Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / *(2) 20. Yüzyılın ilk yarısında, “Ulusal Kurtuluş Savaşı” olgusu ve kavramı mevcut değildi

*(2) 20. Yüzyılın ilk yarısında, “Ulusal Kurtuluş Savaşı” olgusu ve kavramı mevcut değildi

20. yüzyılın ilk çeyreğinde Kurtuluş Savaşı diye bir terim, böyle bir kategori mevcut değildi. Çünkü sömürgelik hallerinden çıkış çabaları ancak gelecekte yaşanacaktı.

Tarihçilerin kullandığı terim ve kavramların kendileri tarihseldir, tarih kökenlidir; belirli gelişmelerin, koşulların, süreçlerin ürünüdür; çıktıkları ortamın doğum lekeleriyle malûldür. Gelgelelim, otuz küsur yıl önceki bir yazımda kaydettiğim gibi, çoğu tarihçi dikkat etmez sözcüklerin bu gizli tarihine. Kendi dar uzmanlık alanlarında, kendi ampirik araştırmalarıyla meşguldürler. Bir nehrin kıyısında oturmuş, suyu seyrediyor gibidirler. Akıntıyla sürüklenen malzemeler, yapıtaşları geçer önlerinden: Vahşet, barbarlık, medeniyet, Kavimler Göçü, İlkçağ, Ortaçağ, timar sistemi, feodalizm, kölelik, serflik, mutlakiyet, Büyük Coğrafî Keşifler, Yakın Doğu, Orta Doğu, Uzak Doğu, devlet, imparatorluk, emperyalizm, kolonyalizm… O ân için kullanışlı buldukları ne varsa çekip alırlar içinden. Farkına varmaksızın tarihsizleştirir, zaman-dışı bir mutlaklığa büründürürler.[1]

Karşılaştırmalı tarih

Bu uyarılar, MEB’in ilk ve orta öğretim tarih (veya sosyal bilgiler) müfredatında yaptığı bazı değişikliklerle çıkan tartışmaların odağındaki “kurtuluş savaşı” (tam ifadesiyle millî/ulusal kurtuluş savaşı) kavramı için de geçerli. Bu terim ne zaman çıktı? Dünyada (sonra Türkiye’de) hangi gelişmeler için, yaygın olarak kullanılmaya başladı? İnsanın bilgi ufkunun evriminde, önce bazı somut olay ve gözlemler birikir, sonra sıra realitenin adlandırılmasına gelir. Peki, buna göre, dünyada ne oldu da (ulusal) kurtuluş savaşı/savaşları diye kategorik bir etiket (ne zaman) ortaya çıktı? Benim gördüğüm, 5 Temmuz’dan bu yana pek sorulmuyor bu çok basit soru. Ufuk, Atatürk ile sınırlı. “O kullandı, öyleyse doğrudur.” Bunu demeye varıyor. Ötesine geçmiyor. Ama Atatürk’ün tam ne dediği ve ne kastettiği de o kadar net değil (bir sonraki yazımda geleceğim). Diyelim ki yer yer, genel anlamda kurtuluş uğruna bir savaştan söz etti. Ki öyle. Bunu, bugünkü anlamıyla kullanmış olabilir mi? Bu, bir “tarihsel düşünme” sorunu. Kimse işin bu boyutunu aklına getirmiyor.

Karşılaştırmalı tarih iyidir, faydalıdır. Tarihçiye vizyon ve derinlik kazandırır. Olayları, kişileri, kurumları, süreçleri tek başlarına değil, çok daha geniş bir çerçevede ele almaya; benzerlik ve farklarını, genellikleri ve özelliklerini birlikte değerlendirmeye; zamanla kategoriler ve alt-kategoriler oluşturmaya, verilerin çoğalmasıyla birlikte bunları düzeltmeye, ilk tasnifi kâh dağıtmaya kâh tekrar kurmaya yarar. Şu kurtuluş savaşı (veya ulusal kurtuluş savaşı) meselesi de özünde, böyle bir karşılaştırmalı tarih (ve siyaset bilimi) sorunudur.

1848 – 1945 arasında savaş

1848 devrimleri, Fransız Devrimi’nin son artçı sarsıntısıydı. Hobsbawm’ın Devrim Çağı (The Age of Revolution) dediği alt-dönemin sonuydu. Liberal-demokratik devrimler yerini millî devrimlere bıraktı. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimi ise, gene Hobsbawm’ın Felâketler Çağı’nı (Age of Catastrophe) noktaladı. Buradan, hem Hobsbawm hem Mazower’ın ifadesiyle, 1970’lerin petrol krizine kadar süren kısa ve parlak Altın Yıllar’a (the Golden Years) geçildi. Konumuz açısından, 1848-1945 arasına topluca bakmak öğretici olabiliyor.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı dünyasında Osmanlı İmparatorluğu (ve Osmanlı Türkiyesi) tek başına bir varlık değildi. Değişik ülkeler ve karmaşık süreçler âleminde yer alıyordu. Savaşlar da çeşit çeşitti. Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlılar gibi çok-uluslu Avrupa-içi imparatorluklar ile, yer yer bunlara karşı yükselen ayrılıkçı akımların yol açtığı bağımsızlık savaşları vardı. Hemen altını çizeyim; bunlara kurtuluş savaşı veya ulusal kurtuluş savaşı denmiyor, milliyetçilik, ayrılıkçılık ve bağımsızlık kavramları çerçevesinde değerlendiriliyordu.

Devamında, bu yolla kurulan yeni ulus-devletler arasındaki toprak ve çıkar kavgalarının, milliyetçiliklerin irredantist uzantılarının[2], “megali” ve “pan” projelerin yol açtığı milliyetçi boğazlaşmalar vardı (örneğin 1912-1913 Balkan Savaşları). Sanayi kapitalizminden beslenerek güçlenen Büyük Devletlerin, 1870’lerde tırmanışa geçen denizaşırı yayılma hamlelerinin, özellikle Afrika’yı paylaşma yarışının yarattığı savaşlar, henüz küçük ve yerel direniş ve isyanlar vardı. Bu emperyalist rekabetin 1914-18 ve 1939-45 arasında yol açtığı-açacağı dünya savaşları vardı. Devrim ve karşı-devrim savaşları, örneğin Birinci Dünya Savaşı’yla patlak veren Bolşevik Devrimi, karşılaştığı dış müdahale ve 1921-22’ye kadar uzanan Rus iç Savaşı; madalyonun diğer yüzünde, devrimin (Almanya ve Macaristan gibi) diğer Orta Avrupa ülkelerine yayılmasını önleme (bastırma) savaşları vardı. Aynı bağlamda Birinci Dünya Savaşı, yelpazenin aşırı sol ucu kadar aşırı sağ ucunda da, Faşizm ve Nazizm gibi yepyeni siyasal ideoloji, akım ve rejimleri doğurmuştu. Dolayısıyla en başta Nazi irredantizminin “bütün Almanları birleştirme” ve devamında dünya hâkimiyeti savaşları da vardı ki, İkinci Dünya Savaşı sırasında (Sovyetlerde cephe gerisinde, Yugoslavya’da, Yunanistan’da, Fransa’da) Alman işgaline karşı direniş hareketleri ve partizan savaşlarını beraberinde getirdi. Aynı şey daha küçük ölçekte de olsa Faşist İtalya ve Doğu Asya’da Japon militarizmi için de geçerliydi.

“Ulusal kurtuluş savaşı” henüz yoktu,

çünkü olayın kendisi mevcut değildi

Kritik nokta şu: o dönemde olsun, sonraki tarihçilik kuşakları boyunca olsun, bunların hiçbiri (ulusal) kurtuluş savaşları olarak anılmadı ve bugün de anılmıyor. Daha genel olarak, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde insan ve toplum bilimleri literatüründe böyle bir terim, böyle bir kategori mevcut değildi. Çünkü sömürgelik hallerinden çıkış çabaları ancak gelecekte yaşanacaktı.

Bunun da iki boyutundan söz edilebilir. (a) Avrupa-içi imparatorlukların, iktidar merkezi ve aslî tabanı (St Petersburg için Ruslar, Viyana için Avusturyalılar, İstanbul için Müslüman Türkler) dışındaki etnik-dinî unsurları, birer sömürge halkı değildi, yaşadıkları topraklar da birer koloni değildi. Gerçeklik de, algı da böyleydi; kolonyal/kolonyalist bir tasavvurdan çok farklıydı. Hepsi, hep aynı eyalet sisteminin payitahttan dışarı doğru klonlanması yoluyla büyüyen kesiksiz (contiguous) kara imparatorluklarıydı. Siyasî-hukukî eşitsizlik vardı, hiyerarşi vardı, ayırımcılık vardı. Ama bunlar, her nasılsa yenik düşüp ilhak edilmiş bir komşu halk (ulus) ile her nasılsa kazanıp tepelerine oturmuş bir komşu yönetim arasındaki zıtlıklardı. Bu yüzden, çok-uluslu hanedan devletlerine içsel çelişme ve çatışmalar patlak veriyordu. Yoksa, diyelim Macarlar, Çekler, Slovaklar ve Sırplar ile Avusturyalılar arasındaki ilişkiye, her iki taraf da “özsel olarak aşağı” ırklar/halklar ile “özsel olarak üstün” bir ırk veya halk arasındaki ilişki gibi bakmıyordu. Bir bakıma hepsi aynı insanlık camiasına mensuptu (Avrupalıydı, Avrupalı akrabalardı). Aynı şey, Finliler ve Baltık ulusları ile Rus Çarlığının ilişkisi için de geçerliydi. Daha güneyde, Hıristiyanlık-Müslümanlık fay hattı nedeniyle, Osmanlıların Avrupalılığı tabii daha şüpheliydi. Balkanlarda Yunanlılar ve Bulgarlar Tourkokratia’ya (Türk boyunduruğuna) çok daha Avrupa-merkezci, ırkî-dinî ötekileştirmelerin köpürttüğü bir nefret duyuyordu. Zıddında, benzer bir duygu ve zihniyet yapısı, Osmanlıcılıktan Türkçülüğe geçiş sürecinde özellikle İttihatçılar için de geçerliydi.

Gene de bu, kolonyal sistemin, kolonyal ilişki ve çelişkilerin çok gerisinde kalıyordu. Bu milliyetçi mücadeleleri yürüten örgütlerin adlarına baktığımızda da, ulusal/kurtuluş sözcüklerine ve sonra partisi/örgütü/cephesi gibi terim ve kavramlara hiç rastlamıyoruz. Daha 19. yüzyıla özgü bir milliyetçi vokabüler kullanılıyor: söz konusu etnik grubun ve/ya bölgesinin, yöresinin adı; milletin (uzun bir uykudan sonra) dirilmesi, doğrulması, gençleşmesi imâları; gelecekte arzulanan rejime atıf; kâh millî kâh sosyalist (veya ikisini birleştiren) devrim arayışları öne çıkıyordu.[3] Son bir nokta: Sağda Wilson’ın, solda Lenin’in kabul ettiği “ulusların kendi kaderini tâyin hakkı,” bütün bu tâbi halklar için kullanılmaktaydı. O sırada Avrupalı Büyük Devletlerin Avrupa dışına uzanan sömürge imparatorluklarına uygulanmıyordu. Onlar o aşamada buna lâyık sayılmıyordu.

Latin Amerika’nın bağımsızlığı için dahi,

“ulusal kurtuluş” deyimi kullanılmadı

Çünkü (b) bu imparatorlukların sömürgeleştirdiği Avrupa-dışı halkların bağımsızlık (gerçek anlamıyla ulusal kurtuluş, yani sömürgelikten kurtuluş) mücadeleleri henüz kendini hissettirmiş değildi. “Asya ve Afrika halklarının devrimci fırtınası”na ilişkin bir öngörü, henüz sadece Leninizmde ve henüz bu çok genel şekliyle vardı. Yani orada, radikal solda bile, ulusal kurtuluş savaşı/savaşları diye bir kategori ve spesifik bir tanım oluşmuş, tedavüle girmiş değildi.

Bu açıdan son ve çok çarpıcı bir örnek de Amerikalardır. 1500 dolaylarından itibaren Yeni Dünya, Avrupa sömürgeciliğinin ilk ve o yüzyıllarda en büyük denizaşırı yayılma alanı haline geldi. Orta ve Güney Amerika, İspanyol ve Portekiz imparatorluklarına; Kuzey Amerika, İngiliz ve Fransız imparatorluklarına ilhak edildi. 18. yüzyıl ortalarında, İngiltere gerek Hindistan’taki, gerek Kuzey Amerika’daki Fransız sömürgelerini yuttu (Yedi Yıl Savaşları, 1756-1763). Derken, 18. yüzyıl sonlarında kuzeyde bu tek başına kalmış İngiliz İmparatorluğu’na, 19. yüzyıl başlarında güneyde İspanya ve Portekiz imparatorluklarına başkaldırılar patlak verdi. 1775-1783’te bir mücadele yaşandı ve bugünkü adıyla Amerika Birleşik Devletleri vücut buldu. 1808-1826 arasında bir dizi başka mücadele yaşandı; bu sefer Meksika, Şili, Peru Venezuela, Kolombiya ve Ekvator devlet egemenliğine kavuştu. Aynı şeyi Portekiz’e karşı Brezilya 1825’te yaşadı.

Ama ilginçtir; hepsi öncesinde birer koloni olduğu halde, bu savaşların da hiçbirine kurtuluş savaşları veya ulusal kurtuluş savaşları denmedi. İster İngiltere’ye, ister İspanya’ya, ister Portekiz’e karşı, hepsine “bağımsızlık savaşları” dendi ve deniyor.[4] Çünkü büyük denizaşırı imparatorluklara karşı ayaklanıp bağımsızlıklarına kavuşanlar, sömürgeleştirilmiş yerli halklar değildi. Criollo (crillo, creole) denilen kesimlerdi; “yerli” İngilizler – İspanyollar – Portekizlilerdi. İngiliz İmparatorluğu’yla birlikte İngiltere kökenli yerleşimciler bugünkü ABD’nin kuzeybatısına (New England bölgesine); İspanyol İmparatorluğu’yla birlikte İspanya kökenli yerleşimciler Orta ve Güney Amerika’nın çeşitli bölgelerine; Portekiz İmparatorluğu’yla birlikte Portekiz kökenli yerleşimciler bugünkü Brezilya kıyı şeridine gelip konmuş; yerli halkı ezip kovarak kâh ticarî mal mülk, kâh büyük araziler edinmiş; toprağa ve ekonomiye kök salmış; geldikleri metropol ülkenin ekonomik yapısını Yeni Dünya’ya aynen yansıtmış ve sosyal sınıfların tepesine oturmuştu. Kökenleri İngiliz/İspanyol/Portekiz, dilleri İngiliz/İspanyol/Portekiz, kültürleri İngiliz/İspanyol/Portekiz’di. Anavatanın yönettiği bir koloni halkı değil, söz konusu koloniyi (kolonileri) yöneten hâkim sınıftı. Bu işi bir yere kadar anavatanın (metropol ülkenin) ordusu ve bürokrasisiyle birlikte yaptılar. Bir yerden sonra, sömürge kârı ve rantını nasıl paylaşacakları konusunda yolları ayrıldı. Çelişkiler derinleşti ve criollo elitler ayaklanıp payitahtlardan koparak, imparatorluklardan klonlanmış kendi devletlerini kurdu. Kolonyal yapı büyük ölçüde korundu. Bırakalım, ulusal kurtuluş diye bir algı ve düşünce kategorisinin yokluğunu; ulusallaşma, çok büyük ölçüde, bağımsızlık sonrası yaşanan ve uzun süre (ve yer yer hâlâ) asıl yerli halkı dışlayan bir süreç oldu.

*Kaynak: Yazı İbn Haldun Üniversitesi portalından alınmıştır.


[1] Fikrin benim açımdan ilk ifadesi için, bkz Halil Berktay, “The Search for the Peasant in Western and Turkish History and Historiography”; New Approaches to State and Peasant in Ottoman History, derleyenler Halil Berktay ve Suraiya Faroqhi (Frank Cass, 1992) içinde, s. 115.

[2] Bu deyim İtalya ve İtalyanca kökenlidir. İtalya’da birleşik bir ulus-devletin kurulması mücadelesi, 1866’da başarıya ulaştı. Bununla birlikte, etnik-lingüistik anlamda İtalyanların (İtalyanca konuşanların, kendilerini İtalya’ya mensup sayanların veya öyle olması gerektiği düşünülenlerin) yaşadığı bazı bölgeler Avusturya-Macaristan sınırları içinde kaldı. İtalyan milliyetçiliği bunlara Italia irredenta, yani “(henüz) kurtarılmamış İtalya” adını verdi. Buraları da“kurtarmak” ve İtalya topraklarına katmak gibi bir boyut peydahladı. Zaman içinde bu kavramın kapsamı genişledi; bütün milliyetçiliklerin benzer genişlemeci-saldırgan projeleri irredantizm diye adlandırılır oldu. Almanya ve Rusya gibi Büyük Devletler, “pan” projeler geliştirdi. Pan-Slavizm bayrağı altında bütün Slavları Çarlık Rusyası etrafında toplamaya (ve mümkünse ilhak etmeye); keza Pan-Germanizm bayrağı altında bütün Germenleri (Almanları) kâh 1871’de kurulan Alman İmparatorluğu, kâh 1933’de iktidara elen Nazizm etrafında toplamaya (ve mümkünse ilhak etmeye) kalkıştılar. O kadar büyük ve güçlü olmayan bazı milliyetçi akımlar ise, herhangi bir coğrafyada ilk bağımsızlıklarını kazanıp devlet olarak kendilerine belirli bir yer açtıktan ve meselâ “küçük” bir Yunanistan, “küçük” bir Sırbistan veya Bulgaristan, “küçük” bir İsrail, “küçük” bir Irak olarak sahneye çıktıktan sonra, Yunan milliyetçiliğinin megali idea’sında (büyük fikrinde) somutlandığı gibi, kendi irredenta’larıyla (dış Yunanlılar, dış Sırp ve Bulgarlar, dış Yahudiler, dış Araplar ile) birleşerek (yani onları kapıp ilhak ederek) “büyük” olmaya giriştiler. Bu gibi “megali” projeler özellikle Balkanlarda kalan Osmanlı topraklarından kendilerine mini-imparatorluklar kurma çabasına dönüştü. Kıbrıs’ta EOKA-B’nin Enosis (Yunanistan’la birlik) programı, Yunan megali idea’sının son kalıntısıydı. Orta Doğu’da Hafız Esad’ın Büyük Suriye ve Saddam Hüseyin’in Büyük Irak girişimleri aynı tür tasavvurlardı. Türkiye örneğinde, İttihatçıların Pan-Türkizmi de böyle bir hayaldi. Günümüzde irredantizmin nerelere varabileceğinin en çıplak ve acımasız örneklerini, Rusya’nın Ukrayna savaşı ile İsrail’in Siyonist yayılmacılığı oluşturuyor.

[3] Örneğin (A) Osmanlı İmparatorluğu içindeki etnik örgütlere bakalım. Ermeniler: Armenakan Partisi (1885); Hınçak Komitesi (1887); Taşnaksutyun (1890). Bulgarlar/Makedonlar: IMRO, İç Makedon Devrimci Örgütü (1893). Yunanlılar: Filiki Eterya (1814), Etniki Eterya (1894). Arnavutlar: Prizren Birliği (1878). (B) Avusturya-Macaristan içindeki etnik örgütler. İtalyanlar: Italia Irredenta (1877). Sırplar/Güney Slavlar: Narodna Odbrana (1908), Mlada (Genç) Bosna (1911), Kara El (1911). Çekler: Genç Çek Partisi (1874). (C) Rus İmparatorluğu içindeki etnik örgütler. Yahudiler: Hibbat Zion (1882), Bund – Genel Yahudi Emek Federasyonu (1897). Polonyalılar: Proletaryat (1882), Polonya Sosyalist Partisi (1892). Finli ve Ukraynalılar: Devrimci Ukrayna Partisi (1900), Kagaali (1901). (D) Britanya İmparatorluğu’na karşı, Avrupa’da kurulan örgütler. İrlandalılar: İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği (1858), Gael Birliği (1893). – Bu tarama için, Enstitü Sosyal’deki araştırma asistanım Arife Kocaibiş’e e teşekkür ederim.

[4] Amerikan Bağımsızlık Savaşı: the American War of Independence. İspanyol-Amerikan Bağımsızlık Savaşları: Guerras de independencia hispanoamericanas. Brezilya Bağımsızlık Savaşı: Guerra de Independência do Brasil.

Kaynak: Yazı İbn Haldun Üniversitesi portalından alınmıştır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın