8 Ocak 1968 günü Gençlik ve Spor Bakanı François Missoffe, Paris’in banliyösü Nanterre’de kurulan Paris Üniversitesi’ne bağlı yeni kampüsün yüzme havuzunun açılışına bizzat katılmayı tercih etmişti. Hükümet kalabalık öğrenci nüfusu nedeniyle kapasitesi zorlanan Sorbonne’u rahatlatmak için yeni bir kampüs kurmuştu. Vietnam Savaşı’na karşı sol muhalif hareketlerin kampüslerde yükseldiği bir dönemde gençleri memnun etmek önemliydi. Missoffe, gençleri anlamak için binlerce öğrenciyle yapılan anketlerden oluşan bir “Beyaz Kitap” hazırlatmış, yeni açılan kampüse kendince özen göstermişti.
Bir bakanın havuz açılışına katılması aslında pek şaşırtıcı değildi. Sovyetlerin güçlü olduğu bir dönemde kimse “ülkeyi bölecek, gençliği zehirleyecek” solun güçlenmesini istemezdi. Hele ki V. Cumhuriyet’in kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı General de Gaulle’ün destekçisi sağcı bir hükümet.
Doğal olarak Missoffe’yi öfkeli protestocu gençler “görkemli” havuz açılışında karşılamıştı. Fakat bakanı en çok sinirlendiren cesur bir genç olmuştu. Genç adam gür sesiyle yüzlerce kişinin önünde bakana bağırmıştı: “300 sayfalık raporunuzu okudum, içinde gençlerin cinsel sorunlarıyla ilgili tek bir kelime bile yok.”
Sağcı bakan öfkelenmişti, ama ayağına gelen bu fırsatı da kaçırmamıştı. Öğrencilerin yaşadığı tüm sorunları cinselliğe indirgeyip küçümsemek halk nezdinde güzel bir gol olabilirdi. Nitekim François Missoffe şutu çekti ve genç protestocuya yanıt verdi: “Bu tür sorunların varsa ve bu yüzden acı çekiyorsan, çözüm tam önünde. Havuza atla.”
Bakanın “yanıyorsan, suya atla, serinle” alt metinli bu zekice yanıtı herkesi güldürmüş, protestocu Daniel Cohn-Bendit’i daha da öfkelendirmişti.
Alman Yahudisi genç, bakanı Nazilikle suçlamıştı.
Daniel Cohn-Bendit, üniversitedeki en aktif öğrenci liderlerinden biriydi. Durduk yere cinsellikten bahsetmeyecek kadar da bilinçliydi.
Yetersiz koşullardan, yönetimin müdahalelerinden bunalan gençleri harekete geçiren, erkeklerin kız yurtlarına girişinin yasaklanmasıydı.
Kız öğrenciler, erkek yurduna girip gece kalabiliyorken; erkeklerin kız yurduna girmesi yasaktı. Erkek öğrenciler, kız öğrencilerin üniversite yönetimince farklı standartlara maruz bırakılmasından rahatsızdı. Üniversite yönetimi öğrencilere çocuk edasıyla yaklaşıyordu.
Erkek öğrenciler 21 Mart 1967’de bu farklı uygulamayı protesto etmek için kız yurdunu işgal etmiş, yurtlar arasında serbest dolaşım talep etmişti. Dekan ise gelenekleri çiğneyerek polisi kampüse davet etmiş, işgali sonlandırmak istemişti. Fakat polisin ablukasına rağmen 20 öğrenci yurdu terk etmemiş, kız öğrencilerin verdiği yiyeceklerle bir hafta boyunca işgali sürdürmüştü.
İşgal kısa bir süre sonra bitse de üniversite ile öğrenciler arasındaki savaş çoktan başlamıştı.
Daniel Cohn-Bendit’in bakanla yaşadığı polemik, bu gerilimi tırmandırmış ve 68 olaylarının fitilini ateşlemişti.
Dananın kuyruğu ise baharda koptu. 20 Mart 1968’deki Vietnam Savaşı karşıtı gösteride öğrenciler, American Express’in Paris’teki merkezinin camlarını kırdı. Nanterreliler de dahil savaş karşıtı öğrencilerin gözaltına alınması ise yeni öğrenci işgallerini başlattı. Daniel Cohn-Bendit ve arkadaşları yine en ön saflardaydı. Nisan ayı boyunca, öğrenciler eğitimi durduruyor, forumlar ve açık dersler düzenliyor, hocaların da desteğiyle üniversite yönetiminden bağımsız yeni bir kamusal alan oluşturuyordu.
Dekan ise çareyi kontrol edemediği kampüsü kapatmakta, öğrenci liderlerini disipline sevk etmekte buldu. Üniversite kapanınca protestolar Sorbonne’da yoğunlaştı. Polis bu sefer Sorbonne’da öğrencilere şiddet uygulayınca ise olaylar tüm Paris’e yayıldı.

Sorbonne’u çevreleyen Latin Mahallesi’nin sokakları savaş alanına döndü. Kampüsler kapanınca, öğrenciler de polis şiddeti de sokağa taşmıştı. Eylemlerin de şiddetin de kampüs dışına çıkması, kamuoyu desteğini sağlamıştı. Her ne kadar komünistler gençleri şımarık bulsa da sendikalar ve solcular üniversite hareketine destek vermiş; sendikalar genel grev kararı almış, fabrikalar da tıpkı üniversiteler gibi işgal edilmişti.

10 milyon kişi iş bırakmış, sokaktaki gösterici sayısı 1 milyona çıkmıştı.
Polis şiddeti gösterileri gençlik hareketinden halk hareketine çevirmişti. Artık talepler yalnızca üniversite kampüslerinin açılmasından ibaret değildi. Tüm siyasi ve ekonomik sistem sorgulanıyordu.

Forumlar, açık kürsüler tüm sokaklara, meydanlara yayılmıştı. Şehir büyük bir kampüse dönüşmüştü. Tartışmalar düzenleniyor, herkes fikrini söylüyor, işçiler ve öğrenciler el ele yürüyordu. İşçiler hükümetin asgari ücret artışı gibi rötuş önerilerini reddediyor, sistemin tümden değişmesini istiyordu. Geri adım atan yoktu. Slogan da tavır da netti: Gerçekçi ol ve imkânsızı iste.

Gösterilerin büyüdüğünü ve polisin kontrol gücünün azaldığını fark eden Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle ise 29 Mayıs günü ülkeden kaçtı. Almanya’daki bir Fransız üssüne gitmişti. Herkes gösterileri fırsat bilen sol bir devrim veya darbeden korkarken, ertesi gün ülkeye dönen de Gaulle istifa etmeyeceğini, fakat meclisi feshettiğini açıkladı.

Bu öfkeli konuşmanın ardından, yaşananları evlerinden endişeyle izleyen yüzbinlerce de Gaulle destekçisi “Yeter be! Ça suffit!” deyip sokağa çıktı ve Fransız bayraklarıyla eylemcileri kınadı.

Bir ay sonra düzenlenen seçimlerde ise barikatların sesi sandığa yansımadı. De Gaulle destekçisi sağcılar neredeyse her iki kişiden birinin oyunu almış, mecliste ezici bir çoğunluk kazanmıştı.
“Sessiz çoğunluk” uzaktan eylemcileri izlemiş, seçim günü sandığa gidip hükümetin lehine oy kullanmıştı.
De Gaulle mutluydu. Halk yine kendisinin yanında olduğunu göstermişti. Fakat, tıpkı 68 eylemcilerininki gibi pek uzun sürmedi. Bir sene sonra anayasaya aykırı bir şekilde halk oylamasına sunduğu anayasa değişikliği tasarısı yine aynı halk tarafından reddedildi. De Gaulle küstü, istifa etti, siyaseti bıraktı.
Bir sene sonra da öldü.
68’in gençleri ise çoktan dağılmıştı.

Eylemler sırasında sınır dışı edilen, sonrasında ülkeye kaçak girmesine rağmen havuz başında polemiğe girdiği bakan tarafından ülkede kalmasına izin verilen Daniel Cohn-Bendit hareketin en popüler isimlerindendi.
Fakat beklentilerin aksine sol bir devrim lideri değil, Avrupa Parlamentosu’nda Almanya Yeşiller Partili bir vekil oldu. Aynı zamanda da sıkı bir Macron destekçisi.
68’in devrimci liderinin, kimsenin okumadığı uzun yasalar hazırlayan bir Avrupa parlamenterine dönüşmesine belki 58 yıl önce heyecanla Paris sokaklarına barikat kuran gençlerin hezimeti denebilirdi.
Yine de bu sadece hikâyenin görünür kısmıydı. 68 sandıkta kaybetmiş, en ateşli liderini müesses nizama kaptırmış olabilirdi, ama büyük bir tartışma açmıştı. Devletin gücü, kamusal alanın sahipliği, kişisellik ve bireyin özgürlüğü mercek altına alınmış; genç, kadın ve kimlik hareketleri güçlenmiş, toplumsal talepler çok daha gür çıkmaya başlamıştı. Devlete alternatif bir kamusal alanın var olabilme ihtimali kısa da olsa halka büyük bir özgüven kazandırmıştı. Sol, kendisine yeni bir insan kaynağı bulmuş; 68 hareketinin enerjisi sol hareketlere akmış, daha çok kadın, genç ve üniversiteli ön saflara katılmıştı.
Ne var ki, devletin gücü ve baskısı okullarda, sokakta ve modern hayatın her alanında sorgulanmaya başlansa da kırılamamış; hikâye yarım kalmıştı.
58 yıl sonra bu hikâyeyi devam ettirmek isteyenler yine Fransız kampüslerinden sokaklara taştı.
Fakat bu sefer üniversite kampüslerinden değil, lise binalarından.
Liseli devrimciler sokakta

68’in aksine, liselilerin talebi daha az değil, daha çok devlet. Devlet liselerinin durumu bir Batı ülkesine nazaran çok kötü. Tuvaletler pis, okullarda fareler dolanıyor, hoca sayısı az, boş ders sayısı fazla. Her okulun ve öğrencinin şikayeti farklı. Özellikle banliyölerde ve yoksul mahallelerde durum çok daha berbat.
Nitekim gösteriler de banliyöde başladı.
İlk gösteri Saint-Exupéry Lisesi’nde düzenlendi. Lise öğrencileri öğretmenlerin grevine destek vermek amacıyla sokağa çıktı.
Hiçbir merkezi organizasyon veya plan olmadan gösteriler kısa sürede domino taşı etkisiyle diğer liselere yayıldı.
Öğrenciler okullardaki şartların düzeltilmesi ve eğitime daha çok bütçe ayrılması için sokağa döküldü.
Her üç liseden birinde eğitim durdu, dersler boykot edildi, okula girişler engellendi. Gösterilerin arttığı 6 Ekim’de Fransa genelinde yüz binlerce öğrenci sokağa çıktı.

Polis şiddeti nedeniyle bir öğrencinin elini, birinin ise gözünü kaybetmesi gösterileri daha da hareketlendirdi.
Binlerce liseli öğrenci her gün sabah 5’te kalkıyor, hiç olmadığı kadar büyük bir şevkle okula gidiyor, sokakta bulduğu çöpü, bidonu kapıp okul kapısına barikat kuruyor. Talepler net. Eğitim bütçesinin artması, doğru bir şekilde kullanılması, sınıfların yenilenmesi, hoca sayısının artması, temizlik. Fakat gençlere ve pankartlara bakınca talepler o kadar basit görünmüyor.

Birçok liselinin elinde Filistin bayrağı, boynunda kefiye var. En çok paylaşılan görüntülerden biri yüzlerce liseli gencin “Hepimiz Gazze’nin çocuklarıyız” haykırışı. Gençler sadece küresel ısınmayla daha da sıcak ve bunaltıcı hâle gelen sınıflarından değil, kendilerini yok sayan, yaşıtlarını kilometrelerce ötede katleden sisteme de öfkeli. Sınıfların pis olmasının esas sebebinin, bitmeyen savaşlarla kendisini var eden kapitalizm olduğunu düşünüyorlar. Hedefleri belli. Kafaları net.
Hükümet yetkilileri, merkez siyasetçiler, 2027 başkanlık seçimlerinin favorisi Marine Le Pen az sayıdaki şiddet görüntüsüne ve mali kayıplara odaklanmış, ailelerden tazminat alınmasını savunma derdine düşmüşken, Fransa bu erken yaştaki kafa netliğine şaşırmakla meşgul.
Zira liselerden böylesine büyük bir protesto dalgasının yayılması kadar bu lidersiz hareketin doğal sözcüleri de şok edici.
Elinde mikrofon, yılların devrimcisi özgüveniyle mitingde konuşan Seydou.
Birçok liselinin elinde Filistin bayrağı, boynunda kefiye var. En çok paylaşılan görüntülerden biri yüzlerce liseli gencin “Hepimiz Gazze’nin çocuklarıyız” haykırışı. Gençler sadece küresel ısınmayla daha da sıcak ve bunaltıcı hâle gelen sınıflarından değil, kendilerini yok sayan, yaşıtlarını kilometrelerce ötede katleden sisteme de öfkeli. Sınıfların pis olmasının esas sebebinin, bitmeyen savaşlarla kendisini var eden kapitalizm olduğunu düşünüyorlar. Hedefleri belli. Kafaları net.
Hükümet yetkilileri, merkez siyasetçiler, 2027 başkanlık seçimlerinin favorisi Marine Le Pen az sayıdaki şiddet görüntüsüne ve mali kayıplara odaklanmış, ailelerden tazminat alınmasını savunma derdine düşmüşken, Fransa bu erken yaştaki kafa netliğine şaşırmakla meşgul.
Zira liselerden böylesine büyük bir protesto dalgasının yayılması kadar bu lidersiz hareketin doğal sözcüleri de şok edici.
Elinde mikrofon, yılların devrimcisi özgüveniyle mitingde konuşan Seydou.

Sağcı bir gazetecinin tuzak röportajında gösterilerin neden başladığını çok net bir şekilde anlatan Elwan.

Boynuna kibarca taktığı kefiyesiyle tesadüf eseri kendisine uzatılan mikrofona konuşan Elwan, gösterileri eleştiren sağcıların argümanlarına teker teker yanıt verdi. Eşitsizliğin neden şiddete yol açabileceğini anlattı. Elwan zengin bir mahallede okuyan, iyi giyinen bir liseli. Her söyleşisinde de ayrıcalıklı konumundan bahsediyor, esas öznenin kendisi olmadığını söylüyor. Çok olgun bir tavırla dikkati göçmenlere, yoksullara çekiyor.
Sokak röportajının ardından kendisini bir anda kamuoyu önünde buldu. Kısa bir süre içerisinde de televizyon ekranında. Çıktığı La Grande Confrontation programında sağcı bir felsefe doktoru tarafından azarlandı.

Felsefe doktoru olan öğretmen kadın, kendisine gençler adına konuşma hakkı olmadığını söyleyen Elwan’a “Bilgiye sahip olan benim, siz değilsiniz. Siz bir öğrencisiniz, ikimiz eşit değiliz.” diyerek bağırdı.
Tartışma programındaki bu sahne sanırım gösterilerin en dramatik anlarından biriydi. Çocukların neden sokağa çıktığının en iyi özeti.
Bilginin tekelini kendisinde gören, bilgiyi nobranca saklayan, elindeki bilginin çapından habersiz küstahlığında boğulan “yetişkinlerin” dünyasında; sınıflarının temizliği için sokağa çıktıklarında bile Gazze’ye selam yollamayı unutmayan “çocukların” isyanı.
Tekrar tekrar oynatılan birkaç görüntüye takılmalarına rağmen dibindeki okulların halini umursamayıp derdini “ben, ben, ben” diye bağırmak ve diplomalarını sinirinden ağlayarak saymak dışında anlatmaktan aciz yetişkinlere inat, tesadüfen içinden milyonlarca beğeni alan, onlarca dile çevrilen genç hatipler çıkaran çocuklar.
Ve sanırım bu sefer 68’in aksine kafaları çok daha net.
68’in mirası değil, ötesi
Gösteriler 68 Baharı kadar büyümedi. 13 Ekim’de sendikaların desteğiyle ülkede grev düzenlenecek. Sonrasında hükümetin bazı önlemlerle liselileri yatıştırması muhtemel. Fakat gösterilerin enerjisi siyasete kanalize oldu bile. 2027 başkanlık seçimlerinin aşırı sağcı Le Pen’den sonraki favori ismi sosyalist Mélenchon ve partisi La France insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) en başından beri gösterileri destekliyor.

Sosyalist siyasetçiler gösterilere katılıyor, polisler ile liselilerin arasına giriyor, gözaltıları engellemeye çalışıyor, çocuklara mikrofon uzatıyor.

Birçoğunun 2027 seçimlerinde oy hakkı olmayacak. Fakat şimdiden hepsi Mélenchon hayranı. Genç Elwan başta olmak üzere, hepsi kendilerini dinleyen tek siyasetçilerin sosyalistler olduğunu söylüyor.
Bu nedenle sağcı siyasetçiler Mélenchon’u liselileri tahrik etmekle suçluyor, bazıları LFI’nin bu yüzden kapatılması gerektiğini bile söylüyor.

Marine Le Pen ile Mélenchon ikinci turda karşı karşıya geldiğinde en büyük tartışma başlıklarından biri bu olacak.
Bu gösterilerin tıpkı 68’deki gibi yaşananları izleyen “sessiz çoğunluğu” Le Pen’e yönlendireceğini söyleyenlerin sayısı az değil.
Bir kesim ise hali vakti yerinde zengin çocuklarının sokağa çıkmasıyla dalga geçiyor. Elwan’a takılan lakaplardan biri “gauche caviar”, yani havyar solcusu. Bizdeki Cihangir solcusu gibi.
Her toplumsal olayda, her sokak hareketinde, her ülkede her şehirde ileri sürülen klişe yorumlar.
Kullanılan lakaptaki lüks marka değişiyor, itham aynı. İrlanda’da “füme somon” solcusu, Danimarka’da kırmızı şarap, Avustralya’da chardonnay solcusu.
Halbuki kendisine benzemeyenin derdini yüklenmek bir füme somon, havyar kadar pahalı değil. Aksine bedava. Lüks değil, en temel ihtiyaç, güdü.
Fakat Elwan ile “havyar solcusu” diyerek dalga geçenlerin desteklediği gelir adaletsizliği, vergi indirimleri, şirketlere verilen tavizler, finanse edilen İsrail ordusuna yardımlar milyonlarca dolar. Empatiden çok daha lüks bir efor.
Devir değişti. Büyük kırılımlar bir köşede sessizce yaşanmıyor. Fransa’da tuvalet kağıdı olmadığı için okulundan nefret eden bir lise öğrencisi, teneffüste TikTok’ta izlediği bir Gazze videosuyla tanık olduğu tüm sorunları birbirine bağlayabiliyor. Serin bir sınıf, temiz bir tuvaleti değil, ailesiyle aynı standartları vaat eden bir gelecek bile sunmayan bir sistemin varlığını sürdürebilmek için savaşlara muhtaç olduğunu çok daha iyi anlayabiliyor.
68, devlet gücünü tahlil etmiş, sedyeye yatırmış, bir noktada küsüp kenara çekilmiş, bireyselliğe odaklanmıştı.
Z kuşağı ise neşteri eline aldı, sedye değil, ameliyat masasında. Bu kez amaç, devletten kaçmak, içe dönmek, öz farkındalık değil; devleti yeniden kurgulamak, kamu gücünü yeniden tasarlamak, devleti dönüştürmek.
Evet 68’den oldukça farklı.
Üstüne üstlük Müslümanların, göçmenlerin çocukları da sol hareketin vitrininde. En ön saflarda. New York’tan Berlin’e kurulan bu büyük ittifak 2027 Fransa seçimlerindeki kozunu ilk başta liselilerle ördü.
Trump’ın protestoları “İslam’ın yayılışı” diyerek hedef göstermesinin de sebebi bu. Göçmenlerin, Müslümanların yaşadığı mahallelerde protestolar yoğun. Yepyeni bir profil sokakta pişe pişe özne oluyor. Gündelik hayatın ekonomik sorunları kimlik sorunlarıyla dengelenerek harmanlanıyor.
Göstericileri koruyan Müslüman belediye başkanı, en önde akıcı Fransızcasıyla nutuk çeken göçmen çocukları, boyunlarından çıkarılmayan kefiyeler.
Hikâyenin artık tek renkli tarafı havyar solcuları değil.
Tabir-i caizse, Cihangir solcularına artık Üsküdar solcuları da omuz verdi.
Boynuna kibarca doladığı kefiyesiyle kendisine benzemeyenlerin derdini yüklenen, özgüveni de sesi kadar yüksek bu çocuklar ilginç bir şarkı mırıldanıyor.
68’lileri üzmek istemem. Fakat bu şarkı çok daha güzel sanki.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.