Başkanlık sistemi ve düello

Adına düello dediğimiz, sonu ölüm veya yaralanmayla biten bu tuhaf insan eylemi, tarihsel kaynaklara göre İslâmî toplumlarda ve Osmanlılarda pek rağbet görmüyor. Müslüman âleminde böyle bir âdet olmasa bile, biz siyaseti düelloya çevirmeyi beceren ender milletlerdeniz galiba.Geçtiğimiz 16 Kasım Çarşamba gecesi, CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programı neredeyse dört dörtlük bir düelloya sahne oluyordu.

 

Düello bir dövüş türünün adı. İki kişi arasında önceden kararlaştırılarak, belirli kurallar dahilinde ve eşit (öldürücü) silâhlarla yapılan dövüşe düello deniyor.

 

Tarihte, herhangi bir çarpışma (muharebe) öncesi iki tarafın “şampiyon”ları veya “pehlivan”ları olarak birer kişinin karşı karşıya gelmesinin birçok örneği var. Özellikle savaşçı soylular (askerî aristokrasiler) arasında yaygın. Homerik destanlarda gerek Aka, gerek Troya “kahraman”ları sürekli birbirlerine meydan okuyor. Akileus Hektor’u surların etrafında üç kere kovalıyor ve yakalayıp öldürüyor.

 

Roma bastırıyor sivil toplumdaki böyle teke tek dövüşleri (yerlerine, arenadaki gladyatör gösterilerini koyuyor). Ama Roma sınırları dışında, eski Germen toplumunda hep sürüyor. Anlaşmazlıkları çözmenin, suç isnatlarını sonuca bağlamanın nihaî yöntemi. Biri hakkında bir iddiada bulunuyorsan, arkasında durman ve bedeninle, kılıcınla desteklemeye hazır olman lâzım. Kaybedenin haksızlığı/suçluluğu, kazananın haklılığı/suçsuzluğu ispatlanmış kabul ediliyor. Oradan giderek, Kavimler Göçünden sonra Avrupa Ortaçağına taşınıyor. İşkenceyle sınama, ateşle sınama gibi Ortaçağ yargı usullerinden biri de “hukukî düello” ile sınama oluyor. Öte yandan büyük-küçük soylular “turnuva” denen gösterişli, seyircili savaş antrenmanlarında kargı, kılıç ve kalkan tokuşturmaya (ve bazıları buradan para da kazanmaya) devam ediyor. Kilise din ve ahlâk adına hep karşı; ama şövalyelik töresinin öyle içine işlemiş, o kadar önemli bir “mertlik” göstergesi ki, bir türlü önlenemiyor.

 

Pek çok alanda olduğu gibi Rönesans gene bir dönüm noktası. İtalyan şehirlerinin düşman aristokrat aileleri arasındaki kan dâvâları bir şekilde estetikleştiriliyor, stilize ediliyor. Ortaçağ hukukundaki kökeninden kopmuş bir formel düello kültürü ve kuralları şekilleniyor. Taraflar “onur” veya “namus”larını korumak için dövüşüyor. Bu haliyle Batı edebiyatına, şiire, tiyatroya, operaya giriyor. İngiliz Rönesansında Shakespeare, konularının birçoğunu doğrudan İtalyan Rönesansından alıyor. Romeo ve Jülyet’in yazımı belki 1591-1595; ilk iki basımı 1597 ve 1599. Bir yerde, Capulet’lerden Tybalt, Montague’lerden Mercutio’yu; intikam olsun diye de Romeo Tybalt’ı düelloda öldürüyor. Gene Shakespeare’in Hamlet’inde (yazılışı 1599-1602, ilk üç basımı 1603, 1604, 1623), Hamlet ile Laertes arasında tezgâhlanan “eskrim” sahnesi de aslında adı konmamış bir düello. Egzantrik İngiliz seyyahı Thomas Coryat, beş aylık Venedik gezisinden hareketle yazdığı Coryat's Crudities: Hastily gobled up in Five Moneth's Travels’da (1611), İtalyan düellosuna da yer veriyor. Fransız edebiyatında, Alexandre Dumas ve Pardayyanlar’ın (Les Pardaillan) yazarı Michel Zevaco gibi isimler de, yiğitlik, kahramanlık ve gurur çıtası yüksek erkeklerin bu ölümcül etkinliğini görmezden gelememiş.

 

Bununla birlikte, Avrupa’nın batısında düello Aydınlanma’dan itibaren esas olarak inişe geçiyor. Nedeni, sırf Voltaire ve Rousseau gibi, bu eylemi gayri insani bulan filozofların eleştirileri değil. Düello âdetinin aristokrasiden yeni orduların subay sınıflarına sıçraması, çok büyük kayıplara yol açıyor. Fransa’da, IV. Henri’nin saltanat döneminde (1589-1610) 4000’i aşkın soylu düellolarda can veriyor; onu izleyen XIII. Louis (1610-1643), düello sonucu ölümler için bir 8000 soyluya daha “af” çıkarmak zorunda kalıyor. 1685-1716 arasında ise gene Fransız subaylarının 10,000 düelloya girdiği ve 400’ünün ölümle sonuçlandığı tahmin ediliyor. Fakat zamanla kral ve imparatorların getirdiği yasaklar; sanayileşme, kentleşme ve etkili polis teşkilâtlarının kurulması; burjuva değerlerinin yükselişi ve kamuoyunun tepkisi, düello geleneğinin önünü kesmeye başlıyor. Aristokrasinin çok güçlü olduğu toplum ve kültürler daha çok direniyor – örneğin Rusya. Ünlü şair Alexander Puşkin önce eserlerinde bir dizi düelloyu anlatıyor (Yevgeni Onyegin operasının kahramanının Lensky ile dövüşmesi gibi). Ardından kendisi, karısının âşıkı olduğu söylenen bir Fransız subayıyla girdiği düello sonucu hayatını kaybediyor. 1798-1861 arasında ABD donanması, deniz savaşlarında kaybettiği subay sayısının yüzde 70 fazlasını düellolarda yitiriyor. İngiltere’de son ölümcül düellolar 1845 ve 1852’de. Öte yandan, sonu ölüm veya yaralanmayla biten bu tuhaf insan eylemi, tarihsel kaynaklara göre İslâmî toplumlarda ve Osmanlılarda pek rağbet görmüyor. Fakat içerde değilse bile “dış düşman”ın “şampiyon”uyla sembolik dövüş hep var. Ömer Seyfettin’in Teke Tek hikâyesinde, Cem’in Blas Şeri ile, Kasım Voyvoda’nın Jan Hobordanski ile cenkleri bu çerçevede anlatılır.

 

                                                        *          *          *

 

Müslüman âleminde böyle bir âdet olmasa bile, biz siyaseti düelloya çevirmeyi beceren ender milletlerdeniz galiba.

Geçtiğimiz 16 Kasım Çarşamba gecesi, CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programı neredeyse dört dörtlük bir düelloya sahne oluyordu. Bol katılımcısı olan bir tartışma programıydı. Ana konu toplumsal tansiyonumuzu zıp zıp zıplatan, hepimizi yorgan döşek yatacak  hale getiren başkanlık sistemiydi.

 

Gündemi hareketlendiren taslak metin

 

Malum, AK Parti MHP’ye onüç-ondört maddelik kendi taslak metnini vermiş; incelemesini, itiraz ve değişiklik önerilerini iletmesini istiyordu. Anladığım kadarıyla bir yandan da kamuoyunun ilk tepkilerini test etmek için metin el altından bazı gazetecilere sızdırılmıştı.

 

AK Parti tongaya basmak istemiyor, MHP ise çok bilinmeyenli hamlesinden maksimum fayda çıkarma çizgisi izliyordu.

 

Kılıçdaroğlu “ Kapımız açık, gelirlerse tartışabiliriz” gibi cümleler kursa bile CHP kurum olarak tartışmaya katılmama tavrını ısrarla sürdürüyor; ne anlatmak istediğini bir türlü çözemediğim “Vatanı böldürtmeyeceğiz” mitingleri için yollara koyuluyordu.

 

Olan biteni biraz kenardan izlemek durumunda kalan HDP ise, görevden alma ve tutuklama furyasının ortasında yeni yolunu çizmek için seçmenine gitmeyi planlıyordu.

 

Meseleyi demokratik ve katılımcı yollardan alanen tartışmak varken şu düştüğümüz egzantrik hallerden dert yanmayı bir yana bırakıp, o geceye geleyim.

 

Tarafsız Bölge’nin tarafları

 

Ahmet Hakan, son dönemin televizyon programlarında sıkça şahit olduğumuz “katılımcı” zihniyetine büyük ölçüde uyan bir heyetle, iktidarın başkanlık sistemi hazırlıklarını ve çeperindeki konuları tartışmaya açtı. 

 

Bazı konuklar AK Parti cenahının daha önceleri dillendirdiği kimi görüşleri de dikkate alarak metne kesin anayasa değişikliği muamelesi çekerken, diğer bazıları MHP’nin hesaplı ve gizemli (!) tavrını gözeterek ihtiyatı elden bırakmıyordu.

 

Standart dışı bir düelloya şahit olacağımız, bir süre sonra, özellikle iki katılımcının birbirlerinin sözlerine küt ve sert girişleriyle belli olmaya başlamıştı. Hazırlık ve ısınma evresi fevkalâde bize özgüydü. Yakın tarihten dikkatlice seçilmiş, keskin bir bıçak ucunun can acıtıcı görevini yerine getirecek siyasal olaylar ve politik tavırlardan örnekler, olabildiğince etkili sıfatlarla paketlenip tartışma arenasına sürülüyordu.  Buna eşlik eden, ses tellerinin yüksek kapasiteyle devreye sokulduğu volümlü bağırmalar, haykırmalar, höykürmeler, itham ve suçlamalar, bir nevi tehditler ve “küfürler” yağmuru, temposu yükselen bir şekilde, düello için ihtiyaç duyulan ambiansı yaratıyordu.

 

Olayın kahramanları CHP milletvekili Aykut Erdoğdu ile AK Parti MYK üyesi Ayhan Oğan’dı. Stüdyoda karşı karşıya oturuyorlardı. Yeterince ısınmışlardı ve kimseyi duyacak halleri yoktu. Kendilerini olayın akışına bırakmış ve bir noktadan sonra yerlerinde duramaz olmuşlardı.

 

Vücutlar gerilmiş gözler hedefe odaklanmıştı. Ardından yıldırım gibi bardaklar atıldı, yumruklar sehpalara indi, her biri bir tarafa savruldu. Hani derler ya, “tam silahların çekilmesine ramak kala” artık sesini ve sözünü duyuramadığını gören Ahmet Hakan kendinden beklenmeyen bir çeviklikle ortalarına atlayıp, acilen rejiden ara istedi ve elleriyle televizyoncu ve sinemacılara özgü “kes” işareti yaptı.  Böylelikle elleri yüreklerinde bu işin sonu nereye varacak diye ekran karşısında donup kalıvermiş biz yurttaşlar, post-modern bir düellonun sonunu görmekten neyse ki “mahrum” olduk.

 

Hiç şüphesiz o siyasiler programın o hale gelmesini özel olarak istemediler. Belki parti politikalarına olan sadakatlerini güçlü bir şekilde sergilemek istediler ve olayların akışına kendilerini kaptırdılar; bilemiyorum. Kimin haklı, kimin haksız olduğunun da pek bir önemi yok. Ama manzara bir felâketti.

 

Daha makul bir yol yok mu?

 

Halkın çoğunluğu bu mevzuların öyle meydan muharebesine gider gibi ele alınmasını hiç istemiyor.  

Eğer meseleler siyasal gıdasını gerilimden alanların ellerine bırakılırsa, vay halimize!

Mevcut  anayasanın bu toplumu taşıyamadığı belli.

 

Tartışmaya ve yenisini yapmaya ihtiyacımız var. Bunu serinkanlı ve sağduyulu bir ortamda,  demokratik mekanizmaların işletildiği bir katılımla yapmalıyız. Herkesin sözünü özgürce söyleyebildiği ve önerilerini dile getirdiği şartlar hazırlanmalı. Bu beklentiler aslında çok fazla bir şey değil.   

 

Fakat OHAL rejimi altındayız. Çok sayıda aydın, akademisyen, gazeteci, öğretmen tutuklu ve/ya işinden gücünden edilmiş durumda.  Kapatılan radyo, televiyon ve gazete sayısı hayli yüksek. Çok sayıda dernek de geçici olarak faaliyetten alıkondu.

 

Bir bölüm muhalif yurttaş kendini baskı altında hissediyor, güvensizlik duyuyor ve geleceğinden endişe ediyor.

Bu şartlar altında hakkıyla demokratik, özgür, katılımcı, adil bir sistem tartışmasının yapılabilmesi pek kolay gözükmüyor.

Sanki gerilimi artırmak ve kutuplaşmayı yükseltmek için gerekli bütün alt yapı hazırlanmış gibi.

 Anayasa değişikliği teklifi daha TBMM’ye gelmemişken, siyasiler boğaz boğaza geliyor.

Allah aşkına, teklif Meclise indiğinde ne olacak?

Dikkatinizi çekerim; kahvehaneler, sokaklar, meydanlar, mahalleler TV stüdyosu değil!

Neden toplumun hiç olmazsa dörtte üçünün onayını sağlayabilecek bir anayasa değişikliği getiremiyoruz, anlaşılır gibi değil.

Kutuplaşma gün be gün artarken iki partinin kapalı kapılar ardında anlaşmasıyla kotarılan bir sistem değişikliğine kendimizi mahkûm ediyor; bunun bize yönetim gücü ve istikrar getireceğine inanıyoruz.

Umarım siyasal hayatımızı daha demokratikleştirecek, katılımı güçlendirecek, yönetimi iyileştirecek bir sistem arayışımızı sonunda iki kutbun düellosuna çevirmeyiz.

Kahramanlık çağlarında düellolar bazı toplumsal sorunları da çözermiş.

Bugün böyle bir ihtimal yok!

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.