Anasayfa / Öne Çıkanlar / Meraksızlığın dili

Meraksızlığın dili

Cereyanlar eleştirel bir siyasi düşünce derlemesi olarak Türkiye’de eşsizdir. Siyasal düşünce tarihi konusunda ulusalcıların saati Doğan Avcıoğlu’na, Yalçın Küçük’e kadar geriye almaları belki de benzer bir “Cereyanlar” yazmaya ellerinin varmamasındandır.

Türkçe’de “ulusalcı” ve “milliyetçi” terimlerini uzun zamandır ayrı anlamda kullanıyoruz ve bu durumu hiç yadırgamıyoruz. Halbuki dil devriminin yarattığı “ulus” sözcüğü -uzak kökleri Moğolca’da bulunmakla birlikte- “millet” sözcüğünün yerini almak üzere türetildi.  Nişanyan Sözlük’te bu değişim şöyle açıklanmış: “1973′ten itibaren Bülent Ecevit′e yakın kalemler (özellikle Ali Gevgilili) tarafından ‘milliyetçi’ anlamında kullanılan ulusalcı sözcüğü, 1995′ten sonra Mümtaz Soysal ve Doğu Perinçek′in öncülük ettiği bir siyasi akımın adı oldu.”

Milliyet gazetesi arşivini inceleyince gerçekten 13 Mart 1974 tarihli Ali Gevgilili yazısında şöyle bir ifadeye rastlıyoruz: “Hangi güçler kazanırsa kazansın, Batı Avrupa’nın yeni önderleri tutucu ve sağ ulusalcı ideolojiyi eskisi ölçüsünde temsil etmeyecekler.” Başka bir yazısında Gevgilili, De Gaulle’den söz ederken “ulusalcı ve sağcı De Gaulle” ibaresini kullanıyor. Yani terimin dolaşıma girdiği yıllarda sağ siyaseti, hatta radikal/reaksiyoner sağı işaret ettiği anlaşılıyor.

Bugün ulusalcılık ortanın soluna ait, Kemalizm ve sekülerizm vurgusu taşıyan bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Milliyetçilik ise Türk-İslam sentezinde mayasını bulan ve 100% sağa etiketlenen bir tabir; kuşkusuz kavramsal sınırların esneklikleri var, olacak. Ancak Batı’da gelişen milliyetçiliklerden (ya da ulusalcılıklardan) söz ederken sanırım böyle bir ayrıma gerek duymuyoruz. 

Dil devrimi bir 1980’lere kadar yazarlara -en azından ortadan sola doğru dizilenlere- sıkı bir disiplin dayatıyordu. 70’lerin TDK ödülleri büyük ölçüde dil devrimi kriterlerine göre tespit ediliyordu. Aslında bu konuya daha önce Tahsin Yücel’le ilgili yazımda da değinmiştim. Fethi Naci, Sait Faik’in -Ataç’ın eleştirisini dinleyerek- öykülerinden “ve” bağlacını temizlemesinden söz eder örneğin; demek dil devrimi, zamanında, Sait Faik ağırlığında bir yazarı bile hizaya getirmeyi başarmış. 

Dil devriminin aksi yönündeyse bu türetilmiş kavramlardan vebadan kaçar gibi sakınan, eski (neye göre eski?) dile dört elle sarılan bir karşı disiplin belirdi. Sağ görüşlü (bu şemsiye terime sığınarak açıklamak durumundayım) yazarlar açısından uydurukçadan sakınmak bir sınama haline geldi. Muhafazakar mahalle de bu meselede en az karşıtları kadar katıydı. “Hikaye” yerine “öykü” diyen biri “şiir” yerine de “yır” demeliydi. Yani dil bilinci diye ifade edebileceğimiz tutum iki tarafta da bilinç donukluğu olarak yaşanıyordu. 

İşte 1980’lerden sonra dil devriminin bu kazanımları (!) miri malı olarak halka karışmaya başladı. Jazz’ın kökenlerini araştıranların ilginç bir bulgusu vardır: İç savaş sonrası ıskartaya çıkan bando enstrümanlarını kölelikten yeni kurtulan Afro-Amerikan fukarası alıp kafasına göre çalmaya başlamış. Dil devriminin türettiği kavramlar da yeni bir eleştirel dünya kurmaya çalışan genç yazarların kucağına düştü; ama genç yazarların bir bölümü bu kavramların emekli edilmek istenen dedelerini de sahiplendi, onlarda da bitmeyen bir gençlik buldu.

Sanırım Tanıl Bora’nın eleştiri dili ve İletişim Yayınları’nın baş aktörlerinden olduğu bu yayıncılık faaliyeti biraz da bu “dil-bilinçsiz” kuşağın zihninde gelişti. Başka yayıncılıklar da buna dahil edilebilir diye düşünüyorum. Nehrin karşı kıyısında da Nuri Pakdil gibi kimi şair/yazarlar kendi mahallelerinin tepkisinden çekinmeden türetilmiş/uydurukça sözcükleri titizlikle kullanmaya başlamıştı. Bugün artık “hikaye” ile “öykü” aynı anlama gelmiyor. Hatta bu ayrımın en ısrarlı savunucuları İslami edebiyat çevrelerinden çıktı. Anlam ve manâ sözcükleri bir yerden ayrılıyor, ama nereden? Siyaset ve politika terimleri bile bana göre yavaş yavaş birbirinden uzaklaşıyor; mesela her şeyin politik olduğunu ama siyasi olmadığını söylemek belki de yanlış olmaz. “Çok Oturgaçlı Götürgeç” esprisi kimseyi güldürmüyor. Sanırım “budunbilim” ile “etnoloji” hala eş anlamlı olabilir; ama sanki duygu ile his arasında hisler yakın ama duygular karşılıklı değil. Hatta “plaza Türkçe’si” diye aşağılanan İngilizce katkılı konuşma dili de kısmen sindiriliyor. Network, şebeke ve ağ… Üçü de aynı anlamdan başka yerlere doğru yol almadı mı?

‘Ulusalcı’ ifadesinin doğuşundaki ideolojik temelde sanırım Tanıl Bora’nın dahil olduğu bir anlayışın payı var. Milliyetçilikten vazgeçmeyen ama Türk-İslam sentezinden sakınan bir ideolojik duruşu anlatmak için 80 sonrası başıboş kalan dil devriminin artıklarından türemiş bir ifade. Uydurulmuş, sözlüğe başka niyetle sokulmuş ama kendine yakışanı giymeyi seçmiş bir sözcük daha! 

Hatta Bora’nın tartışmaya konu olan Cereyanlar çalışmasının başlığı da aynı hibrit dilin bir ürünü değil mi? Gerçi Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu anmasa acaba Cereyanlar hedef tahtasına yerleşir miydi? İletişim Yayınları bu kitabı “Türkiye’nin düşünsel yapısını anlamak için eşsiz bir kaynak” olarak tanıtmış. Kitap tanıtımlarında harcıalem hatta abartılı bir ifade olarak kullanılan “eşsiz” sıfatı burada tam gediğine oturuyor; çünkü gerçekten bugünlerde -Bora’nın kitabının iyi ya da kötü olmasından bağımsız- aynı alanda yazılmış başka bir kitap bulunmuyor. Türkiye’de siyasi düşünce tarihi üstüne çıkan kitapların büyük bir bölümünü de İletişim hazırlamış. Bora’nın çalışmasına en yakın güncel örnek sanırım İsmail Kara’nın İslamcı düşüncenin tarihi üstüne yazdıklarıdır. Yani Cereyanlar belki de gerçekten eksik, yetersiz ya da yanlışlarla dolu olabilir, ama galiba gerçekten eleştirel bir siyasi düşünce derlemesi olarak Türkiye’de eşsizdir.  Yakın örnekleri için Niyazi Berkes ya da Hilmi Ziya’ya dönmek gerekiyor. Türkiye’de siyasal düşünce tarihi konusunda ulusalcıların saati Doğan Avcıoğlu ya da Yalçın Küçük’e kadar geriye almaları belki de benzer bir “Cereyanlar” yazmaya ellerinin varmamasındandır. Türkiye’de bir merak eksikliği olduğu kuşkusuz, işte Tanıl Bora’nın Cereyanlar’ı da meseleye tam da bu merak eksikliğinden dem vurarak başlıyor. Bence okumakta yarar var. 

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın