Kore Savaşı zamanında ABD Başkanı Harry S. Truman’ın, savaşın başarılı komutanı General MacArthur’u görevden alması bütün ülkeyi sarsmıştı.
MacArthur, savaşın tam kendi lehlerine döndüğü ve belki bütün Kore’nin alınabileceği bir zamanda barış yapılması kararına karşı çıkmış ve başkanı açıkça eleştirmişti. Ona göre Başkan, Beyaz Saray’dan bakınca alandaki gerçeği görmüyordu.
Oysa başkan oturduğu yerden sadece Kore’yi değil tüm “küreyi” görüyordu ve savaşın uzamasının Sovyetler Birliği’nin müdahil olmasına sebebiyet vermesini istemiyordu.
Türkiye’de de yeni barış süreci, ufku “alandaki gerçekler”le sınırlı olan her cenahın dar görüşlüleri tarafından yanlış yorumlanıyor.
Kazanımları nerede aramalı?
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin tarihi çağrısından memnun olmayan bazı milliyetçi çevreler, PKK askeri olarak yenilmişken böyle bir çağrıyı anlamakta güçlük çekiyorlar. Bu konuda onlarla en benzer şekilde düşünenler ise öteki cenahın dar görüşlü milliyetçileri. Onlar da Suriye’deki “kazanımlara” rağmen PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısını anlamakta güçlük çekiyorlar. SDG, Suriye Ordusu tarafından Halep’in iki mahallesinden ve bazı şehirlerden çıkarılırken Öcalan’ın Kandil’e süreci bozmaması yönünde uyarıda bulunmasını da anlayamıyorlar.
Oysa anlamak mümkün. Bunun için pencereyi Türkiye’nin “terörden temizlenmesinden” veya Halep’in iki mahallesindeki “kazanımlardan” fazlasını görecek şekilde genişletmek, meseleye daha yukarıdan bir yerden bakmak gerekiyor.
Çok faktörlü bir denklem bu. Sadece Türkiye’ye değil bölge ülkelerine ve “küreye” de bakmak, tüm faktörleri hesaba katan bir yoldan gitmek gerekiyor ve çözüm de bütünün bilgisinden geçiyor.
Görünen o ki Bahçeli de Öcalan da tabanlarındaki pek çoklarının hayati önem atfettiği kazanımlarla ilgilenmiyor. En azından coşkuya kapılmıyorlar. Dünya görüşlerini değiştirdiklerini veya temel duyarlılıklarının yok olduğunu düşünmek için bir sebep yok elbette. Muhtemelen yine aynı şekilde, Türklüğe ve Kürtlüğe dair aynı duyarlılıklarını sürdürürken ve hayata farklı pencerelerden bakmaya devam ederken, tarihin bu anında Türklerle Kürtlerin çıkarlarının çelişmediği bir perspektifte ortaklaşmış görünüyorlar.
Onları bir noktada buluşturan saikler, sebepler ne olursa olsun, ortaya çıkan irade ve onun yöneldiği amaç önemli. Bu irade çözüm için ortaklaşmayı ifade ediyor ve bu yönüyle hayırlı bir gelişme.
İç ve dış dinamikler yakınlaştırıyor
Liderler düzeyinde belirginleşen bu perspektif ortaklaşması, bir dizi faktörün, iç ve dış sebeplerin zaman içinde somutlaşmasının ürünü olarak değerlendirilebilir.
İçeride sorunu çözebilmenin temel gerekleri bakımından daha iyi durumdayız, dışarıdan da dünyanın daha güvensiz hale gelmesiyle ABD ve İsrail üzerinden yönelen tehlike de sorunları çözmeye zorluyor.
Çözüm Sürecinin en önemli öğretici yanı, Kürt meselesinde çözümün yolunu açıp, adını koyarak en hayal edilemez muhataplarla konuşup, çözüm için cesur adımlar atmanın zannedildiği gibi ülkeyi bölünmeye götürmediğini ve normalleşmeye hizmet ettiğini göstermesi oldu. O zaman buna itiraz eden MHP lideri dahil çeşitli şekillerde hepimiz için öğretici oldu o tecrübe.
Üstelik Çözüm Süreci sabote edildiğinde dahi geçerliydi bu öğreticilik. Hendek cinneti zamanında şehrin bir yerinden silah sesleri gelirken diğer yerlerinde hayatın olağan akışı içinde sürmesinde, bu öğreticiliğin ciddi bir payı vardı.
Devlet Bahçeli’nin tarihi çağrısını da bu bağlamda anlamak mümkün olabilir. Devlet aklı değiştiği için mi Devlet Bahçeli değişti? Yoksa devlet aklı Devlet Bahçeli ve onun gibi düşünmeye başlayanlarla mı değişti, tartışılabilir. Sonuçta, geldiğimiz aşamada Kürtlerin haklarının iadesi konusunda eski bariyerlerin çoğu artık yok.
Dış dinamikler ve bölgesel gelişmelerin tehdit edici niteliği de uzlaşmaya zorluyor. Suriye Milli Ordusu ile SDG arasında çatışma yaşanırken gündemdeki konulardan biri de ABD ve İsrail’in müdahale edip etmeyecekleriydi. Sonuca göre birileri sevinirken birileri üzülecekti. Öyle de oldu.
Oysa onlar kimi desteklerse desteklesinler kazanan kendileri oluyor. Sorunlar çözülmüyor, etnik, dini veya mezhepsel kin büyüyor. “Ortadoğu” onlar açısından bir güvensizlik ve ayrışma temelinde “yönetilebilir” hale geliyor. Onlarla yola çıkmak ulus devletler için de onlara muhalif örgütler için de çıkar yol değil. Anında ikisini birden harcayabiliyorlar.
Bazıları görmemekte dirense ve onlar üzerinden yeniden ve yeniden şansını denese de bugün bunu daha fazla kişi görüyor. Çok önemli olarak birbirine benzemeyen iki zıt simge isim olan Bahçeli ve Öcalan da görüyor. Söylemlerine bakılacak olursa her iki lider de ABD ve İsrail’in bölge için ifade ettiği açık ve net tehlikeye karşı yan yana durmayı tercih ediyor.
Şimdilerde özellikle sosyal medyada gerçek veya hayali çok sayıda hesap Kürtler adına bu yeni süreci itibarsızlaştırmaya çalışıyor. “ABD’nin veya İsrail’in niyetleri ne olursa olsun, onlar sayesinde edineceğimiz kazanımlara bakalım” anlamına gelen veya “Türk devleti ABD ve İsrail ile işbirliği yaparken alet olmuyor da Kürtlere gelince mi oluyor?” türünden söylemlerle bu devletlerle işbirliğini savunuyorlar.
Ama özellikle geldiğimiz aşamada bu “desteğe” bel bağlamamak için eskisinden çok daha önemli sebepler var. ABD artık bir yere çökmek için hiçbir bahaneyi boş geçmiyor. İsrail de sadece kullanmakla yetinmeyip, fırsat buldukça kendisine vadedildiğini düşündüğü topraklara doğru yayılmaya devam ediyor. “Neyse bugün kullanır, yarın uluslararası konjonktür değişirse gider” demek de makul değil; çünkü bunu yaparken diğer sömürgeci yayılmalardan farklı olarak girdiği yeri kendisine mal ediyor. Bu yönüyle Asya ve Afrika’dakilerden farklı olarak Amerikalı yerleşimcilerin sömürge tarzına benzer biçimde kendisi yerleşmek için geliyor ve Filistin örneğinde etnik temizlik veya soykırımla insansızlaştırıyor. Bu yönüyle hem Türkiye hem de Kürdistan için bir tehdit.
Küresel ve bölgesel altüst oluşlar bazen toplumlar için yeni fırsatlar doğurabilir. Ama bu, istisnai olup, söz konusu sicili bozuk devletler tarafından amaçlanmamış olumlu bir sonuç olarak ortaya çıkabilir. Yoksa ABD bugün Türkiye’yi, YPG’yi veya Suriye yönetimini destekler yarın tersini yapar ve her durumda kendisine çalışır.
İşte bu yüzden Türklerin de Kürtlerin de Arapların da diğer halklarla birlikte birbirlerinin hukukunu koruyarak birlikte var olabilecekleri sosyo-politik sistemleri, birlikleri veya devletleri kendilerinin tesis etmeleri gerek.
Liderlerin yol açması önemli ama…
“İhtiyacımız olan, gerekli riskleri almaya hazır ve son defasında neler olduğunu hatırlama yeteneğine sahip daha çok sayıda siyasi liderdir” diyordu İrlanda Barışının mimarlarından Jonathan Powell.
Bugün tarihte ne olduğunu bilen ve yakın geçmişte çözüm sürecinin nasıl sabote edildiğinin bilincinde, ortak bir gelecek tahayyülünde buluşabilen liderlerin varlığı büyük bir avantaj. Üstelik farklı kutuplardan geliyorlar ve ilginç bir tarihi anda iradelerini ortaklaştırmış görünüyorlar.
Çözüm, statüsü ne olursa olsun bölge halklarının birbirlerinin hukukuna saygı göstererek yaşamak için bir yol bulup bulamayacakları. Bahçeli’nin çağrısıyla açılan sayfa, bu bakımdan sağlıklı bir başlangıcı ifade ediyor. Kendisi bu sürece ne kadar veya nereye kadar refakat eder öngörmek zor; ama süreç doğru ve tüm bölge halkları için adil bir gelecek bakımından küresel kurtlar sofrasının devletlerininkinden farklı bir imkânı ifade ediyor.
Türkiye’de çevreden gelen siyasi aktörlerin askeri vesayeti gerilettiği andan itibaren bu sorunu çözme çabaları da çok daha sahici hale geldi. İki taraf da Türkiye’nin “müttefiklerine” güvenmemesi gerektiğini bildiği için de kendi göbeğini kendisi kesmeyi tercih etti. Bugün de aynısını yapıyor.
Çözüm süreçlerinde liderlerin rolünün olmazsa olmaz bir nitelik taşıdığı ve çözümün yolunu açmak bakımından hayati öneme sahip olduğu açık. Türkiye’de ilk kez temel aktörler bakımından bu şart sağlanmış görünüyor.
Ama bu başarıyı garanti etmiyor. Süreci tamamına erdirmek bakımından liderlerin iradeleriyle açılan yolu güçlendirmek ve onu sabotaj ve darbelere karşı dayanıklı kılmak için bireylere, siyasi partilere ve toplumlara ihtiyacımız var. Onlar yolu açtı ama özellikle parti örgütlerinin onu beslemesi gerek.
“Mahalle kavgası”
Kobani olayları geçmişte, SDG ile çatışmalar da bugün sürecin nasıl hızla itibarsızlaştırılabileceğini ve havanın nasıl bozulabileceğini gösterdi. Halep’in iki mahallesini muhafaza ve müdafaa gibi akıl dışılık ve izansızlık yüzünden kaç gence kıyıldı, sorun Kandil’den gelen direktife uymaları mıydı yoksa kendi strateji ve siyaset bilmezlikleri miydi, şimdi daha mı iyi oldu, bu soruların bir cevabını verecekler mi? Daha önemlisi birileri bu canları onlara soracak mı? Hendeklerde ölüme itilen binlerce gencin hesabı ne kadar sorulduysa, birileri bunun için ne kadar özeleştiri verdiyse muhtemelen o kadar olacak. Hendekler zamanı bir kez olsun “yahu biri bunu açıklayabilir mi?” demeyenler, şimdi SDG’yi eleştiriyorlar mı yoksa kaldıkları yerden irrasyonel bir tepkiselliğe destek açıklamaları mı yapıyorlar. Sormaya bile gerek yok.
Suriye’deki çatışmalar, yeni süreçte Kürt barışına yönelik ilk meydan okuma oldu. Çözüm Süreci Suriye üzerinden sabote edilmişti, şimdi de muhtemelen aynı senaryo sahnelenecek gibi görünüyor.
Son hadiselerin oluşturduğu yaygın etki, sürecin bugün de risklerden azade olmadığını, yine bir Suriye çatışması üzerinden tetiklenen milliyetçiliklerin sabote edici etkisinin küçümsenmemesi gerektiğini gösteriyor.
Sonra ne olur? Üç gün önceki çatışmalarda sahneye doğrudan çıkmayan ABD, ileriki zamanlarda çıkabilir. O zaman kimi destekler bilinmez ama her iki durumda da barış getirmez.
Öcalan bir kez daha Kandil tarafından ekarte edilebilir. Neler olabilir mesela? Korkunç görünümlü birileri öyle tüyler ürpertici katliamlara girişir ki insanlar “güvenliğe” ihtiyaç duyabilir. Ve “sahadaki gerçekler” Kandil tarafından bir kez daha Öcalan’ı dinlememenin ikna edici gerekçesi olarak gündemleştirilebilir.
Bu bakımdan geçmişte ne yazık ki başarıyla uygulanan bir stratejiyi tespit etmek önemli. Çözüm Sürecinin başından itibaren PKK medyasının önemli bir bölümü, sürekli çözümün altını oymuştu. Türk solu ve Türkiye basını da aynı şekildeydi. Basın mensuplarıyla yapılan bir toplantıda Öcalan’ın barışa devam edilmesi yönündeki mesajını dile getirerek söze başlayan Selahattin Demirtaş’ı nasıl bunalttıklarını, ona nasıl yüklendiklerini hatırlıyorum. O toplantıda iki medya mensubu dışında hepsi “demokrasi olmadan barış mı olur? Yani şimdi siz hükümetin yolsuzluklarına göz mü yumacaksınız…” türünden eleştiriler, sorular ve telkinlerle barış kararından memnuniyetsizliklerini bariz biçimde ortaya koymuşlardı.
Çözüm Süreci zamanında PKK’nın yayın organı işlevi gören bir gazete de benzer bir durumdaydı. “Gazete Öcalan’ın barışa dair mesajlarını daime manşetten veriyor ama hemen altındaki tüm yazılar, haber ve yorumlar o mesajın altını oyuyor” şeklindeki bir tespiti hatırlıyorum o günlerden. Çok haklı bir tespitti bu.
Sonuçta sürecin bir yerine ABD yeni bir hamle yaptığında, IŞİD ve “Suriye’de yönetilebilir bir alan” kartlarını masaya sürdüğünde, “Rojava, kantonlar, demokratik ekolojik toplum…” güzellemeleri yapıldığında ve Kandil de Öcalan’ın etrafından dolaşarak ABD’nin sunduğu yasak meyveyi kabul ettiğinde, taban epeyce bir süre kesintisiz dezenformasyonla buna itiraz etmemeye çoktan hazırlanmıştı.
Bugün buna ilave olarak sosyal medyada herhangi bir uzlaşmaya karşı ayrılık, nefret, öfke, şovenizm ve ırkçılıkla ilgili ağırlık noktası oluşturacak şekilde organize hareket eden ve propaganda stilleri birbirine benzeyen Türkçü, Kürtçü, sığınmacı karşıtı ve islamofobik gruplar var ve sosyal medya mecraları onları çok görünür ve etkili olacakları biçimde sunuyor.
Öte yandan her grubun çevresinde de etkili mesajlar veren kişiler ve siyasi fenomenler var. Entelektüel iknadan küfre, itibarsızlaştırmadan ahlakçılıkla ezmeye kadar pek çok stratejiyi birlikte uyguluyorlar ve gündem belirliyorlar. Kürt mahallesindeki etkileri de fazla. Çatışmaya gerekçe bulup barış çabalarını değersizleştirmeye çalışmak bakımından yukarıda sözünü ettiğim gazetecilerden çok daha etkililer.
Neler yapılabilir?
Liderler düzeyinde yolun açılmış olması hayati öneme sahip olsa da yaşananlar gösterdi ki onların iradesi de aşılamaz değil. Bu sebeple Çözüm isteyenlerin sivil toplumu, siyasi partisi ve medyasıyla ona sahip çıkmaları gerek. Özellikle sürecin taşıyıcısı olan siyasi partilerin yükün tamamını liderlere bırakmadan, riskleri ve sabotajları da hesaba katacak bir şekilde sahnede olmaları ve ellerini taşın altına koymaları gerek. Bu kez hata yapmamak, süreci darbelere ve sabotajlara karşı güçlendirmek, liderlerin açtığı yolu boş bırakmamak gerek.
Temel mesele şu aslında: Tarihin bir anında öyle veya böyle bir irade ortaya çıktı. “Terörsüz Türkiye” üzerinden ortaya çıkan imkânı değerlendirerek Türkiye’de Kürt Sorununu tamamen çözmeye hazır mıyız ve yaşadığımız coğrafyada da herkesin eşit olduğu, tüm etnik, dini ve mezhepsel farklılıkların barış içinde bir arada yaşayabileceği bir ahlaki ve siyasi çerçeveyi kabul ediyor muyuz? Bunu kabul ediyorsak, yakın geçmişteki eksiklik ve hatalardan da ders alarak tuzaklara düşmemek için yapılması gerekenleri konuşmalıyız.
Az zamanda kazanç vadeden sirenlerin sesini dinlememek, ne olursa olsun rotayı değiştirmemek gerek.
Türkiye’de veya Suriye’de ufkumuzu herhangi bir siyasi modelle sınırlamak da doğru değil. “Baştan şunu tartışmayız, bunu istemeyiz”le daraltılmamış, geniş ufuklu ve yapıcı bir siyasi tutum almak gerek.
Suriye veya bölge için zihnimizdekilerle yaşananlar farklı olabilir. Ama uzlaşma zemini yakalanmışsa bunun da gereklerini yapmak, kuralları müzakere ile değiştirmek gerek. Bu bağlamda Suriye yönetimi ile SDG arasındaki mutabakatın gereklerinin kırıp dökmeden hayata geçirilmesini sağlamak önemli.
Geldiğimiz aşamada çatışmaların kimseye yaramadığı, Kürtlerin sivil ve siyasi talepleri bakımından daha iyi bir noktayı ifade etmediği ve bir güven zedelenmesi oluşturduğu görülüyor.
Bir devlet içinde ayrı bir silahlı askeri gücün olmaması gerektiği tespiti makul; bu bakımdan Suriye Yönetiminin tepkisi anlaşılabilir. Ama SDG’ye tepkinin de Kürtlerle ilgili eski mutabakatın gerisine düşürmemesi, bu konuda da ufkun daraltılmaması gerek.
Yaşananlar herkes için öğretici olmalı. Başta ABD olmak üzere birçok devletin sabotajları daha etkili yöntemlerle devreye girdiğinde süreci darbelere karşı dayanıklı hale getirecek mekanizmalar hazır olmalı.
Yüz yıllık bir sorunu çözmek için önemli bir dönemeci daha geçmek de var, ona takılıp çıkmaza girmek de.
Takılmadan yola kararlılıkla devam edebilmek için başımızı biraz yukarı kaldırmak, içinde olduğumuz gündeme, kendimize de yukarıdan bir yerden bakmak ve ufkumuzu etrafımızda olup biteni görebilecek kadar genişletmek gerek.
Bir de barışta sebat etmek.













