal ve siyasal önemleri ölçüsünde yeterli bir tartışmaya konu edilmediğini düşündüğüm bu gelişmelerden biri Genelkurmay Başkanlarının 67 olan yaş haddinin birer yıl sürelerle toplam beş yıl uzatılarak 72’ye çıkartılmasına olanak veren yasa değişikliği teklifi idi. Teklif, kamuoyunda bedelli askerlik hizmetine ilişkin olduğu bilinen yasa teklifinin içinden sürpriz bir şekilde çıkmıştı. 

Bu yaş haddi meselesinin ne tür sonuçlar doğurabileceğini aslında geçen yılki YAŞ’ta Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar örneği üzerinde görmüştük.

Mevcut TSK Personel Kanununa göre orgeneraller için 65 olan yaş haddi, bir orgeneralin Genelkurmay Başkanı olması durumunda 2 yıl uzatılarak 67 oluyor. 2021 Ağustos YAŞ toplantısında, Eylül doğumlu Güler’in 30 Ağustos günü itibarıyla 67 yaşını henüz doldurmamış olması görev süresinin bir yıl daha uzatılmasına olanak tanımış ve bu olanak siyasal iktidarca kullanılmıştı. Böylelikle, Yaşar Güler’den boşalacak Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturması beklenen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar Genelkurmay Başkanlığına atanmadığı için yaş haddi (65) nedeniyle emekliye ayrılmıştı. 

Dündar’dan boşalan Kara Kuvvetleri Komutanlığına ise Milli Savunma Bakanı Akar’la uyumlu çalışabileceği dillendirilen ve bu sene Güler’den boşalacak Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturması beklenen Orgeneral Musa Avsever atanmıştı. Dillendirilen bir diğer olasılık ise Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hasan Küçükakyüz’ün Güler’den sonra Genelkurmay Başkanlığına atanabileceği ve böylelikle Genelkurmay Başkanlığındaki karacı egemenliğinin ilk kez kırılabileceği idi.

Yaş haddine ilişkin son değişiklik teklifi bu olasılıkların her ikisini birden boşa düşürüyor.

Teklif yasalaştığında, 2017’den bu yana beş yıldır Genelkurmay Başkanlığını sürdürmekte olan Orgeneral Yaşar Güler’in görev süresinin bir beş yıl daha uzatılarak 10 yıl Genelkurmay Başkanlığı yapmasının ve bu şekilde Mareşal Fevzi Çakmak’tan sonraki en uzun süreli Genelkurmay Başkanı olarak tarihe geçmesinin yolu açılmış olacak.

Peki tam da YAŞ öncesi yapılan böyle bir düzenlemenin gerekçesi ne olabilir?

Meclis’e sunulan teklif gerekçesinde “devam eden terörle mücadele faaliyetlerinin etkin şekilde sürdürülmesi ve harekâtlardan elde edilen tecrübenin aktarılabilmesi” ifadelerine yer verilmiş.

TSK’nın on yıllardır icra etmekte olduğu terörle mücadele harekatlarının en “sıcak” olduğu dönemlerde bile Genelkurmay Başkanlarının mutat görev sürelerinde siyasi iktidarların inisiyatifleriyle en çok birer yıllık oynamalar yapıldığı dikkate alındığında yukarıdaki gerekçe ikna edici olmaktan fazlasıyla uzak görünüyor.

Düşünmeye ve hatırlamaya devam edelim.

1993’te, o yıl emekli olması beklenen Doğan Güreş’in görev süresi Başbakan Tansu Çiller tarafından yine sürpriz biçimde bir yıl uzatılınca, onun yerine geçmesine kesin gözüyle bakılan Kara Kuvvetleri Komutanı Muhittin Fisunoğlu otomatik olarak yaş haddinden emekliye ayrılmış ve ertesi yıl Genelkurmay Başkanlığına İsmail Hakkı Karadayı getirilmişti.

Neticede, bu bir yıllık süre uzatım tercihi sadece Güreş ve Fisunoğlu’nu etkilememiş, zincirleme biçimde, TSK komuta kademesinin müteakip on yılının şekillenmesinde etkili olmuştu.

TSK üst komuta kademesinde bir kişi hakkında yapılan değişiklik, sadece o kişi bakımından sonuçlar doğurmuyor, aynı zamanda ve belki daha önemli olarak, alttan gelen kadroların meslekî yollarının taşlarını döşüyor veya tam tersi, o yolları tıkayabiliyordu.

Öyleyse, “kişilerle kaim olmadığı” mütemadiyen vurgulanan bir kurum olan TSK’da neden şimdi böyle bir düzenlemeye gereksinim duyulduğu ve esasında hangi zincirleme etkilerin beklendiği sorusu üzerine düşünmek gerekiyor.

Yaş haddi değişikliğinin tüm orgeneralleri ve/veya Kuvvet Komutanlarını kapsamayıp sadece genelkurmay başkanı için yapıldığı düşünüldüğünde sorulması gereken bir başka soru ise şu: Burada esas amaç, mevcut Genelkurmay Başkanının görev süresini uzatarak kendisinden istifade etmek mi, yoksa, uzatılan bu yaş haddini bir tür tıkaç olarak kullanarak alttan gelen kadroların terfilerini sınırlandırmak mı?  

Bu iki seçenekten hangisi esas amaç olursa olsun, sonuçta, siyasi iktidar Yaşar Güler’i Genelkurmay Başkanlığında tuttuğu süre içinde yaş haddi dolacak olan orgeneralleri “doğal bir seleksiyona” uğratmış olacak. Tıpkı yukarıda değindiğim Ümit Dündar örneğinde olduğu gibi.

Bu şekilde düşünüldüğünde ise karşımıza yeni bir soru çıkıyor: Mevcut yasal düzenlemeler Cumhurbaşkanına asteğmenden orgenerale kadar tüm subayların terfi, atama, ihraç ve emeklilik işlemlerinde tek başına ve neredeyse sınırsız bir yetki verdiğine göre, neden bu yetki dolaysız ve aktif olarak kullanılmak yerine “doğal seleksiyon” dediğim dolaylı ve görece pasif bir yönteme başvurulmak istensin?

Ben bu sorunun cevabını, bir miktar kinaye ile kullanacağım bir “nezaket” kavramıyla ilişkili görüyorum. Orgeneral Ümit Dündar’ın emekliliğinin yukarıda değindiğim gerçekleşme tarzı, böylesi bir “nezaket”in ne olduğunu anlamamız açısından iyi bir örnekti. Zira, Orgeneral Dündar’ın emekliliği öyle bir tarzda gerçekleştirilmişti ki Dündar siyasi iktidarca emekli edilmiş olmak yerine, elde olmayan nedenlerle (yasal yaş haddi) otomatik olarak emekli olmuş görünmüştü. Dündar için yapılan devir teslim töreninin alışılmışın dışındaki kısalığı ve gösterişsizliği ile bu tören sırasındaki yüz ifadeleri ise bize başka şeyler söylüyordu.

Bu akıl yürütme izlendiğinde şu sorunun sorulması da kaçınılmazlaşıyor: Bu türden bir “nezaket” içinde doğal seleksiyona uğratılmak veya en azından böylesi bir seleksiyon tehdidi altında bulundurulmak istenenler kimler?

Bu sorunun kesin cevabını bilmiyoruz.

Yazının başında önemleri ölçüsünde tartışılmadığını öne sürdüğüm gelişmelerden bir diğeri ise Hablemitoğlu cinayetinin Özel Kuvvetler Komutanlığının en seçkin birliği olan Muharebe Arama ve Kurtarma (MAK) Alayında görevli subay ve astsubaylar tarafından işlendiğine yönelik iddialar ve gözaltı kararları idi.

Cumhurbaşkanının eski subay Nuri Gökhan Bozkır’ın Ukrayna’dan Türkiye’ye getirilmesi sonrası bu yılın ocak ayında bizzat yaptığı açıklamada sarf ettiği “bu kişi Hablemitoğlu cinayetinin zanlısı olarak şu anda ülkemiz yargısına hesap veriyor. FETÖ ile irtibatı yanında DEAŞ terör örgütüne silah ve mühimmat temin ettiği bilinen bir kişi. Bu olayın zanlısının yakalanıp ülkemize getirilmesi geçmişteki faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması konusundaki kararlığımızın bir ispatıdır. Geçmişte faili meçhul cinayetlerle istikrarımızı bozmaya çalışanları ortaya çıkararak ülkemize karşı oynanan oyunları deşifre etme konusundaki kararlılığımız da bakidir” şeklindeki sözleri ise hem konuyu bizzat takip ettiğini hem ileride başka faili meçhul cinayetlerle ilgili bir genişleme yaşanabileceğini ve hem de mevcut ve gelecekteki olası şüphelilerin “FETÖ” ile de ilişkilendirilebileceğine işaret etmesi bakımından önemliydi.

İddianın ve gözaltı kararlarının gözlerden kaçan önemli yanlarından biri, isimleri geçenlerin hasbelkader MAK Alayında görevli askerler olmayıp, cinayetin MAK Alayının hiyerarşik yapısı ve emir-komuta zinciri içinde işlendiği intibaı verecek şekilde, MAK Alay Komutanının, Alayın İstihbarat Kısım Amirinin ve tim komutanlarından bazılarının isimlerini içermesi ve görevin icrasının ve işbölümünün hiyerarşik bir düzen içinde yapıldığına dair ifadelerin bulunmasıydı. Bu ise, ileride bu hiyerarşik yapı ve emir-komuta zincirine ilişkin başkaca kanıtların dosyaya dahil edilmesi ve yargılamaların seyrinin bu yönü de içerecek şekilde gelişmesi halinde, konunun MAK Alayı ile sınırlı kalmayıp Alayın doğrudan bağlı olduğu Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığına doğru genişleyebilme ve MAK Alay Komutanına bu emri kimin verdiği sorusunu gündeme getirme ihtimali bakımından önem taşıyor.

Tüm bu gelişmeler iki şeyin göstergesi olarak okunabilir:

Bunlardan biri, TSK’yı kontrol altında tutabilmek için siyasi iktidarca son yıllarda yapılan muazzam ama demokratik bir içerikten büyük ölçüde yoksun yapısal ve yasal düzenlemelerin söz konusu kontrolü istenen düzeye getirme konusunda başarısız olması ve kontrol için yeni, ilave enstrümanlara duyulan ihtiyacın sürmesi. Diğeri de yine bu muazzam düzenlemelere rağmen, TSK’nın, siyasetteki özgül ağırlığını bir biçimde korumaya devam etmesi.

Bu sürekliliklerin ve bunlara eklemlenmiş birtakım siyasal hesaplamaların öneminin farkında olma ve bunlara dair bir merak ve ilgi geliştirme konusunda ise toplum, medya, akademi ve muhalefet partileri, siyasi iktidarın epey gerisinde kalmış görünüyor.

Öyle ki toplum henüz, Genelkurmay’ın hakkında “muharebe sahasında düşen uçakların pilotları ile düşman gerisinde kalmış TSK personelini aramak ve kurtarmakla görevlidir” açıklamasını yaptığı Muharebe Arama ve Kurtarma Alayının neden ismiyle de müsemma bu tür görevler yerine Ankara sokaklarında hurdacı kılığında keşifler yaptığı iddiasıyla gündeme geldiği sorusunu bile açık bir dille sorabilmiş değil.

Bu meraksızlığın ilk diyeti, böylesi gelişmelerin edilgen ve şaşkın izleyicileri olarak kalmamız. Biraz daha uzun vadeli sonuçlarıyla ise çeşitli sürprizler biçiminde karşılaşmamız olası görünüyor.