Ana SayfaYazarlar'Yurt edinme hakkı' gerçek olabilir mi?

‘Yurt edinme hakkı’ gerçek olabilir mi?

Yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi tartışması, ülkenin gündeminde etkili olmaya başladı. Bu tartışmanın nasıl yürütülürse kapsayıcı, verimli ve etkili olacağına ilişkin  görüşlerimizi, bundan sonraki yazılarda paylaşmaya devam edeceğiz..

 

Kuşkusuz, Yeni Anayasa tartışması esas olarak devleti yeniden yapılandırma / yeniden inşa tartışmasıdır. Ancak yeniden inşa süreci, aynı zamanda hak ve özgürlükler meselesini  yeni bir bakış açısıyla düzenlemeyi de içermelidir, içerecektir. Hak ve özgürlükler günümüzde artık “tanımlanan” değil, sadece ve sadece “tanınan” kategoriler olmalıdır.  Tanımlama, sınıflandırma ve sınırlama döneminin  geride kaldığı ve yeni hak kategorilerinin, yeni özgürlük alanlarının tanınmasına ilişkin zorunlulukların ortaya çıktığı ve  çıkacağı da görülmelidir.  

   

Bu bağlamda, bu yazıda “yurt edinme hakkı”ndan söz edeceğiz. Ülkemizin Suriyeli göçmenler bakımından geliştirdiği geçici koruma hukuku, eğitim ve çalışma hakkı, belki de yurt edinme hakkı konusunda geliştirilecek yaklaşımların ilk adımı olacaktır. Böyle bir hak kategorisi, ancak 2,5 milyon mülteciye yurdunu açmış olan Türkiye’de filizlenebilirdi ve ancak ülkemizden böyle bir tartışma çıkabilirdi. Biz bu yazıda, bu tartışmayı başlatma umuduyla bir girizgâh yapmakla yetineceğiz.

 

Bilindiği gibi modern vatandaşlık, ulus-devlet yapılanmasının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Ulus-devletlerin katı sınır uygulamaları, bireylerin farklı ülke vatandaşı olabilme seçeneklerini önemli ölçüde azalttı. Bununla birlikte, Avrupa Birliğinin geliştirdiği yaklaşımla ortaya çıkan “serbest dolaşım hakkı,” Birlik  üyesi ülkelerin vatandaşlarına, kendi ülke sınırları dışında hareket imkânı getirdi. Bu imkân, belli koşullara bağlı olarak, bireylerin gittikleri ülkede yerel yönetim seviyesinde politik katılım hakkına sahip olması ve kendilerine iş edinme – yerleşme hakkı  tanınması şeklinde genişletildi. 21. yüzyılda “küresel birey”in coğrafi hareketliliği olağanüstü derecede arttı. Bu artışta, ulaşım imkânlarının hız ve yoğunluk olarak gelişmesinin de önemli bir payı vardır. Ancak bundan daha önemlisi, 21. yüzyılın bilgi ve iletişim çağı olması sebebiyle, kültürler arası etkileşim, melez kültürleşme, sentez kültürleşme ve ortak kimlikler geliştirme süreçlerinin ve imkânlarının egemen olgular haline gelmesinin yarattığı etkilerdir.

 

Dünyadaki iktisadî ve siyasî güçlerin, sınırları aşan bir biçimde yarattığı güç alanlarının ve bu güç alanlarında ortaya çıkan yıkıcı pratiklerin, sosyolojik mobilizasyonu zorladığı da görülüyor. Afrika ve Ortadoğu’da yaşananlar, Suriye iç savaşı bunun günümüzdeki örneklerini oluşturuyor. Dünya, küresel ölçekteki iktidar yapılanmalarının baskıcı uygulamalarını çok somut bir biçimde yaşıyor. Hangi ülkede yaşarsa yaşasın, her birey ve bireyin ait olduğu her sosyolojik yapı, farklı derecelerde de olsa bu baskıcı uygulamaları hissediyor ve gündelik hayatında kendisini kısıtlanmış kabul ediyor.

 

Günümüzde, hem birey, hem de bireyin ait olduğu sosyolojik gruplar açısından ortaya çıkan bir coğrafi mobilizasyon ihtiyacı var. Bu ihtiyaca uygun hak kategorilerinin açığa çıkarılması artık bir gereklilik olarak önümüzde duruyor. Çünkü genel kabul gören vatandaşlık hukuku, küresel bireyin ve ait olduğu sosyolojinin mobilizasyon ihtiyacına artık yanıt veremez durumda.

 

Bu nedenle, küresel bireyin, bireysel veya grup halindeki coğrafi hareketliliği farklı seviyelerde bir hukuka kavuşturulmalı. Bu konuda üzerinde tartışılması gereken başlangıç tezinin,  “yurt edinme hakkı”  olduğu görüşündeyiz. Yurt edinme hakkı, kısıtlı ulaşım imkânlarının geçerli olduğu koşullarda, 18. yüzyılın ilk yarısına kadar tüm dünyada hareketlilik içerisinde olan insanların doğal hakkı olarak kabul edilmekteydi. Tercih ettiği coğrafi bölgeye giden insanlar, o bölgede yerleşme, o bölgeyi yurt edinme, bunun sonucu olarak o bölgedeki siyasal toplumla ilişki kurma ve o günün koşullarındaki kural sistematiğine göre politik katılım elde etme imkânlarına sahipti. Modernleşmenin gelişmesi ve yoğunlaşmasıyla birlikte, bu imkânlar büyük ölçüde dünya insanının elinden alındı. Bugün ise, artık gittikçe yapaylaşan sınırları önemsizleştirmenin bir adımı olarak, küresel bireyin coğrafi hareketliliğini bir “hak” olarak kabul etmek; diğer bir deyişle zaten doğası gereği sahip olduğu bu hakkı tanımak gerekiyor.

 

“Coğrafi hareketlilik hakkı,” tercih edilen coğrafyada geçici ya da kalıcı, kısa ya da uzun süre yerleşme hakkıyla birlikte ele alınmalı. Yerleşme hakkı iş edinme ve siyasal toplumla ilişki kurma hakkıyla tamamlanmalı. Elbette tüm bunlar belli ölçütlere göre ele alınabilir. Zaman ölçütleri konabilir. Ama bu ölçütler sadece ve sadece bir geçiş sürecinin ve bir uyum sağlama döneminin ölçütleri olabilir.  

 

Sonuç olarak küresel bireyin “yurt edinme hakkı,” nihai aşamada koşulsuz ve engelsiz bir biçimde hayata geçirilmelidir.

- Advertisment -