Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / İsrail’in hedefindeki Amerikan elçisi: Tom Barrack neyi değiştirmeye çalışıyor?

İsrail’in hedefindeki Amerikan elçisi: Tom Barrack neyi değiştirmeye çalışıyor?

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, İsrail’in Suriye politikasına karşı çıktıkça Washington’daki İsrail yanlısı çevrelerin hedefi oluyor; Trump ise onu görevden almak yerine yetkilerini genişletiyor. Barrack’ın Türkiye’ye verdiği önem kişisel bir yakınlıktan çok, Çin’le rekabete hazırlanan ABD’nin güçlü devletlere ve kendi ayakları üzerinde durabilen bölgesel ortaklara ihtiyaç duyduğu yeni bir Ortadoğu hesabının işareti olabilir.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack son bir yıldır hem İsrail’den hem de Washington’daki İsrail yanlısı çevrelerden giderek sertleşen eleştiriler alıyor. Trump’a yakın Laura Loomer görevden alınmasını istedi; Mark Levin onu “Erdoğan’ın sözcüsü” olmakla suçladı. Cumhuriyetçi siyasetçiler Barrack’ın “Türk çizgisi” izlediğini söylerken JINSA ve FDD gibi İsrail’e yakın düşünce kuruluşlarından da benzer eleştiriler geldi. İsrailli yetkililer ise Barrack’ın Suriye ve İsrail hakkındaki açıklamalarına doğrudan cevap vermeye başladılar. Barrack Donald Trump’ın Suriye ve Irak özel temsilcisi ve Trump’ın onlarca yıllık yakın dostu. İşin ilginç tarafı, Barrack eleştiriler karşısında geri adım atmak yerine İsrail’le ayrıştığı konulardaki tutumunu giderek daha açık ifade ediyor.

Son örnek Ebu Zuhur hava üssü oldu. Türkiye’nin Suriye ordusunun yeniden yapılandırılmasına verdiği desteğin merkezlerinden biri haline gelmekte olan üs İsrail tarafından vuruldu. İsrail, Türkiye’nin Suriye’de artan askerî varlığını kendi güvenliği açısından tehdit olarak gördüğünü gizlemiyordu. Barrack ise Amerika’nın Ortadoğu’daki en yakın müttefikinin saldırısını diplomatik bir sessizlikle geçiştirmek yerine “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendirdi, eleştirdi ve saldırıya gerekçe gösterilen İsrail istihbaratının yanlış olduğunu söyledi. Ortada ilginç bir soru var: Bir Amerikan büyükelçisi, üstelik Trump’ın Ortadoğu’daki en önemli temsilcilerinden biri, nasıl oluyor da Amerika’nın bölgedeki en yakın müttefiki İsrail’le bu kadar sık karşı karşıya geliyor? Barrack Türkiye’ye duyduğu şahsî sempati nedeniyle mi böyle davranıyor, yoksa arkasında Washington’da şekillenmekte olan daha başka bir stratejik hesap mı var?

İsrail’in Barrack’la derdi ne?

Barrack’ın İsrail’le anlaşmazlığı son hava saldırısıyla başlamadı. Temmuz 2025’te Associated Press’e verdiği bir mülâkatta İsrail’in Suriye’ye bakışını olağanüstü açık ifadelerle anlatmıştı. İsrail’in güçlü bir merkezî devlet yerine parçalanmış bir Suriye’yi tercih ettiğini söylüyor, bunun arkasındaki güvenlik mantığını da açıklıyordu: İsrail açısından güçlü ulus-devletler, özellikle güçlü Arap devletleri potansiyel tehdit oluşturuyordu. Bu yalnız Barrack’ın İsrail’e yakıştırdığı bir düşünce değildi. Reuters daha Şubat 2025’te İsrail’in Trump yönetimine Suriye’nin “zayıf ve adem-i merkezî” kalması için lobi yaptığını dört ayrı kaynağa dayanarak haberleştirmişti. İsrail, Türkiye’nin yeni Suriye üzerindeki etkisinden o kadar endişeliydi ki Ankara’yı dengelemek amacıyla Rus askerî üslerinin Suriye’de kalmasını dahi Washington’a önermişti.

İsrail’in hesabı kendi açısından irrasyonel sayılmaz. Türkiye tarafından eğitilmiş ve silahlandırılmış, ülkenin tamamına hükmeden güçlü bir Suriye ordusu ileride İsrail açısından yeni bir tehdit haline gelebilir. Komşularının askerî kapasitesini mümkün olduğu kadar sınırlandırmak İsrail açısından bir tür sigorta poliçesi. Barrack’ın İsrail’le ayrışması tam burada başlıyor; çünkü onun Suriye’de yapmak istediği şey, İsrail’in çekindiği şeyin neredeyse aynısı.

Barrack’ın Suriye’si

Barrack’ın son bir yıldaki açıklamalarını ve icraatını yan yana koyduğunuzda son derece tutarlı bir çizgi ortaya çıkıyor. Barrack düzenli olarak şunları söylüyor: Suriye bölünmemeli, merkezî devlet ülkenin tamamına hükmetmeli, SDG ayrı bir askerî yapı olarak kalmamalı, Suriye devletine entegre olmalı. Dürziler ve diğer azınlıklar kendi silahlı bölgelerini oluşturmak yerine merkezî devlet içinde güvenceye alınmalı. Ordu, güvenlik bürokrasisi ve devlet kurumları yeniden kurulmalı.

Kasım 2025’te Bahreyn’deki IISS Manama Dialogue’da kullandığı kilim metaforu Barrack’ın zihnindeki devlet modelini neredeyse resmediyor. Sağlam bir toplumun dikey ipliklerinin kurumlar, ordu, eğitim ve sağlık olduğunu; güvenlik ve istikrarın ancak bunların üzerinde kurulabileceğini söylüyor. Toplumun farklı etnik ve dinî unsurları ise bu sağlam dikey yapıların arasına örülen yatay iplikler. Barrack’ın Suriye projesini tek kelimeyle özetlemek gerekirse, “merkezîleştirme”den bile önce devletleşme demek mümkün.

Barrack’ın kafasındaki proje Suriye ile de sınırlı değil. Türkiye, Suriye ve Irak’ın birbirine bağlandığı; Körfez sermayesinin Suriye’nin yeniden inşasına girdiği; enerji, ulaşım ve ticaret hatlarının Körfez’i, Akdeniz’i, Karadeniz’i ve Hazar’ı birbirine bağladığı daha büyük bir bölgesel konsolidasyon tasavvur ediyor. Nisan 2025’te henüz Ankara Büyükelçiliği için Senato’da onay beklerken Türkiye’yi eski İpek ve Baharat yollarının modern karşılığı olabilecek bir Doğu-Batı bağlantı merkezi olarak tarif etmişti. Daha sonra Suriye’yi “diplomasi, entegrasyon ve yeni bir bölgesel hizalanmanın laboratuvarı” olarak tanımlaması aynı düşüncenin devamıydı. Dolayısıyla Barrack ile İsrail arasında yaşanan şey Türkiye’nin Suriye’de kaç asker bulunduracağı veya bir hava üssünün vurulmasından daha büyük. Karşı karşıya gelen iki farklı Ortadoğu tasavvuru var: İsrail kendi güvenliğini çevresindeki devletlerin askerî ve siyasî kapasitelerinin sınırlanmasında ararken Barrack güçlü devletlerden ve giderek birbirine bağlanan bir bölgeden yana tavır alıyor.

“Türk çizgisi” suçlaması

Barrack’ın bu tutumu Washington’da sessizce karşılanmadı. Eleştirilerin ortak noktası Barrack’ın Ortadoğu’yu analiz ederken Türkiye perspektifine fazla prim verdiği iddiasıydı. JINSA Başkanı Michael Makovsky Barrack’ın birçok konuda “Türk görüşü”nü yansıttığını söylerken, FDD’den Sinan Ciddi Barrack’ın Türkiye’nin bölgesel çıkarları ile Amerikan çıkarlarının örtüştüğü düşüncesinde olduğunu ileri sürdü. Kongre çevrelerinde Barrack’ın “Türkiyeci bir çizgi” izlediği konuşulmaya başlandı; eski senatör Rick Santorum geri çağrılmasını, Mark Levin ve Laura Loomer ise görevden alınmasını istedi. Nisan 2026’daki Antalya Diplomasi Forumu tepkinin yeni bir zirvesi oldu. Barrack İsrail’in Türkiye’yi bölgesel tehdit olarak görmesine karşı çıktı, Türkiye’nin Gazze’de kurulacak yeni düzenin dışında tutulamayacağını savundu ve “Türkiye kimsenin kolayca karşına alabileceği bir ülke değildir” dedi. İsrail yanlısı Cumhuriyetçi çevrelerden yeni bir tepki dalgası geldi; Barrack “Erdoğan’ın sözcüsü” olmakla suçlandı ve görevden alınması yeniden gündeme getirildi.

Bütün bunlardan sonra Barrack’ın geri çekilmesini veya en azından söylemini yumuşatmasını beklemek mümkündü. Hiçbiri olmadı. Barrack İsrail’le ayrıştığı konularda konuşmaya, İsrail de Barrack’a cevap vermeye devam etti. Daha önemlisi, Washington’daki bütün baskıya rağmen Beyaz Saray’dan Barrack’ı tasfiye edecek bir hamle gelmedi. Tam tersine Trump, Mayıs 2026 sonunda Barrack’ın yaptığı işi “fevkalâde” diye nitelendirdi, Suriye özel temsilciliğine ilâveten görev alanına Irak’ı da ekledi. Barrack kendisini hedef alan kampanyadan azledilmek şöyle dursun temsil yetkileri genişlemiş olarak çıktı.

Bu ayrıntı Barrack’ı anlamak açısından kritik. Karşımızda Ankara’ya şahsî sempatisi nedeniyle Amerikan politikasından sapan ve Trump’ın şimdilik tahammül ettiği egzantrik bir büyükelçi yok. Barrack aylardır İsrail’le çatışıyor, Washington’daki İsrail yanlısı çevreler tarafından hedef alınıyor ve buna rağmen Trump tarafından korunup görev alanı genişletiliyorsa başka bir ihtimali ciddiye almak gerekiyor: Barrack belki de Amerikan politikasından sapmıyor; Amerikan politikasının başka bir damarını temsil ediyor. Gördüklerimizden hareketle, İsrail’in tercih ettiği zayıf ve parçalanmış bir Ortadoğu yerine bu “başka damar”ın güçlü devletlerden oluşan ve giderek konsolide olan bir Ortadoğu’yu Amerikan çıkarlarına daha uygun gördüğünü düşünebiliriz.

Uzakta görünen Çin

Barrack’ın Manama konuşmasında ilk bakışta konu dışı gibi görünen ilginç bir bölüm var. Ortadoğu’nun ekonomik potansiyelini anlatırken Hürmüz’den günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçtiğini ve bunun 11 milyon varilini Çin’in satın aldığını hatırlatıyor. Ardından bölgenin hâlâ “kabileler ve bayraklarla” kavga etmesini anlamsız bulduğunu söylüyor ve Trump’ın yeni yaklaşımını tarif ediyor: Amerika bundan böyle Ortadoğu’nun her problemini Amerikan askeri ve Amerikan sermayesiyle çözmeye çalışmayacak; bölgenin kendi devletleri, kaynakları ve ekonomik dinamizmi harekete geçirilecek. Bunun arkasında Washington’ın giderek belirginleşen stratejik problemi var. Amerika’nın 21. yüzyıldaki esas rakibi Çin; fakat ABD’nin Avrupa’da Rusya’yı, Ortadoğu’da İran’ı ve bölgesel krizleri, Pasifik’te ise Çin’i aynı anda kendi gücüyle dengelemesi giderek zorlaşıyor.

Trump yönetiminin Pentagon’daki önemli stratejistlerinden Elbridge Colby de ABD müttefiklerinin kendi ayakları üzerinde durabilen ortaklar olması gerektiğini, ABD’nin dünyanın dört bir tarafındaki bir sürü ülkeye güvenlik sağlamasının sürdürülebilir olmadığını vurguluyor. Barrack’ın Ortadoğu’da yapmaya çalıştığı şey buna yakın bir model: güçlü devletler, güçlü kurumlar, bölgesel işbirliği ve sorunlarını giderek daha fazla kendisi çözebilen bir Ortadoğu. Tam burada İsrail ile ABD’nin çıkarları arasında pek konuşulmayan bir paradoks ortaya çıkıyor. Parçalanmış, düşük askerî kapasiteye sahip ve birbirleriyle meşgul komşular İsrail için bir güvenlik avantajı sağlayabilir; fakat aynı Ortadoğu Çin’le küresel rekabet içindeki Amerika açısından hiç de parlak bir sonuç üretmiyor.

İsrail’i korurken Çin’e alan açmak

Parçalanmış Ortadoğu’nun Amerika açısından ilk maliyeti sürekli yeni krizler üretmesi ve bunların Amerikan askerî kapasitesini yeniden bölgeye çekmesi. Bunun teorik bir tartışmadan ibaret olmadığını Pentagon’da yaşanan kaynak tahsisi kavgası gösterdi. İsrail ve İran cephesine daha fazla askerî kapasite isteyen CENTCOM ile kritik sistemlerin Asya’dan Ortadoğu’ya kaydırılmasına karşı çıkan China-first kanadı (yani Çin’i öncelikli mesele olarak gören kanat) karşı karşıya geldi. Washington açısından hesap basit: Ortadoğu’ya yönlendirilen her askerî kapasite, Çin’e karşı tahsis edilen kapasitenin azalması anlamına geliyor.

İkinci problem daha az görünür ama belki daha önemli. Çin’in güçlü ve kurumsallaşmış devletlere nüfuz etmesi, siyasî ve ekonomik kırılganlıkları yüksek devletlere nüfuz etmesi kadar kolay değil. Çin yatırımları üzerine yapılan araştırmalar da kurumsal kapasite zayıfladıkça Çin sermayesinin ekonomik ağırlığını siyasî nüfuza dönüştürmesinin kolaylaştığını gösteriyor. İsrail’in güvenliği açısından cazip görünen parçalanma böylece çift yönlü olarak ABD’ye karşı Çin’e avantaj sağlıyor: ABD Ortadoğu’ya kaynak ayırdıkça Çin’e karşı kullanabileceği kapasite azalıyor; parçalanmış ve zayıflamış devletlerin oluşturduğu kırılganlık da Çin’in ekonomik ve siyasî nüfuzunu artırabileceği bir ortam yaratıyor.

Barrack neden Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor?

Barrack’ın Türkiye’ye neden bu kadar önem verdiği böylelikle daha anlaşılır hale geliyor. Türkiye bölgede aynı anda birkaç özelliği taşıyan az sayıdaki ülkeden biri: güçlü bir merkezî devlet, büyük bir ekonomi, ciddi askerî kapasite ve Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Karadeniz’den Ortadoğu’ya kadar uzanan geniş bir nüfuz alanı. Üstelik Barrack’ın tahayyül ettiği bölgesel ekonomik bağlantıların hemen hepsinin doğal kavşaklarından biri Türkiye. Washington’da etki kazandığı anlaşılan bir kanat, Türkiye’nin Suriye’yi yeniden devletleştirme, Irak ve Körfez’le bağlantıları güçlendirme ve parçalanmış Ortadoğu’yu yeniden konsolide etme kapasitesini Amerikan menfaatleriyle çelişen değil örtüşen bir güç olarak görüyor. Türkiye’nin bölgesel ağırlığının artması bu perspektiften bakıldığında ABD açısından bir kayıp değil, Amerikan askerî/siyasî yükünü azaltabilecek ve Çin’in hareket alanını dolaylı olarak daraltabilecek bir kazanç anlamına gelebilir.

Bu bakış Barrack’ın görünürdeki tuhaflıklarının büyük bölümünü açıklıyor. Türkiye’ye yakınlığı, Şara yönetimine verdiği kuvvetli destek, SDG’nin Şam’a entegrasyonu konusundaki ısrarı ve İsrail’in Suriye’de devlet kapasitesinin oluşmasını engelleyen askerî müdahalelerine gösterdiği tepki aynı stratejik çizginin parçaları olarak okunabilir. Barrack İsrail karşıtı değil; Türkiye’nin avukatlığını da yapmıyor. Fakat İsrail’in güvenliğini önceleyen Ortadoğu ile Amerika’nın uzun vadeli küresel çıkarlarını önceleyen Ortadoğu’nun farklı jeostratejik denklemler olduğunu görüyor. İsrail’den ve Washington’daki İsrail yanlısı çevrelerden gördüğü sert tepkinin asıl sebebi de muhtemelen İsrail’le ilgili birkaç sert cümleden çok bu perspektif farkı.

Bu ayrışmanın önümüzdeki dönem için Türkiye açısından muhtemelen önemli sonuçları olacaktır. Washington’daki bu stratejik okuma güç kazanırsa ABD, Türkiye’nin bölgesel yükselişini frenlemek yerine bazı alanlarda önünü açmayı tercih edebilir. Tom Barrack’ın Türkiye’ye yaklaşımı bu anlamda yalnız bugünün Suriye politikasını değil, yarının Amerikan Ortadoğu politikasının muhtemel yönünü de haber veriyor olabilir.

İsrail zayıf komşular istiyor. Amerika kendi ayakları üzerinde durabilen ortaklara ihtiyaç duyuyor. Türkiye ise tam bu iki ihtiyacın ayrıştığı yerde yükseliyor. Washington’ın bir kanadı artık güçlü Türkiye’yi bir problem olarak değil, çözümün parçası olarak görüyor olabilir. Eğer öyleyse Tom Barrack bir istisna değil, bir öncü. Önümüzdeki dönemde Washington’dan Türkiye’yi sınırlamaya değil, Amerikan menfaatleri gereği önünü açmaya ve bölgesel ağırlığını artırmaya dönük yeni bir politikalar seti görmemiz şaşırtıcı olmayacak.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın