Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Yusuf Tarık Gül ve Görmezden Gelinenler

Yusuf Tarık Gül ve Görmezden Gelinenler

Yusuf Tarık Gül’ün hikâyesi, tekil bir trajediden öte; KHK sürecinde hayatları altüst olan ve çoğu zaman sessizce unutulan çocukların ortak hikâyesini gözler önüne seriyor.

Kahramanmaraş’ta bir okulda yaşanan saldırıda 9 evladımızı ve 1 öğretmenimizi kaybettik.

Dün ise hastanede tedavi gören bir evladımızın daha hayatını kaybettiğini öğrendik. Hepsine rahmet diliyorum. Önce ailelerine, sonra bu millete sabır diliyorum.

Bu yazıyı bilinçli olarak geciktirdim. Çünkü kendi adıma öfkeye teslim olma ihtimali vardı. Öfkeyle yazmaktan çekinmemin sebebi Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın “Silivri nüfusunu artırmama” gerekçesiyle Cumhurbaşkanı adayını açıklamaması ile aynı sebepten değil.

Bir çözüm isteğinin baskın oluşundan ve “KHK mağduriyetleri” genel isimlendirmesiyle andığımız mağduriyetler er ya da geç çözüldükten sonra bir kan davasına dönmemesi için elimden geleni yapma kararlılığımdan. Çünkü biz, Yusuf Tarıkların ve anne babalarının mağduriyetleri giderildiğinde, bu acının bir “kan davasına” dönüşmemesi için de sorumluluk taşıyoruz.

Bu iklimde öfkeye teslim olmak kolay. Ama doğru değil. Öfkeyle söylenecekler, yazılacaklar ayrışmayı artırmasın, bizi çözümden uzaklaştırmasın. Bizim ihtiyacımız olan, ayrışmayı derinleştirmek değil; bu yarayı kapatacak zemini kurmak. Bu yazı da böyle okunsun.
Yusuf Tarık Gül’e yönelik ayrımcı uygulamayı makul cümlelerle izah etmek mümkün değil. “Aslında şöyle olmuştu” diyerek tevili de mümkün değil. Mesele münferit de değil.

Peki mesele nedir? Yusuf Tarık’ın cenazesine yönelik ayrımcı tutum mu? Yoksa Yusuf Tarık’ın hayatının tamamına yayılan bir mağduriyet mi?
Yusuf Tarık, haksız yere ihraç edilen ve tutuklanan babasını beklediği günlerde mağdur değil miydi? Bu soruya dürüst cevap vermeden ilerleyemeyiz.

Ve daha zor soru: Yusuf Tarık mağduriyetinde yalnız mıydı? Hayır!

Onun gibi, anne babaları KHK’lı olduğu için hayatları değişen ve çoğu zaman ölürken bile hatırlanmayan çocuklar var.
Ahmet Ataç…

KHK sürecinde ailesi parçalanmış, ağır hastalıklara yakalanmış, tedavi olması için annesiyle yurt dışına çıkması uzun süre engellenmiş, vefat ettiğinde hiçbir devlet erkanı veya yetkilinin cenazesine katılmadığı Kara Efemiz… Adı ve mağduriyeti bugün kaç kişi tarafından hatırlanıyor?
Sümeyra…

Henüz 14 yaşında, cezaevindeki annesine hasret, kendi hastalığına rağmen kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenmiş, omzundaki yüke ve hasrete dayanamayarak hayata veda etmiş bir çocuk. Cenazesinde kim vardı?
Bahadır…

Tutuklu babasından ayrı büyüyen, bu yükü taşıyamayıp hayatına son veren bir çocuk. Onu bu noktaya getiren neydi?
Nahit Emre…

Galata Kulesi’ni çok severdim. Artık her gördüğümde içim acıyor. Cezaevindeki babasına hasret iken Galata Kulesini hukuksuzluğun, acının simgesi haline getiren evladımızı hatırladınız mı? Bu bir “anlık karar” mıydı, yoksa birikmiş bir mağduriyet ve çaresizlik mi?
Ve Ayşe…

Aklıma her gelişinde gözyaşlarıma hakim olamadığım, Serbestiyet’te yazdığım yazıda anlattığım evladımız

https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/devlet-affederse-ayse-de-affedecek-mi-137850/

“Devlet affederse Ayşe de affedecek mi?” başlığıyla adına infaz düzenlemesi denen aflarla gerçek suçluları affederken Ayşelerin anne babalarını mağdur etmeyi sürdürürseniz, Ayşelerin babasına denetimli serbestlik hakkını bile çok görürseniz ne gerçek suçluları ne de sizleri Ayşe affeder mi sorusunu yöneltmiştim.

Bu çocuklar daha mı az çocuktu? Daha mı az mağdurdu?,

Bugün şu soruyu açıkça sormak zorundayız: Ayşeler, Nahit Emreler, Bahadırlar, Ahmetler, Yusuf Tarıklar bizi affeder mi?
Devlet, gerçek suçlardan hüküm giymiş kişileri infaz düzenlemeleriyle serbest bırakırken,
KHK kriterleriyle mağdur ettiği insanların hayatlarını iade etmezse, bu çocuklar kimi affedecek? Ve neden affetsin?

Bu mesele sadece bireysel trajediler değildir. Bu mesele, gelecektir. Çocukları ayıran bir toplum, geleceğini de ayırır. Ve sonunda kaybeden herkes olur.

Toplumun büyük çoğunluğu artık şunu görüyor: Bu dosyalar hukuki değil, siyasidir.
Özgür Özel açıkça ifade etmedi mi: “Hâkimler baskı altında, korkuyla karar verdi?”

(https://www.youtube.com/watch?v=72nlR2N4IH8)

Ahmet Davutoğlu KHK’lıları evlerinde ziyaret edip, iftarda misafir edip dinledikten sonra 15 Temmuz’un 10. yılında çözüm için somut maddeler açıklamadı mı?

(https://x.com/Ahmet_Davutoglu/status/2049561867505246428?s=20)

Mahmut Arıkan KHK’lılarla iftarda bir manifesto niteliğinde konuşma yapmadı mı?

(https://www.tv5.com.tr/mahmut-arikan-khk-platformu-uyeleriyle-iftarda-bulustu)

Tuncer Bakırhan KHK’lıları iftarda evlerinde ziyaret edip, dertlerini dinleyip “KHK zulmü sürdükçe adaletten söz edilemez. Toplumsal barışın yolu bu hukuksuzluk iklimini sonlandırmaktan geçer. KHK mağduriyetleri derhal bitmeli.” demedi mi?

(https://ankahaber.net/haber/detay/tuncer_bakirhan_khk_zulmu_surdukce_adaletten_soz_edilemez_khk_magduriyetleri_derhal_bitmeli_299340)

Ali Babacan kapsamlı bir çözüm raporu açıklamadı mı?

(https://devahazir.devapartisi.org.tr/deva-iktidarinin-khk-magduriyetleri-eylem-plani/)

İsmini sayamadığım birçok farklı isimden, farklı siyasi çizgilerden bu kadar ortak tespit varsa, mesele artık tartışma değil, çözümdür. Çözüm sorumluluğu olanlar da bellidir.

Peki mesele, Yusuf Tarık’ın babasının beraat edip etmemesi mi? Hayır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başta Yalçınkaya v. Türkiye olmak üzere Demirhan, Seyhan, Bozyokuş, Karslı ve benzeri kararlarla birlikte 2660 ihlal kararı vermedi mi?

Bu kararlarda: “Kanunsuz ceza olmaz” ilkesinin ve “Adil yargılanma hakkının ihlal edildiği” tespit edilmedi mi? Bu tablo karşısında hâlâ “bireysel dosya” konuşmak mümkün mü?

O halde gerçek açık: Çocukların mağduriyetini gidermenin tek yolu, anne babalarının mağduriyetini gidermektir. Bu bir tercih değil, zorunluluktur.

Bırakalım hukuku. Bırakalım siyaseti. Çocukların hatırı yok mu? Çocukları ayıran bir adalet olur mu? Olursa, adına adalet denir mi?
Çocukları koruyamayan bir devlet olur mu?

Ve en önemlisi: Bu gelecekle neyi inşa edeceğiz?

Bugün Yusuf Tarık için üzülüyoruz. Ama sadece onun için üzülerek bu mesele kapanmaz. Eğer gerçekten bir şey yapmak istiyorsak bu mağduriyetleri kalıcı şekilde gidermek zorundayız. Adaleti yeniden tesis etmek zorundayız. Ve çocukları hiçbir koşulda ayırmamayı başarmak zorundayız.

Çünkü çocuklar ne bir dosyadır ne bir etikettir. Çocuklar sadece çocuktur.
Ve bir ülkede çocuklar eşit değilse, orada adalet yoktur, güvenli bir gelecek de yoktur.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın