Bir yazımda ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Mehmet Adam’ın 80’li yıllarda tanık olduğum mücadelesinden söz etmiştim.
Onun söyledikleri hatırladığım şekliyle şöyleydi
Kapitalist modernleşme öncesinde, “geleneksel” adı verilen mekan üretiminde risklerle ilgili bilgilerin binlerce yıllık uygulama pratikleri olarak kuşaktan kuşağa aktarıldığına işaret ediyordu.
Buna karşılık “modern” adı verilen mekan düzeninde ise (ve özgül) uzmanlık pratikleri olarak uygulamadan ayrı olarak gerçekleştiğine. Depremlerin büyük felaketlere dönüşmelerinin arkasındaki nedenin bu bilgilerin muhatapları ile ilişkilerinin olmamasına bağlıyordu. Bu nedenle alternatif, karşılıklı etkileşime dayanan katılımcı bir planlama ve projelendirme modeli öneriyordu.
Buna karşılık Adam’ın söylediklerinin doğrultusunda Japonya, ya da hangisi olursa, İngiltere, Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika… hangisine bakarsanız Türkiye’deki şehir planlama deneyimleri açısından tam bir karşıtlık olduğunu söyleyebiliirim.
Örnek olarak dev bütçelerle, ülkenin 4 büyük üniversitesinin işbirliği yaparak hazırladıkları “İstanbul Deprem Master Planı” dedikleri belgeyi ele alalım. “İşte İstanbul’u depremden kurtaracak plan” başlığıyla bilboardlarda ciltlenmiş bir kitap olarak sergilendi. Sonra unutuldu. Bu belgenin 26 sayfalık “katılım” başlığı altındaki bölümüne bakıldığında dahi kamu bütçelerini, kariyer imkanlarını kullanan bu kişilerin meselenin farkında olmadıkları anlaşılıyordu. Bu çalışmanın uygulamalar ile hiç bir ilişkisinin olmaması beni epey bir düşündürdü.
Japon İmparatoru’nun Başdanışmanı ve beraberindeki heyetin kullandıkları yöntemler anlatılardakilere benziyordu
Yardım çalışmalarına katılmak için bölgeye gelen Japon İmparatoru’nun Başdanışmanı’nın ve beraberindeki gönüllü heyetinin 99 felaketi sonrasındaki çalışmaları bana anlatılarda söz konusu olan ve genellikle de olayların örgüsünü, sonuçlarını yeni bir eşiğe taşıyan dönüşümlerle ilginç bir benzerlik taşıdıklarını düşündürdü.
Anlatıları inceleyen bilim insanları bunlarda değişmeyen bir takım yapısal özellikler olduklarını keşfederler. Örneğin Vladimir Propp, Algirdas Julien Greimas gibi dilbilimciler masalların biçimbilimsel yapısından söz ederler.
Bu dilbilimciler bilenler vardır, yaptıkları incelemelerde özetle anlatıların binlerce yıllık tarihinde bir takım ortak özellikler olduğunu söylerler.
Bu yapılan analizlerde anlatılarda bilginin onu işleyen kişinin kendisinden bile bağımsız olan yapısıyla iktidarların, güç sahiplerinin kural koyucu konumlarıyla, ya da sorun sahipleri, failler ile anlatıcıların bu ilişkilerdeki işlevlerinin, rollerinin birbirleriyle türdeş olmadığını anlarız. Binlerce yıllık insanlık tarihinden damıtılarak gelen masallar bu nedenle kimi zaman teorik metinlerden daha çok bilgi verebiliyor. Anlatılarda dile gelen bu eşik değiştirmeler, dönüşümler sanki birer antropojik vaka gibidir.
Anlatılarda bir kapasitesi, sermayesi olmayan sıradan kişiler, sorun sahipleri bunlar üzerinde çalışanlar ve okuyucular bilir, etkileşimli ve ilişkisel bir süreç içinde, adeta mucizevi bir dönüşümle asıl fail halini alır, farklı bir eşiğe taşınır, çözümleri yaratır.
Bu eşik atlamayı, dönüşümü sağlayan beklendiği ve sanıldığı gibi ne kuralları koyan, kudretli padişahlardır, ne de onlara akıl veren bilge kişilerdir, ne de bu yaşanan olayları dile getiren, kimi yerlerde sahneleri, karşılaşmaları hazırlayan anlatıcılardır.
Buna karşılık dönüşüm bu aktörlerin her birinin ayrı rollerinin sonucudur. Örneğin bunları birbirleriyle karşılaştıran ve yapısını aktaran anlatıcılar olmasa, olaylar da olmaz. Onları kimseler görmez, hatırlamaz… Kural koyucular olmasa olmaz. Bilgeler olmasa olmaz… Nihayet anlatıların merkezindeki yer alan failler olmasa olmaz….
Japon İmparatoru’nun Başdanışmanı’nın ve beraberindeki heyetin mikrobölgeleme çalışmalarında (risk azaltma atölyelerinde) tıpkı anlatılardaki gibi çok sayıda benzer olaylardan geliştirdikleri yöntemler kullandıklarını yaptıklarını gördüm. Anlatılardakine benzer şekilde, türdeş olmayan aktörler arasında doğrudan ve çapraz ilişkiler geliştirdiklerini ve bunları gözden geçirerek, çevrelerindeki insanlarla paylaşarak yinelediklerine tanık oldum.
Japon İmparatoru’nun başdanışmanı sayesinde Galata’da belki onbin insanın hayatı kurtarılmış olabilir
Bu çok aktörlü planlama çalışmalarına bir örnek olarak Japon İmparatoru’nun başdanışmanı ve beraberindeki gönüllü heyetle yapılan Galata semtinde “bir pilot uygulama” olarak gerçekleştirdiğimiz risk azaltma atölyeleri çalışmalarını örnek olarak verebilirim.
1. Galata’daki bakımsız evlerde yaşıyanlar teras çatılardan sızan sulardan ve rutubetten rahatsızdılar. Bazı evlerin içi küf kokuyordu. Önemli bir sorun olarak defalarca benzerlik taşıyan sözlerle dile getirildiğine tanık olduk.
Apartmanlarda birlikte yaşayan komşular müşterek mahalleri olan terasların bakım masraflarına katılmak istemiyorlardı. Onlara göre bu sorunu çözmesi gerekenler küften, rutubetten rahatsız olanlardı. “Sorunu rahatsız olanlar çözsün” diyorlardı.
Ancak sorunun şikayet edildiği gibi yalnızca rutubet ve küflenme olmadığı anlaşılınca durum aniden değişti. Çelik putrel taşıyıcı sistemlerinin paslanıp eridiğinde tamirinin neredeyse imkansız olduğu, taşıyıcı duvarları çerçeve şeklinde bağlayan bu kirişlerin yok olmasının yapıları dağılmaya hazır hale getireceği anlaşılınca hızla terasların ve su alan cephe duvarlarının basitçe tamiri, izolasyonu gerçekleşti. Komşular işbirliğine yanaşmaları çok zor olmadı.
2. Yapıların çoğunda (yaptığımız taramada binaların yaklaşık yüzde yetmişinde) zemin katlarda kimi taşıyıcı duvarlar alınmış, üst katlarda da taşıyıcı duvarlarda yer alan pencere ve kapılarda gelişigüzel genişletmeler yapılmıştı. Çoğu kullanıcının geçmişte ne yapıldığının da farkında olmadığı, işlev değişikliğine göre projesiz uygulamalardan haberlerinin olmadığı görüldü. Bu yapılarda yaşayanlara spesifik olarak taşıyıcı duvarlardaki sorunlar gösterildi. Her bir yapının orijinal taşıyıcı sistemi üzerinde çalışıldı. Gereken müdahalelerin yapılması sağlandı. Sorunlar her yapı özelinde gösterildiğinde, düzeltilmeleri için de hiç bir sorun yaşanmadı.
3. Yığma tuğla yapıların özellikle teraslarını çevreleyen parapetlerin üzerilerindeki çinko kaplamalar erimiş, dış kaplamalar ile duvarların arasına su giriyor ve yüksekten düşen taşlar ölümlere, yaralanmalara, hasarlara neden oluyordu. Mahalledekiler durumun farkındaydılar. Gelen ziyaretçileri arabalarını park etmemeleri konusunda uyarıyorlardı. Kafelerde, restoranlarda oturanlar, yayalar, dışarıda oturanlar risk altındaydı. Matkapla delinen küçük deliklerden bağlama, karbon fiber-epoksi ile güçlendirme, harpuştaların tamiri ile bu tehlikenin ortadan kaldırılması sağlandı. Bu işler yapıldıktan sonra kimse ölmedi. Çok küçük bütçelerle, hiç bir zorluk yaşanmadan her bir bina güvenli hale getirildi.
4. Bir dizinin içindeki bitişik nizam yapılardan biri yıkılıp yeniden yapılmaya çalışıldığında genellikle mimari projelerde artık kömürlük olmadığı için yarım kat şaşırtma yapılıyor, betonarme kat döşemeleri yanlardaki yığma yapıların taşıyıcı duvarlarının tam ortasına isabet ediyordu. Yapı yönetmeliklere uygun yapılsa dahi çevresiyle ele alınmadığı için büyük bir tehlike yaratıyordu. Belediye ve yapı sahipleri, yükleniciler bu konuda bilgilendirildi ve alternatif çözümler tartışıldı. Mimari projeler, uygulamalar başlamadan bu bilgiler ışığında gözden geçirildi veya geliştirildi.
5. Bölgede bitişik nizam yapılar arasında yükseklik farkları bulunuyordu. Bunların depremde çekiçleme etkisi yaratabilecekleri görülüyordu. Bunun önüne geçmek için yeni yapılarda perde duvarı gibi betonarme sistemlerin kullanılması, eski yapılarda takviye yapma gibi alternatifler üzerinde çalışıldı. Yapıların birbirleriyle ilişkileri daha önceki çalışmalarda dikkate alınmıyordu.
6. Anket şeklinde Büyükşehir’in hazırlattığı risk analizi, yapıların durumunu değerlendirme formlarının yetersiz olduğu görülüyordu. Örneğin değerlendirmeyi yapmak üzere görevlendirilen personel deneyimsizdi, yığma yapıların strüktürel özelliklerini okumayı bilmiyorlardı, binaların yaşı ile orantılı olarak otomatik bir biçimde riskin arttığı değerlendiriliyordu. Oysa biraz uğraşınca mühendislik, mimarlık eğitimi alanların bu işi öğrenmeleri hiç zor değildi.
7. Mikrobölgeleme deyince otomatik olarak alınan hibelerle ve kredilerle yüklenicilere yaptırılacak zemin etüdü uygulamaları anlaşılıyordu. Oysa Büyükşehir’in yapıların özelliklerini, çevresel riskleri, kullanım şekillerini, yapılan müdahaleleri değerlendirecek yöntemleri yoktu. Biraz uğraşınca, özellikle gençler bunun nasıl yapılabileceğini öğrendiler. Bu da hiç zor olmadı.
Bunlar gibi sayısız örnek var. Hepsini saymayayım.
Ama bir risk azaltma planının uygulamalı olarak, sorun sahipleri, uzmanlar, kamu otoritesi ve STK’lar olarak birlikte nasıl yapılabileceğine dair dünyada çok sayıda örnek var.
Felaketlerin gösterilme biçimi nedenlerini gizliyor
Buna karşılık Türkiye’de hala felaketlerin temsili, gösterilme şekli, depremleri (fay hatlarını, binaları, zemin durumlarını, v.s.) sorunun odağına yerleştiriyor, sorunu izole ediyor ve görünmez kılıyor. Hatta kimi yerde gerçekleri gösteriyormuş gibi yaparken daha derinlerdeki nedenleri görmeyi engelleyen, erişilmez kılan perde işlevi görüyor.
Bunlardan en önemlisi mekan üzerine akılcılaştırma fırsatları yarattığını varsaydığımız şehir planlama, projelendirme gibi temsil ya da bilgiyi işleme teknikleri.
Bilme ve bilgiyi işleme teknikleri diyebileceğimiz pratikler kendi başlarına siyasal kararlar ya da içerikleri konuşmak kadar etkili ve cazip gözükmüyor. Ancak işlevleri, neleri görünür ve görünmez kıldıkları ile yapısal, belirleyici bir rol oynuyorlar. Politikaları biçimlendiren yapısal (maddi) pratikler olarak.
Bu koşullarda topluluklara “çözüm” diye gösterilen sorunun bizatihi kendisi oluyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.