“Deneyimin ve tarihin öğrettiği şey ulusların ve hükümetlerin tarihten hiçbir zaman hiçbir şey öğrenmedikleri ya da ondan türetilmiş öğretilere göre davranmadıklarıdır..”
G.W.F. Hegel, Tarih Felsefesi
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin yaklaşık yarı ömrü boyunca devam eden çatışma, 05.08.2026’da meclise sunulan yasa teklifi ile barışa en yakın yerde duruyor.
Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’deki tarihi açıklamasından bu yana iki sene geçmişken, dün (05.08.2026) Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kapsamları oldukça geniş biçimde belirlenmiş “erteleme” hükümlerini içeren, PKK mensuplarının bir kısmının Türkiye’ye dönüşünü sağlayacak yasa teklifi sunuldu.
Daha evvel yaşadığımız tecrübelerin hiçbirinde örgüt mensuplarına yönelik af veya yasal düzenleme aşamasına ulaşamamıştık. Dünyadaki çatışma çözümü örnekleri arasında kendine ait yeri olan Türkiye-PKK çözüm denemelerinin tamamı açısından, artık yepyeni bir eşikteyiz.
“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” ismi verilen yasanın en önemli kısmı esasen maddeler veya gerekçe metinleri değil. En önemlisi tarafların uzlaşması. Çünkü barış, (çatışma çözümleri) tarafların birlikte konuşarak yürüdükleri ve seneler içerisinde bu diyalog sayesinde inşa ettikleri uzun bir yolculuk anlamına geliyor. “Şu sırrı keşfettim ki insan büyük bir tepeyi tırmandıktan sonra, tırmanılması gereken daha pek çok tepe olduğunu görüyor” demişti Nelson Mandela. Bu uzlaşmanın muhafazası, zaman içinde çıkabilecek engelleri birlikte aşmak bakımından önemli.
Yasa ile ilgili uyarı mahiyetindeki fikirlerimi ifade etmeden evvel, esas görüşümü yazmak istiyorum: Mecliste; çok sayıda örgüt suçunu kapsayan, hukuksal anlamda oldukça “ince” çalışılmış bir formül ve çözüm var. İstisna tutulanların sınırlı olması, bunun esasen barışı kalıcılaştırmak açısından geniş toplum kesimlerinin hassasiyetlerine dikkat edilerek düzenlendiğini gösteriyor. Ve üstelik taraflar da bu istisnayı beraberce onaylıyor; çözümden uzaklaşmayı tercih etmiyor. Dolayısıyla yapılan düzenleme -Kadir İnanır’ın tabiriyle- “Büyük barış” açısından oldukça güçlü bir hukuki çözüm sunuyor.
Tarafların maksimalist yaklaşmaması fakat olabilecek en kapsamlı durumdan da taviz vermemesi umut verici. Zira önümüzde hâlâ uzun bir yol var. Üstelik önümüzdeki yolun pek de tekin olmadığını geçmiş tecrübelerimizden biliyoruz. Habur deneyimi, bunun yakın tarihimizdeki en çarpıcı örneklerinden biri.
Habur travması
Yazının başındaki alıntı Kuzey İrlanda (İngiltere-IRA) çatışma çözümünün mimarlarından Jonathan Powell’ın meşhur kitabında da yer alıyor. Powell bu alıntıyı; savaşın tarafları olan iktidarların (hükûmet) ve örgütlerin; birbirlerini düşman olarak görüp konuşmayı ve uzlaşmayı reddedişlerinin tarihsel bir hata olduğunu vurgulamak için yapıyor. Benim alıntı yapmaktaki maksadım ise mevcut yasanın hatırlattığı geçmiş 2009’a ait travmamızdan kaynaklanıyor.
Hatırlarsanız, 2009 senesinde Habur’da tamamen iyiniyetle ve tarafların uzlaşısıyla atılan çözüm adımları sonradan büyük bir krize ve hatta yargısal sonuçlara sebep olmuştu. Barış süreci için gelen örgüt üyeleri daha sonra yargılanmış, tüm bu sürece karşı olan kişiler de ilk andan itibaren nefret kusmuşlardı. Ve sonuçta Habur, kimsenin hayırla anamadığı ve J. Powell’ın meşhur metaforuyla “bisikletin düşmesine” sebep olmuştu. Powell, düşmemek için bisikletin pedalını çevirmeyi bırakmamak gerektiğini öğütlüyordu. Bisikletin yeniden kaldırılması ve pedalların çevrilmesine varana dek binlerce insan hayatını kaybetmişti. Yakın tarihimiz, bize bedelin ağırlığını hatırlatıyor. Peki bu kez bunun önüne geçilebilecek mi?
Habur’da ne olmuştu?
19 Ekim 2009 günü, Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile Mahmur ve Kandil Dağı kamplarından gelen 34 PKK mensubu, Habur sınır kapısından Türkiye’ye “Barış” için giriş yaptı. Öcalan’la devlet görevlilerinin yapmış olduğu görüşmelerin en somut mesajı olan Habur girişleri, büyük bir kutlama ve miting atmosferinde gerçekleşti. Haklarında hiçbir cezai soruşturma açılmamış 34 kişi, TCK 221. Maddede yer alan etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandı.
Habur olayı, barış adına büyük bir umut olmasına rağmen Türkiye kamuoyunda büyük bir tedirginlikle karşılandı. Özellikle muhalefet partilerinin ve basının olayı yansıtış şeklinin de etkisiyle hazır olmayan zeminde tehlikeli bir deneme sergilendi. Habur, hükümetin organizasyonunu tam yapamadan, alelacele, niyetinin tam aksine bir sonuca neden oldu. Serbest bırakılan 34 kişi hakkında sonradan farklı tarihlerdeki açıklamaları sebebiyle “terör örgütü propagandası yapmak” ve “örgüt adına suç işlemek” gibi yasa maddelerine istinaden davalar açıldı. Gelenlerin bir kısmı kamplara döndü. 2010 ve 2011 yıllarında görülen davalarda, Habur grubunda yer alan isimlerin bir kısmına 7 ila 15 yıl arasında değişen hapis cezaları verildi.Yıllar sonra dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, verdiği bir röportajda “Daha iyi organize edilebilirdi” diyerek hükümetin Habur girişlerindeki eksikliğini kabul etti.
Özetle: Habur’dan gelenler başlangıçta hukuki bir güvenceyle (TCK 221) girmiş olsalar da, toplumsal tepki ve yargı bürokrasisinin direnciyle kısa süre sonra sanık sandalyesine oturmuş, tarafların çözüm iradesinden farklı istikamete seyretmiş ve büyük hayal kırıklığına sebep olmuştu. Habur nedeniyle hem zaman kaybedildi, hem de tüm taraflar zarar gördü.
Muğlak terör kavramı
Türkiye, kızdığı kişilere “vatan haini” ve “terörist” demeyi gelenekselleştirmiş, hatta boşanma davalarında dahi bu ifadelere başvurulan bir ülke. Toplumun “terör” yorumunun genişliği devlet uygulamalarından azade değil. İktidar(lar) da beğenmediği kişileri, “terör suçlusu” ilan etmeye ve yargı yoluyla cezalandırmaya teşne. İfade hürriyetinin bile sınırlarını belirleyen muğlak terör karvamının olduğu bir toplumda ve ülkede yaşıyoruz. Adalet Bakanlığının istatistikleri, bu durumun vahametini ortaya koyuyor:
2025 senesi içerisinde Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından açılan soruşturmalara göre:
- 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında 17.156 kişi,
- 6415 Sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Kanun kapsamında 6.720 kişi,
- Türk Ceza Kanunu’nun (309-316 Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar) terör örgütü üyeliği (TCK 314) gibi suçları da içeren bu bölümü kapsamında 53.697 kişi hakkında soruşturma açılmış.
2025 yılında ceza mahkemelerine gelen (kovuşturma evresindeki) dosya ve sanık sayıları ise şöyle:
- 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu:
- Kovuşturma evresindeki toplam dosya sayısı: 15.488.
- Bu dosyalardaki toplam sanık sayısı: 18.422.
- 6415 Sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Kanun:
- Kovuşturma evresindeki toplam dosya sayısı: 1.852.
- Bu dosyalardaki toplam sanık sayısı: 3.270.
- Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (TCK 309-316):
- Kovuşturma evresindeki toplam dosya sayısı: 51.345.
- Bu dosyalardaki toplam sanık sayısı: 66.624
Yukarıdaki sayılar sadece bir seneye ait fotoğrafı ortaya koyması için genel tablodan aldığım resmi istatistik verilerine ait. Terörle Mücadele Kanunu ve dahi TCK’nın ilgili hükümleri öylesine belirsiz bir alanı keyfi yorumlara göre suç olarak belirliyor ki; bu kapsamda yargılanmayan kişilerin şanslı olduğunu ifade etmek abes olmaz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden sıkça “silahlı terör örgütü üyeliği” kapsamının aşırı geniş yorumlanması ve yasal faaliyetlerin suç delili sayılmasına yönelik ihlaller alan Türkiye yargısının, bu konudaki sicilini ortaya koyuyor.
Yeni yasada ertelemenin sınırı
Terör suçlarına yönelik halihazırdaki durumu özetlemenin gerekliliği, yeni çıkan yasada, gelecek örgüt mensuplarına yönelik, “terör suçu işlememe kriterinin” niteliklerinin geniş bırakılmış olmasından kaynaklanıyor.
“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”un 5. Maddesinin 2. fıkrası, cezası ertelenen kişilerin hangi durumda erteleme kapsamından çıkarılacağının sınırlarını çiziyor:
“Erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresi içinde terör suçlarından birinin işlenmesi halinde, erteleme kararı kaldırılarak soruşturma ve kovuşturmaya devam olunur. Mahkûmiyet halinde verilen cezanın infazı, 6 ncı madde uyarınca ertelenmez ve mahkûmiyet hükümlerinin tüm sonuçları doğar. Belirtilen süre suç işlenmeksizin geçirildiği takdirde kovuşturma yapılmasına yer olmadığı veya düşme kararı verilir.”
Yine aynı yasanın 6. Maddesinin 4. Fıkrasında da terör suçunun işlenmesi hâlinde ne olacağı öngörülüyor:
“Erteleme kararının verildiği tarihten itibaren erteleme süresi içinde terör suçlarından birinin işlenmesi halinde, infaz hâkimi tarafından erteleme kararı kaldırılarak cezanın infazının devamına karar verilir. Belirtilen süre suç işlenmeksizin geçirildiği takdirde verilen ceza infaz edilmiş sayılır. Erteleme kararlarının takibi cumhuriyet başsavcılıklarınca yapılır.”
Yasa maddelerinin sıkıcı ve uzun cümlelerini basitleştirirsek, teklif örgüt üyelerine diyor ki “Cezalarınızı erteledim, eğer ertelediğim süre içerisinde bir terör suçu işlerseniz hem ertelemenizi elinizden alırım hem de yeni suçtan ceza veririm.”
Konjonktürel durumlara göre şu an yasal/hukuki zannettiğimiz herhangi bir unsurun veya ifadenin “terör suçu” sayılma riskinin olduğu geleneksel bir yapıdayken, mevcut TMK ve TCK ile söz konusu yasanın uygulamasının yargı bürokrasisinin insafına bırakılmayacağından emin olmak icap ediyor.
Jüristokrasi geleneği
Türkiye, yargıçların ve savcıların, siyasal aktivizme sıkça başvurduğu ülkelerden biri. Emsaline az rastlanır biçimde yargı üyelerinin siyaseti dizayn etme kastıyla pek çok davaya imza atışını yaşadık ve hatta yaşıyoruz. Bu kadar kritik eşikte ve “düşmanlık hukuku”ndan “barış”a geçme çabasına ait bir yolda, geniş yorum ve takdir yetkisinin yargı bürokrasisinde olması büyük risk barındırıyor.
İktidarın bu riski düşündüğünü fakat yargı üzerindeki nüfuzunun büyüsüyle ihtimal vermemesini de olasılık dışı görmüyorum. Oysa geçmişte yeterince düşünülmeden, ayrıntıları planlanmadan ve olası sonuçları hesaba katılmadan atılan adımların barışın önüne çıkardığı engeller düşünüldüğünde, bu kez aynı hataların tekrarlanmaması gerekiyor.
Tarafların şu an konuşarak en önemli eşiklerinden birini aştığının bilincinde olarak, bürokratik engellere takılmamak adına TMK ve TCK’da değişiklikler yapılmasının hatta vaktiyle bir adalet bakanının da dile getirdiği üzere; TMK’nın tamamen kaldırılmasının elzem olduğunu düşünüyorum. “Terör örgütü üyeliği” kavramının fazlasıyla geniş yorumlanması, yasal faaliyetlerin suç unsuru olarak kabul edilmesi, terör örgütü propagandası suçunun sınırlarının ifade özgürlüğü aleyhine genişletilmesi gibi pek çok sorunun giderilmesi önem taşıyor.
Barış sadece ilk yapılan mutabakat anlaşması veya af niteliğindeki düzenlemelerle gerçekleşmiyor. Konuşmayı sürdürebilmenin kalıcı barışı inşa ettiğini tüm dünya örneklerinden görüyoruz. Kuşkusuz her zaman daha iyisi, daha demokratik olanı mümkün. Ancak çatışma çözümü, romantik idealizm ile değil, sert gerçekler üzerinden yürütülen bir uzlaşma sanatı aynı zamanda. 5 Ağustos günü meclise sunulan yasa bu sebeplerle; barışa bizi götürecek, ideale yakın, rasyonel ve cesur bir adım evet.
Fakat Türkiye yakın tarihi hepimizin aklında: Hegel’in dediğinin tersine bu hafızayı gözardı etmemek ve buna uygun biçimde barışı inşa etmek hepimizin sorumluluğunda. Çünkü elimizde şu an ideale yakın bir yasa var ama bu yasayı uygulayacak olan yargı geleneği hâlâ o “eski” gelenek.
Kaynaklar
https://bianet.org/haber/baris-grubuna-77-5-yil-hapis-137859
https://www.haberturk.com/gundem/haber/801057-o-goruntuler-icin-karar-verildi
https://www.milliyet.com.tr/siyaset/bakanin-habur-itirafi-1489623 https://adlisicil.adalet.gov.tr/Home/SayfaDetay/adalet-istatistikleri-yayin-arsivi
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.