Çıplak ayaklarıyla çamurlara basarak kaçar gibi koşmaya başlayan onlarca çocuk… Uzun süre tıkıldığı kafesten bir anda bırakılınca koşmaya başlayan hayvanlar gibi…
Bu görüntüler dünden beri bütün Arap medyasında dramatik müzikler eşliğinde dönüyor.
Olay geçen Cumartesi günü Rakka’daki Al Aktan Cezaevi önünde yaşandı.
Cezaevinin yönetimi SDG’den Suriye’ye geçti.
Suriyeli yetkililer cezaevinde kalanları tespit ederken çocuklarla karşılaştılar.
Bayağı çocuklardan bahsediyoruz.
Yaşları 12 ile 18 yaş arasında olan 126 çocuk tahliye edildi.
Al Aktan Cezaevi’nde 2017’den beri IŞİD’in son kalesi Bağoz’da yakalanan 2 bin IŞİD’li mahkum kalıyor.
Suriye’de 9 bin IŞİD’li mahkum var. ABD bunların 7 binini Irak’a taşıyor.
Bir de El Hol ve Roj adlı iki kampta yaşayan IŞİD’lilerin aileleri var.
Ama bahsettiğimiz çocuklar bu kamplarda kalan IŞİD’lilerin yakınları değil.
Çoğu Rakkalı, Hasekeli çocuklar. Zaten aileleri de onlar tahliye edilirken dışarıda bekliyordu.
Peki, böylesine tehlikeli suçluların olduğu bir cezaevinde en küçüğü 12 yaşında olan 18 yaş altı 126 çocuğun ne işi vardı?
12 yaşındaki bir çocuğun 2026 yılında IŞİD’le ne ilgisi olabilir, olsa bile yeri neden böyle bir cezaevi olsun?
SDG’ye yakın çevreler hemen çocuk bombacılar, çocuk IŞİD’çilerle çocukların terörist olduğunu iddia etti.
Ne kadar tanıdık bir refleks!
Ama SDG’ye bağlı Rojava Özerk Yönetimi Cezaevleri İdaresi bile öyle demiyor.
Yaptıkları açıklamada, bu çocukların bir kısmının adli suçlu, bir kısmının ise IŞİD tarafından istismar edilen mağdurlar olduğunu söylediler.
Çocukların neden yetişkinlerin de bulunduğu Al-Aktan Cezaevi’nde tutulduğuna dair sorulara ise yönetim; “yaklaşık üç ay önce yaşanan güvenlik sorunları nedeniyle çocukların “Islah Merkezi”nden güvenlik gerekçesiyle buradaki özel bir bölüme nakledildiğini” söyleyerek cevap verdi.
Ama cezaevinden çıkan çocuklar ve onları bekleyen ailelerin anlattıklarına göre çocukların cezaevine girmelerine neden olan suçlamalar o kadar adli değil:
Şara yönetimi sembollerini kullanmak, özgür Suriye bayrağı açmak, bir askeri tesisin fotoğrafını çekmek, düşmana bilgi sızdırmak…
Çocuklardan biri kuzenine aşık olduğunu ve amcasının kendisini IŞİD’çi diye ihbar ettiğini anlatıyor gülerek.
Cezaevinden çıplak ayakla çıkış görüntüsü sembolleşen 13 yaşındaki bir çocuk Suriye TV’sine cezaevinde yaşadıklarını anlattı:
“Yiyecek bir şeyler istediğimizde bize kırbaçlarla vuruyorlardı. Bize küflenmiş bir parça ekmek veriyorlardı. Ayrıca bize elektrikle işkence ettiler. Bizi hücrelerde tutup üzerimize soğuk su döktüler. Vücudumda halen yaralar var.”
Amerikan News Line dergisinde çıkan bir yazı neden Arapların çoğunlukta olduğu Rakka ve Deyrozzor’daki SDG yönetiminin kurduğu baskıcı sistemi anlatıyor:
“10 Mart anlaşmasından bir gün sonra, üç yıldızlı Suriye bayrağını kamusal alanda kaldırdığı için SDG hapishanelerinde altı aydan fazla kaldı. Hleif, bayrağı arabasından çıkarıp kalabalığın önünde kaldırmış ve “Bu şehirde Suriye Devrimi buradan başladı,” demişti. On gün sonra SDG polisi gece yarısı evine gelip onu tutukladı. Karakolda kendisine, “Terör bayrağı sergiledin,” denildi. O da şöyle karşılık verdi: “Bu bayrak, Suriyeli Kürt kurucu lider İbrahim Hananu tarafından 1946’da kaldırıldı. Terör bayrağı değil!” Bu tartışmanın ardından Hleif, çok kötü koşullarda bir ay boyunca tecritte tutuldu.
Suriye bayrağının kamusal alanda veya sosyal medyada sergilenmesi yasaktı. Ülkenin resmî adı olan ‘Suriye Arap Cumhuriyeti’nin kullanılması da öyle; kullanıldığında ‘Arap’ kelimesi çıkarılmalıydı. Bölgenin ekonomik sıkıntılarının konuşulması da yasaktı. Bunlardan herhangi biri yakalanırsa, ‘terörü destekleme’ suçlaması hazırdı.”
Zaten bunların sadece propagandadan ibaret olmadığını aslında bütün dünya 10 yıldır SDG yönetiminde yaşayan Rakka ve Deyrezzor’daki Arap aşiretlerin iki günde SDG’ye karşı ayaklanmasıyla gördü.
Aslında ortada sadece Araplar için değil Kürtler için de bir Rojava ütopyası olmadığını ilk Kürtler görmüştü.
Şimdi Rojava konusunda en etkili yayınları yapan Erbil merkezli Rudaw’ın ofisleri Rojava bölgesinde kapatıldı, bu bölgeden yayın yapmaları yasaklandı.
Barzani’ye yakın partilerin kurduğu ENKS’nin lideri İbrahim Biro tutuklanmıştı. 2017 yılında ENKS’nin Kuzey Suriye’de açmış olduğu tüm ofisleri kapatılmış, 50’den fazla ENKS mensubu öldürülmüş, partilerin mensupları ve onlara bağlı Roj peşmergeleri Suriye’den kaçmak zorunda kalmıştı.
İçinde çokça demokratik geçen başka ütopyalar gibi Rojava ütopyası da pek demokratik olmadı.
News Line’daki makalede bu da çok iyi anlatılıyor:
“SDG’nin resmî söylemi ile fiilî uygulamaları arasındaki uçurumu ve bölgenin Arap çoğunluk nüfusuyla yönetim arasındaki derin kopukluğu gözler önüne seriyor. Yönetim resmen, Türkiye’deki PKK lideri Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği ve teoride taban demokrasisine dayanan ‘demokratik konfederalizm’ ideolojisini benimsiyor. Ancak bu çerçeve, SDG kontrolündeki bölgelerde hiçbir zaman gerçekten uygulanmadı. Gerçek karar alma gücü, yerel olarak ‘kadrolar’ diye bilinen, PKK tarafından eğitilmiş gizli bir ağın elinde toplandı. Bu kadrolar çoğu zaman Suriyeli değil; ağırlıklı olarak Türkiye ve Irak’tan gelen yabancı uyruklular. Yerel sivil meclisleri ve askerî komutanları sürekli olarak aşan paralel bir otorite gibi hareket ediyorlar.”
Türkiye’de milletvekillerine, belediye başkanlarına komiserler atayan merkezden kontrol meraklısı örgüt tabii ki SDG Komutanı Mazlum Abdi’yi bile rahat bırakmadı.
Halep’ten beri çıplak gözle görülüyor bu.
Sadece müzakerelerde ve müzakerelere destek veren açıklamalarda Mazlum Abdi göründü.
Direniş çağrılarını ise etrafına örgütün yerleştirdiği Sipan Hemo gibi komiserler yaptı.
Ama Mazlum Abdi’nin, Rudaw’ın bile özgür olmadığı bu Rojava’dan Türkiye’de demokratik ve laik ütopya olarak bahsediliyor.
Aylar önce katıldığım bir toplantıda eski bir DEM milletvekili, Rojava deneyimini överken o kadar ileri gitmişti ki bu bölgede Dürzilerin, Alevilerin özgürce yaşadıklarını bile söylemişti.
Rojava bölgesinde mutlulukları ölçülecek miktarda Dürzi ve Alevi yaşamıyor.
Başka bir DEM milletvekili SDG’yi her an Şam’ı alabilecek yenilmez armada gibi anlatmıştı.
ABD desteğinin kalıcı olmadığını, Arap aşiretler çekilirse SDG’den geriye dar bir bölge ve YPG kalacağını hatırlatınca da epey kızmıştı.
SDG ve belki artık YPG demeliyiz, bu yanlış okuma yüzünden en güçlü olduğu anda önüne getirilen 10 Mart Mutabakatı’nı yetersiz buldu, ayak sürttü, direnişle daha fazlasını alabileceğini, ABD’yi ve Avrupa’yı seferber edebileceğini zannetti.
Ama sonuçta bu Rojava hayalinden ve Suriye’nin üçte birini kaplayan sarı haritadan ve SDG’den geriye Kamışlı ve Kobani’ye sıkışmış YPG kaldı.
Sipan Hemolar sustu, tekrar Mazlum Abdi öne çıktı.
Arap aşiretler ve ABD desteği aradan çekilince hızla çöken bir özerklik aslında tam olarak zaten yoktu.
Ama yüzyıldır kendilerine ait bir devlet gibi haklı bir talebin peşinden giden Kürt toplumu bunun mümkün olabileceğini hayal etmişti.
Peki, böyle bir yönetim olsaydı Kürtlerin hayalleri gerçek olur muydu?
Yüzde yüze yakın Arap Rakka ve Deyrrozzor’u silah zoruyla elinde tutmuş, her köşesine Apo resimleri asmış, tehlikeli gördüğü herkesi çocuk demeden IŞİDçi diye hapse atmış, Rudaw’ave Barzani partilerine bile tahammül edememiş, içinde onlarca demokratik geçen yönetim modelini örgüt komiserleriyle yürütmüş, Mazlum Abdi’nin tepesine bile komiser atamış, elde ettiği petrol gelirlerini şehirlerde tünel kazdırmaya harcamış, dağlarda zamanı durdurmuş bir örgütün hayalleri sadece Arapların değil, Kürtlerin de kabusu olabilirdi.
Tam olarak bir hayal olmasa da masada 12 yaşındaki çocukların hapisten yalınayak çıktığı demokratik özerklikten daha iyi bir teklif duruyor.
10 Mart’ta kaçırılmış fırsattan daha kötü ama yarın daha da azına razı gelinmek zorunda kalınacak tekliflerden daha cazip.
Ama 19 yıl Kürtlere vatandaşlık hakkı bile vermeyen Suriye’nin başkentinde yaşamış ve bu duruma karşı tek cümlesi olmamış Öcalan’ın kurduğu örgüt, bugün Şam’da Kürlere ve Kürtçe’ye yasal güvence veren, Kürtçe eğitimin önünü açan, Newroz’u resmi bayram ilan eden, Savunma Bakan yardımcılığını ve yine çoğunluğu Kürt olmayan Haseke Valiliği’ni SDG’ye veren yeni Şam hükümetiyle entegrasyon yerine iki savunmasız kasabada direnişi seçiyor.
Milliyetçi hayalperestlikler yüzünden trajediler yaşamak sadece Türklere has bir spor değil.
Sarıkamış Faciası’ndan Sarıkamış Destanı çıkarmanın da kimseye bir faydası olmadığını en iyi Kürtler biliyordur.
Türklerin tecrübeleri onlara örnek değil, ders olmalı.
Bunu hatırlatmak da kimseyi milliyetçi yapmaz…













