İsimler insanın rızası dışında maruz kaldığı ilk köklü müdahale… Hayata öyle çağrılıyor, bir köşeye buyur ediliyor. Sağdan soldan, yerden gökten, kökten daldan, öyle ya da böyle kutsanan isimler insanın ilk hafıza mekânı.
Aile içi güç dengelerinden siyasi iklimin fırtınalarına kadar uzanan bu mühür ömrü boyunca yüzleşme alanı bazen. Kiminde savaş meydanı, çatışma bölgesi… Alın yazısı diye bir şey varsa, orada. “El” yazısı…
Bazısı resmi alın yazısı…
Bir de Nüfus Memuru marifetiyle isminin “kütüğe” doğuştan yanlış kaydedilmesi var ki o bambaşka bir (seyri)âlem. MasterChef’te yarışan “Tolğa” öyle mesela… “Devlet”e, devletlû ilmühabere sonu gelmeyen saygıdan mı bilemem ama… Herkes dil kuralını, ötesi doğumda koyulan hakiki, “doğru” adını yok sayarak ona “yumuşak g” ile seslenmeye çalışıyor. Mutfak önlüğünde bile öyle yazılı.
Ona da resmi alın yazısı mı demeli… Örneği çok, hatta ulusal, etnik, kültürel kökene dayalı “farklı” (“öteki” de deniyor) isimler de bazı ülkelerde resmi alın yazısının tahakkümünde.
Büyüdükçe toplumsal adlandırma mekanizmasının memurları, hevesli figüranları da iş başında, iş güç peşinde… Onlar da alnına bir şeyler yazıyor, karalıyor, hatta kazıyor. Onlara da takma ad, lakap filan diyoruz. İnsanın rızası dışında maruz kaldığı ikinci kuşatma…
Çocukluktaki gayriresmî kimlik
Mevzuya, asıl meramıma böyle, parazitli girsem de, esasında takma adlar, lakaplar çocukluğumun hoş hatıraları arasında. Hoş, zira “mahalle”de ağır etiketlerin, kamburların, çocuksu zalimliğin ifadesi değil arkadaş arasında aidiyetin, samimiyetin gayriresmî ilanı…
Ailesini seçemeyen, adını kendi koyamayan çocukların mahalle hukukunda şahsına mahsus kimlik alanı. Bir bakıma mahallenin kudreti karşısında “O duvar, /o duvarınız /vız gelir bize vız!” meselesi. Hatırladığımda bugün bile tebessüm vesilesi.
Bazısının ironisi biraz ağır bassa da en azından bizim mahallede, arkadaş arasında ötekileştiren, etiketleyen, inciten lakaplar yer etmemiş belleğimde. Sarkatsik, alay yüklü, küçümseyen, ezen lakapları arkadaşlarına reva görmüyorsun herhalde. Bi güzellik var takılan isimlerde. İsim babasını da iltifata mazhar kılıyor.
Lakabın ömrüne imza atması

Mahallede takılan lakabını hayatı boyunca taşıyanlar da pek yok aslında. Çoğu gelip geçici… Çoktan devrini tamamlamış bir duruma, “an”a dayalı, uçucu, gülümseten yakıştırmalar. Tersi de var; “birtane”… Kadim dostum, arkadaşım “Amca” Sedat… Bir süre sonra Ercan’ın “Mexican” düzenlemesiyle önce “Amcos”, ardından kısaca “Cos” olan lakabı kolektif bellekte isminden önce geliyor.
Çocuk yaştaki “delikanlı yetişkin”liğine iltifat eden bir lakap. Mahalleye çok iyi gelen “kötü alışkanlıklar”da da “serseri” yetişkin tarzıyla, buluşlarıyla payı büyük. Herkesin anında benimsediği lakabından o da gayet hoşnut. O denli ısınıyor ki yıllar sonra yaptığı resimlerdeki imzası bile “Cos”…
Çok yakın, o lakaptan önce başlayan arkadaşlığımızın, dostluğumuzun da etkisiyle ona Sedat diye seslenmek, sanıyorum -o çevrede- benim ayrıcalığım. Geçen yıl zorlu, ölümcül bir hastalığın ardından da olsa birden bire kaybediyoruz “Sedat”ı. Bugün “Bir yıl nasıl da geçmiş”in saklı hüznüyle (de) geliyor yanıma; bana hâlâ kabullenmeyi beceremediğim duygular yaşatıyor. Duvarımda asılı “Cos” imzalı tablolarıyla da…
Güncel etiketler, “dövme” stigmalar
“Takma” isim deyince bugünkü çağrışımı öyle değil. Yapıştırma sıfatlar, “dövme” stigmalar, kırmızı mühürler, insanlara mal edilmeye çalışılan müstesna hakaretler, adlı adınca küfürler gırla. Bu işi hobi, hatta refleks edinenler bile var.
Oysa çocukluğumda okuldan, yakın çevrelerden aklımda kalan, argoya çalan lakaplarda bile bir sempati tınısı çınlıyor sanki. Bu mevzuda “Ahlat Ağacı” filmindeki ana-oğul diyaloğunu da unutmuyorum: “Ha, o dediğin, Koca kafalı Ekrem mi?”… “İnsanlara mânâ bulma oğlum, günah”.
Belki de o yıllarda yetişkinler arasında lakabı aşıp genel bir sıfata dönüşen damgalar büyüdükçe dikkatimizi çekiyor. Etnik-kültürel kökene, cinsiyetçi kavramlara, fiziki “kusur”lara yahut kusur sayılan farklılıklara, aykırılıklara dayalı “yerleşik” etiketlerin sıradan bir espri, fıkra filan olmadığını öğrenince… İnsanların doğduğu yeri bile lakap olarak karartmakta, damgalamakta usta o -adı batasıca- dünya.
Mahlas “kurtulma”dan geliyor
Bir de insanların kendisinin seçtiği takma adlar var ki, o da bambaşka âlem. Lakapla nüansını “müstear (ödünç, geçici) isim” ile “mahlas” terimleri karşılıyor. Kubbealtı Sözlük’te “mahlas” kelimesinin Arapça “halas”, yani “-tehlikeden- kurtulma”dan gelmesi çok anlamlı.
Bir dönem şairlerin, yazarların çoğunun başına bir şey gelmeden yazmak için kullandığı bir yol. Siyasi baskılar, çıkmazlar, yayın safhasında da ekonomik bir zorunluluk olarak mahlasları gündeme getiriyor.
Bazısı da ekmek parası için yazmak zorunda kaldığı, çocuğu olarak görmediği “ticarî” kitapları da uydurma isimle imzalıyor: “Benim değil!” Kemal Tahir’in önce takma adla çevirdiği, o deniz kuruyunca oturup müstear isimlerle bizzat yazdığı “Mayk” Hammer romanları mesela…
Bazı yazarlar kullandığı mahlaslar arasına kadın isimlerini de ekliyor. Aziz Nesin’in kadın isimleri de dâhil 50’ye (hatta bazı kaynaklarda 100’e) yakın müstear ismi var. Mizahı her devirde zülfiyâra dokunuyor çünkü.
En fiyakalı, en şık mahlas
Kendine seçtiği mahlası yakıştıranlar da var tabii. Bence en fiyakalı, en şıklarından birisi küçük İskender. Harika… En dramatiği ise Fransız yazar Romain Gary olmalı. Üretkenliğiyle de dikkat çeken Gary, 42 yaşında “Cennetin Kökleri” romanıyla Goncourt Ödülü’nü alıyor.
50’li yaşlarına geldiğinde Emile Ajar takma adıyla da yazmaya başlıyor. Ama bu sadece kendisinin bildiği bir sır. 61 yaşında da bu kez takma adıyla yazdığı “Onca Yoksulluk Varken” romanıyla aynı ödülü kazanıyor. Bir yazara sadece bir kez verilen o ödül ikinci kez onun!
Yıllarca iki ayrı yazarın varlığına inanan, hatta Gary’yi eleştirip, Ajar’a övgüler düzen koca edebiyat dünyası, gerçeği beş yıl sonra, Gary’nin kısa intihar mektubundan öğreniyor: Tek kurşunla iki yazar kaybetmişler…
Siyaset dünyasında “methiye”
Siyaset dünyasındaki lakaplar da başka âlem. Genellikle “methiye”ye dayalı. Tarihi miras… Padişahların lakapları, unvanları gibi heybetli. “Milli Şef” İnönü, “Başbuğ” Türkeş, “Karaoğlan” Ecevit…
“Baba” Süleyman Demirel de muhalefetin “Çoban Sülü” atağına o lakabı sahiplenerek sürkontur çekiyor. Çobanlık günlerinden fotoğraf yayınlıyor, o günlerinden gurur duyduğunu açıklıyor. Benzerini siyasi bir hamleyle “Bay Kemal” de deniyor ama seçimlerde sonuç hüsran. “Reis”, “Uzun Adam” kazanıyor yine.
Güncellenen unutulmaz lakap
Siyaset dünyası deyince bugün de her an kulak çınlatan bir takma adı, hazin de olsa, dilim varmasa da anmamak imkânsız: “Fırıldak Kubi”. O günlerde (20. Yüzyıl’ın son yıllarında) emsalsiz. Öyle ki iki yıl içinde altı parti değiştirme, üstüne bazı partiler arasında gidip-gelme rekoruyla Wikipedia’da… Kubilay Uygun “Der Spiegel’e bile konu oluyor”. 21. Yüzyıl’daki rekor ise “dört”le Emin Şirin’deymiş. Lafı bile olmaz güncel, gündelik “muhabbet”te.
Bugün Uygun’u o lakabıyla yaşatmaya çalışsan gayet uygun, hatta “müstahak” bir mesele ama o hareketlilik, durma “dönenler” o kadar çok ki… Nedenlerine, baskı, korku, yaralı gocunma, kişisel, maddi çıkarlar vb. göre sınıflayıp öyle ad takman gerekli belki.
Akçalı Döndü Efendi, Sultan gibi… Lakapları birinci, ikinci filan diye numaralandırsan da işin içinden çıkamıyorsun. Rozet takma törenleri bile yorucu, yıpratıcı… İğnesinin ele battığı belli sanki.
Hazin bir sesin tarihi hikâyesi
Siyasal, toplumsal baskıların bu mevzudaki en hazin manzaraları ise insanın adını kendinin değiştirmek zorunda kalması… Belki en hüzünlülerinden birisi -müstear adıyla müsemma- Sami Hazinses’in hikâyesi.
Biz onu öyle, o adıyla bilirdik; 24 yıl önce bugün, 23 Ağustos 2002’de onu gerçek adıyla kaybettik. Bugün onu daha önce yayınlanan bir yazımdan aktaracağım bazı bölümlerle de anıyorum.
Diyarbakır’ın Kırkpınar Köyü’nde (kadim adı Herêdân) 1925’de doğuyor. Adını kulağına fısıldıyor ailesi: “Samuel Agop…” O isim hep bir “fısıltı” olarak kalıyor hayatında… Ömrü boyunca Ermeni olduğunu gizlemeye çalışıyor. O kimlik yüklü zira, hep “mesele”…
Nadir röportajlarından birisinde kimliğini neden gizlediği sorulunca “Eski sempati kalmıyor. Onun için istemiyorum. Yazma bunları. Öleyim, ondan sonra. Öldükten sonra yaz, şimdi boş ver” diyor.(Süleyman Çeliker, “Öleyim, ondan sonra yaz Ermeni olduğumu: Sami Hazinses”, Gazete Duvar, 27 Ağustos Cumartesi 2016.)
“Yeşilçam’ın eğlenceli aktörü”…
Kuşakdaşları Vahi Öz (Vahe Ozinyan), Danyal Topatan (Danyel Bayri), Kenan Pars (Kırkor Cezveciyan), Toto Karaca (İrma Felegyan) gibi o da ismini değiştiriyor. İsimlerini Yeşilçam mı Türk(çe)leştirdi, pırıltılı afişlerine koyarken, kendileri mi öyle “münasip” gördü? Bilmiyorum. Araştırmadım doğrusu, araştırmaya gönlüm de yok. İçimden gelmiyor, ar ederim hatta.
Ama seçtiği yeni soyadındaki sessiz çığlık çınlamıyor kimsenin kulağında; herkes gülüyor “saftirik”liğine, eğleniyorlar “sempatik” garibanlığıyla… Hüzünlü yüzünü de perdeleyen rollerin, “duygusal-komedi”lerin ayrılmaz takım yıldızı zira.
Komik Hazinses mimiklerinin, aksan güldürülerinin, sosyal kekemeliğin, sakarlığın asfigüranı. Sille tokat “eğlenceli” köteklerin küçümen hedefi… Biyografilerinin giriş cümlesi “Yeşilçam’ın eğlenceli aktörü”.
Aslında o güftekâr, bestekâr, solist

Aslında o bir müzisyen, güftekâr, bestekâr, sesi de gayet güzel. 22 yaşında Diyarbakır Musiki Cemiyeti’nde solist… Bir süre sonra köyü, Diyarbakır ona dar geliyor. Gönlü daralmış yaşadıklarıyla…
Sözlü tarihin kalesi yazar Şeyhmus Diken’in aktardığına göre “imkânsız aşkı Gül’e kavuşma umudu kalmadığı, başka bir rivayete göre de kız kardeşi Viktorya’nın sevdiğiyle evlenmesine izin vermeyen babasına kızdığı için İstanbul’un yolunu tutuyor”. Diyarbakır’dan saz arkadaşı Sobacı Antranik’le birlikte… (Fotoğrafta Hazinses Diyarbakır’da, kemanda Hüsnü İpekçi, cümbüşte Sobacı Antranik’le. DİTAV Arşivi.)
İstanbul’da kendisi gibi asıl adlarını kullan(a)mayan yoksul bir Ermeni ailesinin çocuğu Danyal Topatan ve Vahi Öz’le birlikte bir süre aynı evde. Yüzlerce filmin ünlü ekibi birlikte, bir oda bir sofada… Yolunu müzisyen olarak çizmek isterken Yeşilçam. Sonra da karın tokluğuna yarım asır emek.
Çilingir aşkı ve asma kilitler
Aşk orada da sızıyor, sevdası güfteye düşen, figânı besteye dönüşen hayatına… “Bildiğimiz son aşkı karşılıksız kalmasa” da bedeli ağır. Yeşilçam’ın setlerde tanıştığı bir oyuncusuna âşık. Ona şiirler yazıyor, besteler yapıyor.
Hisleri karşılıklı; çilingir aşkı, ne asma kilitler açar. Velâkin sevdiği kadın Yeşilçam’ın o dönem en çok film üreten yapımcılarından birisinin sevgilisi. Durumu öğrenince Hazinses kara listede, setlerin kapısı ona kapalı.
Üç yüzün üstünde filmde rol alsa da, “Şoför Nebahat” gibi birçok unutulmaz filmin müziğini yapsa da… 1990’larda Yeşilçam onu da unutuyor tabii. Ustası, profesyoneli vefasızlığın. Fotoğrafları, afişleri her albümde, arşivde de olsa unutulur, unutulur… O da yoksullukla, yalnızlıkla boğuşuyor. Ne rol teklif eden var, ne onca sözüyle, bestesiyle yaptığı şarkılarda adına itibar, cebine birkaç kuruş telif…
Sağken de “kahrettiren vefasızlık”
Ardından hastalıklar… Kadim arkadaşı Danyal Topatan’ın 1995’de, 59 yaşında ölmesi çok sarsıyor onu. Nebil Özgentürk’ün 5 Ekim 1995’de Sabah Gazetesi’nde aktardığına göre şöyle hayıflanıyor: “Yapayalnız, açlık içinde öldü. Cenazesi bile bomboştu. Nasıl da üzülmüştüm. Bu vefasızlığa çok kahroluyorum. Olur mu böyle şey, olur mu? Biz vatan haini miyiz?”
Sonra o da gidiyor, küçücük bir siluet, “usulca bir ah, ölüyorum eyvah”. Evet, Samuel Agop Uluçyan’ı 24 yıl önce bugün, 23 Ağustos 2002’de kaybettik. “Üzerinde yerlerde sürünen bir siyah palto, ayağında eski bir ayakkabı, soğuk bir kış günü sokakta yürürken, düşüp kalça kemiğini kırmış”. Sonrasında toparlanamamış, yoksul, zorlu, yalnız hayatın kıskacında son nefesini vermiş.
“Söyledim ve ruhumu kurtardım”
Orhan Yalçın Gültekin’in 23 Ağustos 2013’de Simurg’da yayınlanan yazısının finalindeki iç yakan cümlesi tamamlıyor sanki hikâyesini: “Yıllar yılı Yeşilçam’da Samuel Agop Uluçyan‘ı seyrettik; çok iyi Sami Hazinses rolü oynardı”. (Simurg’un kuşlu logosundaki sabit epigraf da aklımda: “Söyledim ve ruhumu kurtardım”)
Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’nde yapılan törenin ardından Hasanpaşa (Kadıköy) Ermeni Mezarlığı’na defnediliyor. Mezarlıktaki törende Yeşilçam’daki birkaç dostu dışında kimse yok. Öyle oluyor, öyle hayatların “aktör”lerinin cenazeleri, o son sahnedeki figür’anları…
Terziyan “Asilkan”la namazda
Aklımda doğum adını gururla taşıyan Nubar Terziyan’ın kendi adıyla, kimliğiyle oynadığı o film, “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”… Haşmet Asilkan’ı canlandıran Şener Şen’le yan yana cenaze namazına duruyor. Asilkan “Nubar” diyor, “Sen Ermeni değil misin?”…
Kuvvetli bir “elbette” tonlamasıyla, “Ermeniyim” yanıtını veriyor Terziyan. “E namazda ne işin var?”. “Ne yapayım” diyor, “Cemaat o kadar az ki, adama ayıp olacak…” Namazı kılıyorlar, sonra tabutu omuzluyorlar birlikte… Vefa, vicdan filmlerde maalesef. Film icabı…
Keşke inancım elverseydi de Hazinses’in de doğduğunda ismini fısıldayan o şefkat dolu ana-baba sesini, o yapayalnız anında, giderken duyduğuna ve bir zamanlar doğduğu köy misali “cennet gibi” bir yere gittiğine inanabilseydim.
“Ya bir şarkı, ya bir dua”
Çocukluğundan beri hayatından, yaşadığı evlerden müziği, sesini, akordeonunu eksik etmeyen ama çok istemesine rağmen konservatuara gönderilmeyen annemin mezar taşında “Ya bir şarkı, ya bir dua…” yazılı. Onu öyle, gönlünce uğurlamışız. Biliyorum, eminim, ardından okunacak bir duaya da, bir şarkıya da aynı muhabbetle, inançla bakardı.
Ben de Hazinses’e kendi şarkısını bırakayım: “Derdimi Kimlere Desem /Başım alıp nere gitsem”… Sözü, bestesi ona ait olan bu eser YouTube’da Sevim Tanürek’in de en çok dinlenen şarkılarından. Tanürek’in tarihi de yaralı… Hayatı boyunca neler yaptığından, nasıl yaşadığından çok nasıl öldüğüyle hatırlanan insanlardan.
“Karikatürleştirme beni, ilahlaştırma”
Perde kapanırken final de dilimin ucuna gelen şarkıyla… Her dizesiyle: “Beni kategorize etme, benle oynama /Yaftayı yapıştırıp bana isim koyma /Karikatürleştirme beni, ilahlaştırma /Tabulaştırma sakın, tapulaştırma
Matematikleştirme beni, çarpma, bölme /Toplama, çıkartma, sakın beni hesaplaştırma /Mekanikleştirme beni, otomatikleştirme /Beni yarıştırma onla bunla, karşılaştırma
Sıkıştırıp tıkıştırma beni, depolaştırma /Duygularım yok oldu, yüreğimi nasırlaştırma /Beni demoralize etme, depolitize etme /Her işten kaçar oldum, illegalize etme” (Söz-müzik: Bülent Ortaçgil)
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.