SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / (12) Sömürgelerde Olan Neler Olmadı, Osmanlının “Uzun 19. Yüzyıl”ında

(12) Sömürgelerde Olan Neler Olmadı, Osmanlının “Uzun 19. Yüzyıl”ında

1914’te Avrupa-merkezli sömürge imparatorluklarının denizaşırı sömürge ve dominyonları Dünya karalarının yüzde 42-45’ini buluyordu. Çin, İran ve Osmanlı İmparatorluğu ise siyasî bağımsızlık ve devlet egemenliklerini koruyan az sayıdaki Batı-dışı ülke arasındaydı. Halil Berktay soruyor: “19. yüzyıldaki o ‘yarı-sömürge’ denen haliyle dahi, ne fark vardı Osmanlı İmparatorluğu ile zamanın gerçek sömürge ülkeleri arasında?”

Günümüzde sömürgelik benzeri, sömürgecilikten kalma, yer yer sömürgelik halini andıran olgular var. Ama sömürge yok. Kalmadı. Bir ülkenin, başka bir ülkenin bağımsızlık ve egemenliğini resmen yok edip onun yerine kendi iradesini geçirerek o diğer ülkeyi kendi bildiği gibi yönettiği, kaynaklarını da gene kendi istediği şekilde kullandığı (üstelik bunun, mevcut uluslararası düzen çerçevesinde kabul görüp resmiyet kazandığı) bir örnek, mevcut değil yeryüzünde.

Bağımsızlık, yarı-sömürgelik, sömürgelik
Oysa daha yüz küsur yıl öncesi, ne kadar farklıydı! İnsiyatif emperyalizmin, emperyalistlerin elindeydi. İlhak edebildiklerini ediyor ve dünyayı kendi aralarında paylaşmaya doğru gidiyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde, (1875-1914 arası) Yeni Emperyalizm çağının doruğa ulaştığı (bunu şimdi gördüğümüz) 1914’te, Avrupa-merkezli sömürge imparatorluklarının denizaşırı sömürge ve dominyonlarının toplamı yaklaşık 60-62 milyon kilometre kareyi buldu. Bu da Dünya karalarının (çeşitli hesaplamalara göre) yüzde 42-45’i demekti. (Rusya gibi) Avrasya içinde kesiksiz yayılan (ve kolonyal bir karakter taşımayan) kara imparatorlukları da dahil edilirse, emperyal güçlerin denetimindeki alan neredeyse yüzde 80’i buluyordu. 1945’ten sonra kaç ülkenin bağımsızlığına kavuşarak Birleşmiş Milletler’e katıldığı üzerinden geriye doğru düşünürsek, limitte 140 kadar/küsur birim (veya sosyo-ekonomik formasyon) sömürge imparatorluklarına dahil ve ilhak edilmişti.[1] Rüzgârın hep Büyük Devletlerden yana estiği bu çağda, kolonizasyon tsunami’sinin altında kalmayan pek az Batı-dışı memleket vardı. Çin, İran, Etyopya (eski adıyla Habeşistan) ve Osmanlı İmparatorluğu, bunların en önemlileriydi. Onları çok daha küçük ve zayıf ölçekte Liberya, Tayland (Siyam), Afganistan, Nepal ve Butan izliyordu. Hepsinin ortak özelliği, dış saldırı ve baskılar karşısında sürekli hırpalanıp gerilemekle birlikte, kâh öz güçleri, kâh jeopolitik konumları, kâh rakip emperyalistler arasında taktik manevra yetenekleri, kâh kaldırabildikleri tâviz ve uzlaşmalar sayesinde direniyor; hayli yıpranmış siyasî bağımsızlık ve devlet egemenliklerini inatla koruyorlardı.

Gene de o günün koşullarında, eninde sonunda sömürgeleştirilecek gibiydiler. Özellikle Çin, İran ve Osmanlıları bu kaderin beklediği düşünülüyor; bu yüzden “yarı-sömürge” diye anılıyorlardı. Bu, o çağın sol, Leninist terminolojisinin bir parçasıydı.[2] Önemle altını çizeyim: zamanında bu deyim bir çıkışı değil bir inişi ifade ediyor; sömürgelikten gelip bağımsızlığa kavuştuktan sonraki gelişme ve kalkınma çabalarını değil, giderek sömürgeleşme sürecini yakalamaya çalışıyordu. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun son otuz kırk yılı için ne kadar geçerli idiyse, Cumhuriyet Türkiyesi için tâ 1960’lar ve 70’lerde sol tarafından canlandırılıp tekrar piyasaya sürülmesi de o kadar yanlıştı. Türkiye inişte değildi, hiç sömürgeliğe gitmiyordu o yıllarda.[3] Bu, Komintern Marksizminin Türkiye varyantları üzerinden yarattığı aşırı karanlık (aşırı kötümser) bir senaryodan ibaretti. Tersine, beğenelim beğenmeyelim, meğer orta büyüklük ve gelişmişlikte bir kapitalist ülke ve Orta Doğu’da kendisine manevra alanı bulabilen bölgesel bir güç olmaya doğru gidiyormuş. Onca zigzagdan sonra bugün bunu daha iyi görüyoruz.

Bu probleme tekrar ve son bir defa döneceğim. Ama şimdilik temel sorum şu: 19. yüzyıldaki o “yarı-sömürge” denen haliyle dahi, ne fark (veya farklar) vardı, Osmanlı İmparatorluğu (özellikle de Osmanlı Türkiyesi çekirdeği) ile, zamanın sömürge (uyduruk değil, gerçek sömürge) ülkeleri arasında?

Zaman ve mekân içinde, çeşitli
sömürgeci-sömürge kombinezonları
Sömürgelerde neler olur? Osmanlı neleri yaşamadı? Aşağıda, dünyanın çeşitli köşelerinde 500 yıl boyunca yaşanan sömürgelik-sömürgecilik tecrübelerinden bir kolaj sunacağım. Bu bir sentez, bir genelleme. Her an, her ülkede, aynen bu şekilde cereyan etmiş değil bu olaylar. Kolonilerin kimi erken kimi çok sonra ele geçiriliyor, kimi büyük kimi küçük, kimi kalabalık kimi tenha, kimi ticarî tarıma elverişli kimi değil, kiminin maden yatakları zengin kiminin yoksul, kimi stratejik kimi görece önemsiz konumda. Emperyalist ülkelerin ihtirasları, siyasî yapısı, kültürü, ideolojisi, askerî gücü, teknolojik kapasitesi de değişik. Bu iki tarafı çeşitli kombinezonlarda bir araya getirdiğinizde, ortaya oldukça çeşitli koloni ve kolonyalite profilleri çıkabiliyor.

Tabii gene de çok önemli ortaklıklar söz konusu. Fakat hemen şunu belirteyim: bu, akademikleriyle de, entellektüelleriyle de, genel kamuoyu ve popüler kültürüyle de, Türkiye’nin çok bildiği ve anladığı, paylaştığı, içinde (aklında ve ruhunda) hissettiği bir konu değil. Nedeni, tam da yaşanmamışlığı, Türk ulusal kimliğinin kritik “ortak tecrübe” ya da “ulusal bellek” boyutu içinde, ister reel ister söylemsel bir yer tutmaması.[4] Türkiye’nin özellikle Afrika’ya, aynı zamanda Güney ve Doğu Asya’ya sırtını dönmüşlüğüyle elele gidiyor. Geçmişte, gerek bir beyaz adam diliyle “yamyam”ları aşağılayan ulusal kibire, gerekse 1950’lerin (Cezayir dahil) sömürgelikten kurtuluş mücadelelerine Amerika ve NATO uğruna soğuk bakılmış olması gibi kötü dış politika örneklerine yansımış. Hâlâ da mevcut; derinlerden satha çıkabiliyor.

Kolonyal ilhak: derin yoksunluk
ve efendi-köle ilişkisi
Onun için tekrar vurgulamakta yarar var: Sömürgelikte her şey istila, işgal ve ilhakla başlar. Bağımsızlık ve egemenlik, kendini varlığından çok yokluğuyla belli eder. Yakınçağ Avrupa ve Türkiye tarihi yanıltıcı olmasın bu açıdan. Fransız Devrimi’nde bir gün bir anayasa kabul edilir (3 Eylül 1791) ve meşrutiyet kurulur, bir gün yerini cumhuriyet (Birinci Cumhuriyet, 21 Eylül 1792) alır, bir gün imparatorluğa (Birinci İmparatorluk, 18 Mayıs 1804) dönülür. Sovyetler Birliği resmen 30 Aralık 1922’de tesis edilir ve 25-26 Aralık 1991’de dağılır. Türkiye’de Birinci Meşrutiyet (23 Aralık 1876), İkinci Meşrutiyet (23 Temmuz 1908) ve Cumhuriyet (29 Ekim 1923) birbirini izler. İlk-orta-lise ders kitaplarında böyle öğretilir.

Dikkat edilirse, bu örneklerin hepsi, zaten mevcut bir siyasî iradenin yaptığı yönetim değişiklikleri. Bu da Türkiye’nın alışkanlık ve anlayışlarının bir parçası. Ama böyle görece basit bir değişiklik değil, giderken veya gelirken, siyasî bağımsızlık ve devlet egemenliği. Kazanılması böyle değil, çünkü kaybedilmesi böyle değil. Tencerenin üzerine bir kapak koyup sonra kaldırmaya (ve arada, altındakilerin aynı kalmasına) benzemez. Asıl yitirilişi, travmatik olan. Sömürgeleştirilmek, bağımsız siyasal iradenin tamamen kırılması anlamına gelir. Tarih boyunca, bireyler arasında efendi-köle ilişkisi ne ise, ülkeler arasında sömürgelik ilişkisi de aynı şeydir. Mülk edinilmektir. Bağımlılığın, tâbiyetin olabilecek en ağır biçimidir. Yerli halk siyasî ve askerî bakımdan iğdiş edilir (political and military emasculation). Zıddında, bütün yetkiler (ister şirket ister monarşik devlet olsun) sömürge yönetiminin elinde toplanır. Vali, kışla, garnizon, subaylar, polis, jandarma, bürokrasi, yargı… su sızdırmaz bir bütünlük oluşturur. Sadece bir yönetim aygıtı değildir. Irk (daha doğrusı ırk algısı), dil, din, kültür, ideoloji, yaşam tarzı ve ortak değerler bakımından, sömürge halkının tepesine oturtulmuş ayrı bir toplum oluşturur.

Beyaz yerleşimcilerin yoğun varlığı halinde bu tezat daha da keskinleşir. Yerlilerin gözüyle bakın: karşı durulmaz güçleriyle yabancılar gelir, her şeyi alır, kendi yaşamlarını kurar. 19. yüzyıl sonlarında Hindistan’da yaşayan hali vakti yerinde bir İngiliz ailesinin sahib ve memsahib’inin (beyefendisi ve hanımefendisinin) etrafında, mutlak itaat, terbiye ve saygı ölçüleri içinde yetiştirilmiş yirmi kadar uşak ve hizmetkâr kümelenir.[5] Villası ve malikânesinde beyaz adam bütün alışkanlıklarını sürdürürken, ötekilere, yerlilere, bu sadakat ve intizamdan gurur duymak düşer. Bu, sömürgeciliğin mikrokozmosu gibidir. Frantz Fanon’un gündeme getirdiği psikolojik deformasyonlar burada yaşanır. Sokakta, daha dış halkalara karşı ayırımcılık, şiddet, horlama, aşağılama sergilenir. İç halkada giysilerin, jestlerin, hareketlerin, beden dilinin medenîleşmesi ardında gizlenir. İki toplumun karışmaması çok tâyin edicidir. 1950’lerde medenî haklar (civil rights) hareketiyle çökünceye kadar ABD’nin güney eyaletlerinde hüküm süren Jim Crow yasaları ve ırk ayırımcılığı; 1990-1994’te yıkılıncaya kadar Güney Afrika’da hüküm süren apartheid rejimi; Gazze’de ve işgal altındaki Batı Şeria’da İsrail’in halen de sürdürdüğü ırkçı ayırım ve tahakküm rejimi, olabileceklerin sadece en uç örnekleridir.

Cebir ve şiddetin
ekonomiye nüfuzu
İstilâ, işgal ve ilhak yoluyla kurulan siyasî-askerî tekel, yönetimle sınırlı kalmaz. Ekonomi açısından da çok derin sonuçlar doğurur. Avrasya’nın aşağı yukarı denk ve benzer köylü tarımlarının birbirine eklemlenme kolaylığına karşılık, denizaşırı sömürgelerde, muazzam güç farkı acımasız toplumsal mühendislik denemelerini mümkün kılar. Fatihler, belki en çıplak şekliyle İspanyol conquistador’ları örneğinde olduğu gibi, zaten büyük bir kültürel küstahlıkla, “her şey bizim” talancılığıyla çıkagelir. Karaya ayak bastıkları andan itibaren bu diyar kimin diye sormadıkları gibi, başka hiçbir ölçekte de tekrarlamazlar bu soruyu.

Sömürgelik öncesi üretim ilişkilerini ekonomi-dışı (veya piyasa-dışı) zor yoluyla kırar ve parçalarlar, metropol ülkenin spesifik ihtiyaçları doğrultusunda. Çiftçiler, hayvancılar, madenciler, geleneksel klan-kabile arazilerinde yaşayanlar… toptan sürülüp mülksüzleştirilebilir bu süreçte. Savunmasız, hukukî dayanak ve kurumsal çerçevelerden yoksun, keyfî zorbalığa açık, yarı-köle gibi çalıştırılabilecek bir ucuz işgücü ordusuna dönüştürülebilir.

Daha önce sözünü ettiğimiz “tam tekel” koşullarında metropol ülkenin yatırımları için sağlanan güvenlikle de birleşince, (doğal kaynaklar da elverişliyse) çok büyük ölçüde yabancı sermayeye dayalı altyapı ve çıkartım (extraction) sektörleri oluşur. Öncelikle liman tesisleri inşa edilir; deniz nakliyat şirketleri deniz kıyısına yerleşir; yük gemileri ve (beyaz yerleşimci nüfus oranında) yolcu vapurları gelip gider. Kömür ikmal istasyonu (coaling station) diye yeni bir olay çıkar ortaya. İngiltere’den, Ümit Burnu’nu dolaşıp Hindistan’a giden rota üzerinde, batı ve doğu Afrika kıyılarında çoğalır böyle istasyonlar. Sadece İngiltere değil; sömürge imparatorluklarını korumak isteyen bütün Büyük Devletler muhtaçtır, açık deniz hâkimiyetinin bu boyutuna. Bu arada kentlere tramvay hatları da döşenir; sert zeminli yollar, demiryolları, telgraf hatları limanlardan iç bölgelere uzanır. Mülkiyeti sömürgecilerin elinde toplanmış maden, kereste, sair hammadde kaynakları işletilir. Hep aynı ucuz emek havuzu temelinde, dünya pazarına ihraç amacıyla sanayi bitkileri yetiştiren plantasyonlar belirir. Onların mahsulünü bu amaçla kurulan fabrikalar şu veya bu seviyede işlemeye başlar.

Önemli olan şu ki, bu suretle emek-sermaye çelişkisi hem yayılır, hem etnik, millî, dinî bir çelişkiye dönüşür. Metropol ülkenin sermayesi, yerli emek ile çatışmalarında, (hangi kökenden olursa olsun) sömürge memurlarını, polisini ve jandarmasını arkasına alır. Buradan türeyen ikincil ve üçüncül şiddet kerteleri, yerli halka yeni ve derin aşağılanmalar yaşatır. Bu soygun ve zulüm, 1884-1885’te Afrika’yı paylaşma yarışını bazı kurallara bağlamak amacıyla düzenlenen Berlin Konferansı’nda (tam adıyla Berlin Batı Afrika Konferansı’nda), Belçika kralı II. Leopold’a Hür Kongo Devleti adıyla şahsî mülkü olarak verilen, onun da 1885-1908 arasında uluslararası kauçuk şirketlerine peşkeş çektiği, onların örgütlediği yerel “güvenlik” güçlerinin de daha fazla kauçuk toplamak uğruna yerel halka yapmadıkları zulüm ve işkence bırakmadığı, 1908’den sonraki adıyla Belçika Kongosu’nda, herhalde çıplak ve hayasız doruğuna ulaşır.

Ordu ve askerî tecrübe
Evet, pek çok örnekte, hele ilk başta tamamen dışlanırlar yönetimin her alanından. Ama metropol ülke, sömürgesini tek başına, sırf kendi nüfusu ve eğitimli insan gücüyle yönetemeyeceğini çok geçmeden anlar. Bu da silâhlı kuvvetlerden diğer alanlara yayılır. 1857-1859 isyanının bastırılmasının ardından, yönetimi Doğu Hint Kumpanyası’ndan İngiltere Krallığı’na geçen Hindistan’daki İngiliz sömürge ordusunun (Army of India) büyük çoğunluğunu yerli askerler meydana getirir. Ancak her ihtimale karşı seçkin İngiliz ve İrlanda alayları da bulundurulur ve yerlilerle karıştırılmaz. (Henüz 15-16. yüzyıllardaki haliyle Osmanlı yeniçerileri gibidir.) Subaylar ve yüksek komuta heyeti ise tamamen İngilizlerden oluşur. Jemadar ve subadar denilen gedikli benzeri, “mektepli” olmayan alt-kategoriler, 1917’ye kadar yerli subay adaylarının çıkabileceği en yüksek noktalardır. Hintliler ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sandhurst’a kabul ve mezun edilmeye başlar; iki savaş arası dönemde tek tük de olsa yarbay, albay, hattâ general rütbelerine ulaşır. Fransızların 1857’de kurulmasına başlanan (ve 1915’te Çanakkale’de de savaşan) Senegalli tirailleur’leri (tüfekçileri, silâhendazları) ve Almanların gerek Deutsche Ostafrik, gerekse Namibya sömürgelerinde kullandığı, Swahili dilinde askari’ler olarak da bilinen Schutztruppe (Koruma veya Güvenlik Gücü), daha da katı biçimde, sırf yerlilerden oluşur. Özellikle askari’ler en fazla eğitim çavuşu olabilirler ve subaylarıyla aralarında çok daha derin bir uçurum gözlenir.[6]

Madalyonun diğer yüzünde, Alman disiplini ve üniformasının gururuyla, kendi halklarına karşı çok vahşice kullanılabilirler. Fakat işin belki en korkunç yanı, tabanında yer aldıkları sömürge ordularının komuta heyetlerince hayatlarının ne kadar acımasızca hiçe sayıldığıdır. Birinci Dünya Savaşı’nda Batı Cephesi, örneğin, herkesin özü önündedir. Siperlerde yaşam ve ölüm, çok dramatik bir yer tutar toplumsal hafızada. Çanakkale’yi katarsak, but Türkiye için de geçerlidir. Ama kim farkındadır, Afrika’nın ölü, yaralı, esir, kayıp vb toplam zayiatının asker-sivil iki milyonu aştığının? Ya da sırf sivil halktan bir milyonu aşkın kişiye zorla hamallık yaptırıldığının veya lojistik gerekçelerle başka angaryalar bindirildiğinin? Ve bunlardan 100-150,000 kadarının (sayının tam bilinememsi de başlı başına ilginçtir), bitkinlik, hastalık ve kötü beslenmeden can verdiğinin? Korkunç bir ölüm oranıdır. “Karanlık kıta” denir; bu da karanlıkta kalır.

Bu genel ortamda, hiçbir şansı yoktur Afrikalı ve diğer sömürge halklarının, üst düzey askerî tecrübe kazanmak bakımından. Er ve erbaşlar olarak, kışlada yatar kalkar, talimgâhta haftalar, aylar geçirir, yanaşık düzen eğitiminde pişer, gerekli birey ve küçük birim becerilerini edinirler kuşkusuz. Ama bütünsel bir savaş vizyonundan, büyük birimlerin sevk ve idaresinden, strateji anlayışından, ordu örgütleme ve yönetme kapasitesinden yoksun kalırlar. Orduda herhangi bir reform önerebilirler mi? Bunun için yeni askerî okullar açabilir veya açılmasını isteyebilirler mi? Kime karşı subay yetiştirmek için açılacaktır, o yeni askerî okullar? Bu çok basit sorular bile, olanca mantıkî imkânsızlıkları içinde, devlet iktidarına sahip olup olmamanın belirleyiciliği hakkında bize çok şey öğretir.

Okullarda, tarih ve edebiyat sorunu
Sömürge ordularının yüz yüze geldiği zorunluluk, sivil sektörler ve eğitim kurumları için de fazlasıyla geçerlidir. Bizatihî sömürgeyi sömürebilmek için, giderek daha çok vasıflı emeğe ihtiyaç duyulur. Dolayısıyla yerliler geri gelir – ama öncelikle bürokrasinin de alt kademelerinde. Ne ki, bütünsel işleyiş orduda olduğundan oldukça daha yumuşaktır, ister istemez. Sömürge okulları kurulur; daha ziyade ilk-orta düzeyinde bir temel eğitim verilir. Buralardan her türlü küçük memur, kâtipler, postacılar, muhasebeciler, önlerinden yığınla benzer öğrenci gelip geçecek olan küçük öğretmenler, gazete muhabirleri, hemşireler, hastabakıcılar, tıp, tarım ve sanayi teknisyenleri yetişir. Kitlesel sorun bir ölçüde çözülür. İngiliz sisteminde, öğretmenlerinin dikkatini çeken başarılı öğrenciler bir üst seviyeye, bölgedeki seçkin liseye gönderilebilir. Bu sayede önlerinde daha fazla tırmanma olanakları açılır. Elene elene çeşitli yüksek okullara gidebilir; bu arada hukuk fakültelerinden hâkim ve savcı veya tıp fakültelerinden doktor da çıkabilirler. Ya da iyilerin en iyileri, kendilerini nadir imparatorluk burslarıyla Londra’da bulabilir.

Kritik mesele içeriğin nasıl belirlendiği. Sömürgelerde bütün okullar sömürge yönetimi tarafından kuruluyor. İngiliz kolonilerinde İngiliz okulları, Fransız kolonilerinde Fransız okulları. “Tam tekel”in bir boyutu da bu. Örgütlenme de, müfredat da, ders kitapları da, kadro da metropol ülkeden geliyor. Kritik mesele, mühendislik ve doğa bilimleri değil, insan ve toplum bilimleri. 19. yüzyıldan söz ediyorum; fizikte yerçekimi, astronomide güneş sistemi, kimyada moleküler tablo, biyolojide evrim, tıpta hastalıkların mikrop teorisi, öğretilecek bir şekilde. Bu dalların Klasik İslâm medeniyetindeki parlak başlangıçları, zaman içinde sistematizasyon kazanmamış; teorileştirilip nesilden nesile aktarılabilecek bir pedagojik bütünlüğe kavuşmamış. Bu gelişme 16.-17. yüzyıllarda Avrupa’da yaşanmış ve “bilimsel yöntem” dediğimiz metodolojik sıçramayla perçinlenmiş. Şimdi (19. yüzyılda) bu yüzden Batı’dan geliyor Batı-dışına. Ama içeriği özel bir Batı-merkezci deformasyon taşımıyor. Tarihin eşitsiz gelişimi içinde, insanlığın dünyanın bir köşesinde, Avrasya’nın batı ucunda yaşayan bir kesimi, bu bilgi dallarında ileri gitmiş. Onların öğrendikleri, bulup çıkardıkları, artık bütün insanlığa maloluyor.

Buna karşılık söz konusu deformasyonlar, olanca damgasını insan ve toplum bilimlerine vuruyor. Daha önce de yazdım[7]; aynen aktarıyorum: “İlk ve orta öğrenimde, kültür ve medeniyet alanında iki, belki üç kritik ders var: Edebiyat ve Tarih, ya da Dil, Edebiyat ve Tarih. Avrupa-merkezcilik kendini en yoğun biçimde bu derslerde gösteriyor. Özellikle kabile düzeni içindeyken sömürgeleştirilen toplumlar, Hegel’den başlayarak (devletsiz ve dolayısıyla) ‘tarihsiz halklar’ sayılıyor. Öğretilecek bir dilleri de yok, tarihleri de yok, sanat ve edebiyatları da yok. Uzun bir devlet geleneğine sahip Hindistan’da bile İngiliz sömürgeciliği, iş eğitim ve öğretime geldiğinde, Farsçayla birlikte Hindu, Urdu, Bengali, Tamil, Telugu ve Gucerati gibi yerli veya yerel-bölgesel dillerde okuryazarlığı kabul etmiyor; sadece İngilizceyi okuryazarlık ölçütü sayıyor. Afrika’da durum çok daha kötü. Edebiyatın içi hemen sadece İngiliz veya Fransız (ve aynı derecede Batı-merkezli dünya) edebiyatı örnekleriyle; Tarih derslerinin içi de gene 19. yüzyıl millî tarih anlayışına uygun İngiliz veya Fransız tarihleriyle dolduruluyor. Tamamen Batı-merkezli bir dünya tarihi anlayışı, kolonyal imparatorlukların çıplak ve ırkçı apolojisini yapıyor. Beyaz milletleri yüceltiyor. Emperyalizmi ve kolonyalizmi ‘medeniyet misyonu’na indirgiyor. Bütün zulüm ve sömürü boyutlarını siliyor. İlkel kavimlerin vahşet ve barbarlık dünyasına nasıl medeniyet (ama sadece medeniyet ve bilinçli, kasıtlı olarak medeniyet) götürdüklerini anlatıyor. Bu içerik doğrusu budur, bunu öğreneceksiniz (ve öğreteceksiniz) diye dayatılıyor. Başka alternatif bırakılmıyor.”

Osmanlı, bu sömürgelik tecrübesinin neresinde?
Özetlersek; ilk dalgası 1500 dolaylarında sahneye çıkan, o haliyle dahi Amerikaları yağmalayan ve Amerika halklarını kırıp döken, ama asıl Sanayi Devrimi’nin ardından, 1870’lerde baş gösteren ikinci dalgasıyla müthiş bir ivme kazanan kolonyalizm (kolonyalist emperyalizm), Avrasya’nın geleneksel kara imparatorluklarından (emperyalizmlerinden) oldukça farklı bir profil çiziyor. Daha ilk işgal ve ilhak ânında, başka türlü bir şiddetle gelip çarpıyor, şu veya bu Avrupa-dışı topluma. Bu, modernite-öncesi iki sosyal formasyonun karşılaşması değil. Muazzam teknolojik, askerî ve örgütsel olanaklarıyla modern devlet, karşılaştığı modernite-öncesini nisbeten ılımlı biçimlerde devralmıyor; sertçe, radikal biçimde kırıp giriyor içine. Yukarılarda bir yerde, semavî bir mesafede kalmıyor; hayatın bütün alanlarına müdahale ediyor. Fetih, sırf dar anlamıyla idarenin değil, ekonominin ve kültürün de kaderini belirliyor. Sömürgeciler uzaklarda ve görünmez değil. Tersine; yabancılıkları düşünülürse, oldukça geniş bir yer tutuyor sömürgeleştirilen ülkede. Sırf yönetimde ve orduda, poliste, jandarmada değil; ilhak olmaksızın düşünülemeyecek dış yatırımlar sayesinde ekonominin çeşitli sektörlerinde de mülkiyet ilişkilerini değiştirip hâkim konuma geçiyorlar. Ayırım çizgileri eğitim, kültür ve ideolojiyle pekişiyor. Böyle şekillenen iki toplum, çok geniş bir cephe üzerinde karşı karşıya geliyor. Yerli halk açısından, günlük hayatın hemen her alanı ve saniyesinde yaşanan baskı, zulüm ve aşağılanma, onyıllar boyu kalıcı bir hale geliyor.

Oturup ciddî surette düşünmek lâzım: Osmanlı toplumu böyle bir toplum mu, 19. yüzyılın son çeyreği ve 20. yüzyılın başlarında? Kendi bağımsız devlet iradesi hiç mi yok? Geleneksel üretim ilişkileri hızla parçalanmış mı, parçalanıyor mu? Osmanlı köylülüğünün emperyalist devletlerce mülksüzleştirilmesi ve sonra yabancı sermaye tarafından ucuz işgücü olarak istihdam edilmesi diye bir olay var mı? Büyük dış yatırımlar geliyor mu Osmanlı ekonomisine? Geniş bir çıkartım sektörü oluşuyor mu? Emperyalistler ile geniş halk kitleleri arasında yaygın bir temas söz konusu mu? Ya da ne kadar yaygın; ne gibi mekân ve ortamlarla sınırlı? Yeni okulları kim kuruyor ve yönetiyor? Kim ders veriyor? Tarih ve edebiyat müfredatı kolonyal karakterde mi (yoksa tam tersine, millî-emperyal karakterde mi)? Misyoner okulları bütünün kaçta kaçı? Osmanlı coğrafyası boyunca, taşra ve iç bölgeler dahil, hayatın her ânında emperyalistler, sefaretler, yabancılar, gâvurlar, dış güçler, gayrimüslimler karşısında (ne derseniz deyin; hangi akademik veya popüler dille, nasıl tarif ederseniz edin), sıradan halk açısından, ulusal bellekte derin bir şekilde yer eden travmalar yaşanıyor mu?

Ya da, böyle büyük, iz bırakan travmalar yaşanıyorsa, dış dünya ile temasın hangi alanında yaşanıyor?

[1] Kestirmeden “ülke” diyemiyoruz, çünkü bu birimlerin sömürgelik öncesi konumları, sınırları ve adları ile sömürgelik sonrası konumları, sınırları ve adları değişik olabiliyor. Başka türlü söylersek; gerek kolonizasyon, gerek dekolonizasyon, ülkeleşme, devletleşme, uluslaşma süreçlerinde büyük rol oynuyor.

[2] Günümüzün, geçmiş yazılarımda aşırı genellemeciliğine çok eleştirel baktığım yeni “dekolonizasyon” literatürü (veya “postkolonial aura”sı), bütün olumlu ve olumsuz yanlarıyla bu düşünsel geçmişin ne kadar farkında, ya da sürekli “Amerika’yı yeniden keşfetmek” durumunda mı, bilemiyorum doğrusu.

[3] İnişi değil çıkışı (bağımsızlığın derinleşmesini) biraz olsun yansıtmak bakımından, illâ kategorik, tanımsal bir şey denecektiyse, “yarı-sömürge” değil “yarı-bağımsız” denmesi daha doğru olurmuş.

[4] Ernest Renan’ın 1882’de Sorbonne’da verdiği “Qu’est-ce qu’une nation?” [Millet Nedir] konferansı, (a) o zamana kadar alışılmış millet tanımının (dil, din, toprak, ekonomi vb) bütün “objektif” unsurlarını çürütüp, tâyin edici unsur olarak “ortak tecrübe” (anlatısı) üzerinde yoğunlaşmasıyla; ve (b) bunun da çok seçici bir kurgu olduğuna dikkat çekmesiyle, hattâ “ulusal bellek” için neyin hatırlandığının değil neyin unutulduğunun/unutturulduğunun önemli olduğunu vurgulaması ve “her gün tekrarlanan bir plebisit”ten söz etmesiyle, zamanı için çığır açıcı bir nitelik taşır. Bu özellikleriyle, milliyetçilik çalışmalarında 1980’lerden itibaren hâkim olan “sübjektif” yaklaşımın (milletten milliyetçiliğe değil, milliyetçilikten millete giden yaklaşımın) bir anlamda öncüsü kabul edilir.

[5] Sadece orgsnizasyon, işbölümü ve hiyerarşi düzeyini somutlamak bakımından kaydediyorum: buna, evin memsahib diye anılan hanımefendisinin yönetiminde her şeyi çekip çeviren kâhya (khanama veya khan bahadur). aşçı (khansama), yemek servisi yapan garson (khitmatkâr), dadılar ve süt nineler (ayah), mutfak yamakları (masalchi), seyis (ghorawalla), bahçıvan (maali), sucu (bhisti), çamaşırcı (dhobi), sâyebancılar (gece gündüz yelpaze sallayanlar: punkahwallah) ve ayrıca arabacılar, orakçılar, çim kesenler vb dahildir.

[6] Bu farkta, (a) Hindistan alt-kıtasının nicel boyutları ve çok daha geniş bir kapsayıcılığı (daha gevşek kooptasyonları) zorunlu kılması; (b) keza Hindistan’daki İngiliz varlığının eskiliği ve dolayısıyla İngilizcenin yaygınlığı, kültürel örtüşmeleri kolaylaştırması; (c) buna karşılık Alman milliyetçiliği ve kolonyalizminin katı devletçi-militarist karakteri, belki birer faktör olarak zikredilebilir.

[7] Bu dizide bkz “(9) Sömürgelik, Siyasî Bağımsızlık, Özel Olarak Kültür Meselesi.”

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın