Futbol hevesini Fatih Terim zamanında kaybetmiş bir eski futbolseverim ama Dünya Kupası deyince, üstelik Kupaya Türkiye de katılınca, yine yeniden futbol heyecanı sarıyor beni. Futbolla ilgili külliyat, mühim sözler, ilginç olaylar canlanıp geliyor ve en klişe aforizma dilime dolanıyor: “Futbol sadece futbol değildir.” Şimdi bir de Bağış Erten ile Tanıl Bora’nın Youtube programında duyduğum şu söze taktım: “Sadece futboldan anlayan, futboldan da anlamaz.”
O zaman, tam bu iki aforizmanın karşılığı olsun diye çekilmiş bir futbol belgeselinden bahsedeyim önce: İki Escobar. Yapımcısı ve yönetmeni Zimbalist kardeşler, 2010 yapımı, 100 dakika, bol ödüllü.
İki Escobar’dan biri tahmin ettiğiniz gibi Pablo, uzun adıyla Pablo Emilio Escobar Gaviria. Diğeri ise Andrés.
Andrés Escobar 1967 yılında, adaşının mahallesi Medellin’de futbol meraklısı bir aileye doğmuş. O mahalledeki her aile gibi yoksullar. Okulla futbol arasında bir seçim yapması gerektiğinde hiç tereddütsüz futbolu seçmiş. Sabah akşam sokak aralarında, toprak sahalarda futbol oynayarak büyümüş. Annesinin erken yaşta ölümüyle kendi tamamen futbola adamış. 18 yaşında profesyonel, 21 yaşında milli futbolcu olmuş.
Andrés’in futbol aşkının karşılığını almaya başladığı yıllar Kolombiya erkek milli futbol takımının ani yükselişinin yılları. O zamanlarda Pablo Escobar (El Patron) da kurduğu uyuşturucu karteliyle suç kariyerinin zirvesinde: Kolombiya’da devlete kafa tutacak ölçüde güçlü, gücünü korumak için yapmayacağı şey yok, milyarlarca dolarlık bir servetin sahibi. Diğer kartellerin de rol modeli. Dünya çapında ünlü, kendi ülkesinde kurduğu şiddet düzenine rağmen özellikle yoksul Medellinlilere yaptığı büyük maddi yardımlarla çok saygı duyulan biri. Zaten saygı duymayanın vay haline…
Bu milyarlarca dolarlık servet, biliyoruz ki, servet sahiplerine çoğunlukla büyük arayışlar dayatıyor. Çok saygı duyulmak, çok sevilmek, hayatı “tam kalbinden vurup geçmek”. Bir de gün geçtikçe artan servetin, en azından bir kısmının aklanması lâzım. Üstüne Güney Amerikalısınız. Pablo en derin yerinden futbol dünyasına dalıyor. İdeal kara para aklama makinası. Böylece, Kolombiyalı futbolcular ve kulüpler bol parayla tanışıyor.
Kolombiya milli futbol takımının yükselişi ile başta El Patron’unki olmak üzere, bu uyuşturucu kartellerinin sınırsız gibi görünen gücü arasında, tabii ki, bir bağlantı olacak. Böylece ülkede “narkofutbol” dönemi başlıyor.
Narko ile futbol aynı sözcükte geçmeye başlayınca, narkonun yanından hiç ayırmadığı şiddet ve ölüm de futbol dünyasına sirayet ediyor. Örneğin, hakemlerin durumu hiç parlak değil. Takımı Atlético Nacional maç kaybedince, Pablo talimatı çakıyor: Hakemi öldürün!
Hakemlerin riski kartel patronlarıyla sınırlı değil üstelik. Bir de büyük miktarlarda bahisler oynanıyor. Miktarlar arttıkça hakemlerin ömrü azalıyor. 1990’ların ilk yarısında Kolombiya’da futbol hakemi olmak akıl kârı değil, anlayacağınız.
1990’lı yıllarda Kolombiya’da futbol, evdeki sıkıntılardan ve yoksulluktan kaçılıp da sığınılan tek yer. Başka yıllarda başka birçok ülkede olduğu gibi.
Pablo’nun hayatını az çok bilmeyen kalmadı herhalde. Biz sıradanlar için en tuhaf yanı, paranın kasada sakince duramıyor olması aslında. Paranın verdiği güç ve haklılık duygusu sürekli kışkırtıyor. Pablo, yardım ettiği alt tabakadan insanların oyuyla parlamentoya giriyor. Amacı ABD’ye suçlu iadesi sağlayan yasanın çıkarılmaması ve bir süreliğine de olsa, dokunulmazlık kazanmak. Bu arada kendisine “narkotrafiko patronu” diyen Adalet Bakanına dediklerini kanıtlaması için 24 saat veriyor, 24 saat sonra da öldürtüyor. Bakanı, kısaca ve açık açık öldürtüyor…
Aynı nedenle ikinci kez siyasi bir cinayete adı karışınca, devlet ayağa kalkıyor ve iade yasası destekleri çığ gibi büyüyor. Şiddetin saldığı korkunun da bir doyma noktası var ne de olsa. Pablo palamentodan uzaklaştırılıyor.
Pablo için ABD’ye suçlu olarak iade edilmek, Kolombiya’da mezara girmekten daha kötü. Bunun üzerine devlete karşı, iade yasasının iptalini sağlamak için, kanlı bir savaş başlatıyor.
Diğer Escobar, Andrés, milli takım kaptanı olmuştur bu esnada. 1994 Dünya Kupası elemeleri. Kolombiya, 28 yıl sonra yeniden Dünya Kupasına katılmak için yanıp tutuşuyor. Elemelerde sadece bir yenilgi alıyorlar. Son maçta, Arjantin’i, hem de Buenos Aires’te, dile kolay, 5-0 yeniyorlar. Dünya Kupasına katılmaya hak kazanıyorlar.
Kolombiya tarihinin belki de en büyük zaferi bu. Artık başta kaptan Andrés Escobar, tüm milli takım oyuncuları birer halk kahramanı. Hem de Pele, “Dünya Kupasını Kolombiya kazanacak” kehanetinde bulunmuş.
Narkotik kaostan çok yorulmuş olan devlet için yeni bir soru var şimdi: Kolombiya’nın kötü imajı futboldaki başarılarla düzeltilebilir mi?
Halkın da dertlerden uzaklaşmanın bu pratik formülüne ihtiyacı var zaten. O günlerde Kolombiya’da herkes ne yapıp edip milli maçları izliyor. Bunlardan biri de Pablo. Kendisini yakalamak isteyen askerlerden kaçarken hendekte, kulağında radyo, maç dinliyor. Sonra yanındakine sessiz bir heyecanla fısıldıyor: “Kolombiya gol attı.” Diğer yanda, parlamenterleri “para” ile “kurşun” arasında tercih yapmaya zorluyor ve tek tek satın alıyor. Ucunda ölüm olunca insanın ne yapacağı belli olmaz. Ya da çoğunlukla bellidir aslında. Sonunda iade yasası iptal ediliyor. Pablo teslim oluyor.
“Katedral” denen kendi hapishanesini kendi yapıyor, içine giriyor ve yeni bir hayata başlıyor. İsteyen bu duruma “hapis” diyor ama bu bir El Patron malikanesi. Öyle ki, misafirler kabul ediyor, partiler yapıyor, istediğinde milli futbolcuları çağırıyor, futbol oynayıp sohbet ediyorlar.
Ama, dalgalanmaların bunca büyük olduğu yerde, her şey bir anda tersine dönüveriyor bazen. Şiddetin yönü bu sefer Pablo’nun dışardaki ailesine dönüyor. Pablo’nun kartelinin içinden uç vermiş olan Los Pepes, Pablo’nun ailesinden birkaç kişiyi öldürüyor. Katedrali terk eden Pablo da, kısa bir süre içinde Los Pepes ve devletin işbirliği yapması sonucunda öldürülüyor. Öldürücü kurşunu kendisi mi attı yoksa polis mi, hiçbir zaman tam anlaşılmıyor.
Pablo’nun ölümüyle ülke kontrolden çıkıyor bir süreliğine. “Patron ölmüştü, herkes kendi patronu oldu.”
Bu arada Andrés kız arkadaşıyla evlenmeye karar vermiş, Milan’dan transfer teklifi almıştı. Hayat bir yandan da ne kadar güzeldi. Şiddete değil futbola odaklanacaktı. Kolombiya’nın favori olarak gösterildiği 1994 Dünya Kupası gelip çatmıştı.
İlk maç Romanya’yla. Hagi’nin (evet, evet bizim Hagi) 1 gol 1 asistle çok iyi oynadığı maçta Romanya Kolombiya’yı 3-1 yeniyor. Kolombiyalılar büyük hayal kırıklığı yaşıyor. İkinci maç ABD ile, Kolombiya yine net favori. Ama bir yandan elenme riskinin ağırlığı, diğer yandan oyuncuların aldığı ölüm tehditleri ile ortalık toz duman. Üstelik, Kolombiya kulüpleri kendi oyuncularının fiyatını artırabilmek için teknik direktöre sağlam baskı yapıyor. Oyuncuların evlerindeki ailelerini polis koruyor. Takımda psikolojik bir yıkım başlıyor.
Herkes ağır baskıdan yılmış durumda, maça çıkıyorlar. Tutuk oynuyorlar, birkaç önemli fırsatı kaçırıyorlar. Ve 35. dakikada olanlar oluyor, Andrés, kaleye giden topu çevirmek isterken kendi kalesine gol atıyor. Dünya başına yıkılıyor. Maç 2-1 ABD’nin galibiyeti ile bitiyor. Takım ilk turda eleniyor, memlekete dönüyorlar, elleri boş.

Andrés de Medellin’de evine, nişanlısının yanına dönüyor. Çok üzgün ama genç, umutlu, her şey geçer gider.
Ama dönüşünün 10. gününde sabaha karşı bir eğlence mekanından evine gitmek için arabasına biniyor ve arabanın içindeyken öldürülüyor. Ateş edenlerden biri “Kendi kalene attığın gol için teşekkürler” diye bağırıyor.
Cenazesinde dönemin başkanı Gaviria futbol metaforları kullanarak konuşuyor: “Kolombiyalılar olarak şiddete karşı bu maçı kaybetmemeliyiz. Ülkemiz en iyi evlatlarını, Kolombiya’nın çocuklarını yaşam sahasından çıkarmamalı.”
Herkes cinayetin, uyuşturucu kartellerinin milli takım için oynadığı büyük miktarlı bahislerin yatmasından dolayı işlendiğini biliyor. Öldürenlerin Los Pepes’le bağlantısı var. Ama gerekli kişiler devreye giriyor, olay basit bir sokak kavgasına çevriliyor. Cinayeti gerçekleştirdiği öne sürülen bir koruma önce 43 yıl ceza alıyor, sonra “iyi hâl”, 11. yılda tahliye.
Birçok kişide şöyle bir izlenim var: Pablo yaşasaydı, Andrés de ölmezdi. Los Pepes’in patronu futbolu sevmiyordu, futboldan hiç anlamıyordu.
Böylece iki Escobar da aynı kişiler tarafından tam 7 ay arayla öldürülmüş oluyordu. Futbol şiddeti durduramamıştı, hatta buna inanan Andrés de kurban olmuştu.
Bunun üzerine Başkan Gaviria futbolu temizlemek için büyük bir operasyon başlatıyor. Narko para muslukları kapatılıyor.
1994’te milli takımın başındaki Maturana belgeselde şöyle diyor: “Futbol, kim olduğunla kim olmak istediğin arasında bitmek bilmeyen bir savaştır.”
Kolombiya şiddeti geride bırakan büyük futbol ülkesi olmak istemişti, ama olmadı. Sonrasında da, eskisinden daha az yoğunlukta olsa bile narkodan kurtulabildiklerini söylemek zor görünüyor.
Dünya Kupası mevzuuna gelince; Kolombiyalılar 1998’de yine gruptan çıkamadılar. 2002, 2006 ve 2010’da Kupaya katılamadılar. En büyük başarıları 2014’te çeyrek finale çıkmalarıydı. 2022’yi yine boş geçtiler. 2026’da Arjantinli teknik direktör Lorenzo yönetiminde Kolombiya yeniden finallere dönüyor. Elemelerde hem Brezilya’yı hem de Arjantin’i kendi sahalarında yendiler. Kolombiya, yine iyi bir jenerasyon yakalamış gibi görünüyor.
Söz uzayınca, hikâyeyi öğrenince, biraz deşince, nelerle karşılaşıyoruz. Futbol, ülkelerin tarihinde önemli roller oynuyor, dünyanın her yerinde hayatların içinden geçiyor. Kimisinde heyecan ve keyife, kimisinde ölüm kalım meselesine dönüşüyor. İki Escobar’ın hayat hikâyelerinin ana yollarında ya da arka sokaklarında; aşk, yoksulluk, suç çeteleri, politika, vatanseverlik ve illâki şiddet anlatılarında, futbol hep futboldan çok öte rollere soyunuyor. Bunun en önemli nedeni, bu denli sevilmesi olsa gerek.
O zaman yeniden aynı, en doğru klişelere dönüyoruz: “Futbol sadece futbol değildir.” “Sadece futboldan anlayan, futboldan da anlamaz.”
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.