Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Körlük, yönsüzlük ve gözün unuttuğu yer

Körlük, yönsüzlük ve gözün unuttuğu yer

Bruegel’in tuvale aktardığı Körlerin Yörüyüşü'nün klasik okuması genelde İncil’deki o meşhur ayete dayanır: “Eğer kör köre kılavuzluk ederse, ikisi de çukura düşer.” Ancak buradaki körlük nereye sürüklendiğini sorgulamama hastalığıdır.

Kimi imgeler vardır, gözün önünden bir kez geçtikten sonra zihinden kolay kolay silinmez. Fakat tuhaf bir şekilde bu imgeler bakışın ardında bıraktığı o koca boşluğa, yani görmemenin yankısına dairdir. Çünkü insan çoğu zaman neye baktığını hatırlar da neyi teğet geçtiğini, neyin üzerini örttüğünü pek fark etmez. Zor, çetrefilli bir denklem bu.

Pieter Bruegel’in 1568 tarihli Körlerin Yürüyüşü tablosunu düşünelim. Altı kör adamın birbirine tutunarak ilerleyişini kim unutabilir? Gözleri görmeyen bu adamlar, sadece nereye gittiklerini değil, muhtemelen neden gittiklerini de bilmiyorlardı. En öndeki çukura yuvarlanırken, arkadakiler de domino taşları gibi peşinden sürükleniyordu. Her biri diğerinin omzuna, bastonuna tutunmuştu ama hiçbirinin gidecek bir yönü yoktu. Gözleri açık, ama baktığı yeri görmeyen insanlardı onlar.

Bruegel’in tuvaldeki bu sarsıcı düşüşü, asırlardır sadece sanat tarihinin değil, insan tefekkürünün de ortasında duruyor. Fakat bu düşüşü anlatan tek şey o tablo değil. Elias Canetti’nin Kulak Misafiri’ndeki “Kör” figürü, bu sessiz çöküşün çok başka bir yüzünü gösterir bize. Bedenen körleşmiş biri değildir bu anlatıdaki. Burada görmeyi bile isteye reddeden bir bilinç söz konusudur. Göremeyen değil, görülmeyi de istemeyen, kendi görünmezliğini bir tür sığınağa dönüştürmüş bir gölge… Bakışın ve teşhirin iktidarına karşı sessiz bir başkaldırıdır belki de.

Gert Hofmann’ın Körler romanı ise tam da bu iki imgenin, Bruegel ile Canetti’nin arasına yerleşir. Ne tamamen çukura batanların ne de dünyadan elini eteğini çekip unutmayı seçenlerin hikâyesidir bu. Hofmann, körlerin yola çıkışını bize içeriden, o kırılgan zihnin içinden anlatır. Kimin neden korktuğunu, ne zaman suskunluğa gömüldüğünü gösterir. Düşüş bu anlatıda ansızın gelen bir kaza olarak resmedilmez. Adeta ağır ağır icra edilen bir ritüel olarak anlatılır.

Kısa bir tanım yaparsak eğer şöye diyebiliriz: Görmek  bir yön duygusunun, anlam arayışının ve tanıklığın işidir. Peki ya bize yol gösteren kılavuz da körse? Bizi peşinden sürükleyenin nereye gittiğini bilmediğini fark ettiğimizde, çoktan o çukura düşmüşsek?

Bu yazı tablo, roman ve fragmanlar arasında yankılanan o yakıcı sorunun peşine düşüyor: Körlük gerçekten bedensel bir eksiklik mi, yoksa modern insanın gözüyle gördüğü ama aklıyla bir türlü kavrayamadığı kolektif bir sürükleniş mi?

I. Görmeyen Değil, Görülmeyen: Canetti’nin “Kör”ü

Canetti’nin Kulak Misafiri’ndeki Kör figürü, körlüğü fiziksel olmaktan ziyade varoluşsal bir tercihte yankılanır. Gözleri kapalıdır ama sanki dünyanın bütün gürültüsünü süzen keskin bir hafızası vardır. Görmediği için değil, görünmediği için vardır orada. Onu var kılan, toplumun onu unutmuş olmasıdır. Ve unutulan her şey gibi, varlığıyla etrafındakilere gizli bir suçluluk hissettirir.

Canetti’nin bu karakteri, bakışın egemenliğinden bilinçli olarak çekilmiş bir benliğin simgesidir. Görülmek istemez çünkü bilir ki bakış, insanı nesneleştirir, çıplak bırakır. Kendine kurduğu o görünmezlik alanında, gücünü yalnızlığından alır. Toplumun bakışın erişemediği o dış çeperde yaşar. Bu yönüyle Canetti’nin Kör’ü, modern dünyanın her şeyi şeffaflaştırma, teşhir etme takıntısına çekilmiş radikal bir resttir adeta.

Canetti’nin Kör’ü görmeye ihtiyaç duymamayı öğrenmiş biridir. Gözleri sakatlanmamış, bilerek susturulmuştur. Çünkü bakmak, tarihin hiçbir evresinde ve hiçbir zaman masum bir eylem olmadı. Görmek ise başka fasıllarda nefes aldı durdu hep. Tartmak, ayırmak, yargılamak ve hükmetmek anlamlarına büründü.  Canetti’nin Kör’ü, dış dünyanın bu hırslı görsel karmaşasından elini çekerek dinlemeye, hissetmeye ve sezgisel bir hakikate yöneltir kendini.

Onun en çarpıcı yanı şudur: Kendi körlüğünü bir başkasına mürit toplamk için kullanmaz. Ne peşinden gelecek bir topluluk arar ne de kimseye rehberlik etme iddiasındadır. Kendi kabuğuna çekilmiş bu figür, Hofmann’ın romanındaki gibi diğer körlerin peşine takılmaz. Bruegel’in tablosundaki o zincirleme düşüşe de katılmaz. Sessizliğin içinden kendine ait bir alan açar.

Modern toplum, insanı sürekli görmeye ve kendini göstermeye zorluyor. Kameraların, ekranların, vitrinlerin çağında, göze çarpan her şey değerliymiş gibi bir illüzyon yaratılıyor. Canetti’nin Kör’ü ise bu pazarın tamamen dışında kalmayı seçer. Tam da bu yüzden rahatsız edicidir. Çünkü onu kadraja alamazsınız, ölçemezsiniz, bir yere oturtamazsınız.  

II. Sessiz Bir Felaket: Gert Hofmann’da Körlük ve Kırılganlık

Gert Hofmann’ın Körler romanı, zamandan ve mekândan koparılmış bir coğrafyada, altı kör adamın zihninden anlatılır. Bu altı adam, bir papazın rehberliğinde manastırdan çıkarılır. Ancak daha yolun başında papaz onları öylece terk edip gider. O andan itibaren körlerin elinde kalan tek şey, birbirlerine dokunarak kurdukları o çaresiz zincirdir. Öndeki bir sonrakine tutunur, onun bocalayan adımı diğerini peşinden çeker. Ama yönü belirleyecek tek bir sağlam göz bile yoktur artık. Yön denilen şey, sadece eski bir alışkanlığın tortusudur.

Burada, Canetti’nin o kendi kendine yeten, içe çekilmiş yalnız Kör’ünün aksine, trajik bir toplulukla karşılaşırız. Ancak bu birliktelik çaresizliğin uzayıp giden kısır döngüsünde bir güven ya da dayanışma üretmekten yoksundur. Bu bir arada oluş, ortak bir hedefe yürüdükleri anlamına gelmez hiçbir zaman. Sadece yönsüz bir tekrarın, ortak bir korkunun kendi aralarında pay edilmesinden söz edebiliriz belki. 

Hofmann’ın anlatı içerisindeki dili, yürüyüşün kendisi gibi yalın ama derinden yankılanan bir ritme sahiptir. Körlerin duyduğu her küçük ses, bastonların yere vuruşu, çakıl taşlarının hışırtısı, dünyalarındaki o koca boşluğu daha da derinleştirir. Görme yetisinin yokluğu, diğer duyuların güçlenmesiyle telafi edilmez burada, bu anlatı duyulan her sesi daha da bulanıklaştırır.

Körlerin yürüyüşüne bir isim vermek gerekirse sürüp giden bir bocalamadır diyebiliriz ancak. Gidecekleri net bir yer yoktur onlar için ama durmaya da cesaret edemezler. Tıpkı Bruegel’in tablosundaki gibi öndeki düşer, arkadaki onu takip eder. Fakat Hofmann bu kez düşüşü dışarıdan bakan bir gözle değil, düşenlerin kendi iç dünyasından haberler aktarır gibi aktarır. Körler, Bruegel’in tablosundaki donmuş anı hareket ettirirken, ona içsel bir sızı kazandırır.

Papazın gidişiyle birlikte, meşruiyetini Tanrı’dan alan o üst yön duygusu da buharlaşır. Ortada ne bir kurtuluş umudu ne de yürüyüşü anlamlı kılacak bir gerekçe kalmıştır. Hofmann’ın körleri, Canetti’nin Bilinçli direnişçisi gibi değil aksine belirsizliğin kucağına bırakılmış toplu bir kırılganlığın simgesi olarak bizleri karşılarlar.  

III. Tabloya Düşen Gölge

1568 yılında Pieter Bruegel’in tuvale aktardığı Körlerin Yörüyüşü, zamanı aşan bir felaket resmidir. Altı kör adam, yan yana değil, bir silsile halinde birbirine tutunmuş, adım adım derenin yatağına, düşecekleri o çukura doğru yürür. En öndeki adam çoktan sırtüstü düşmüştür. Arkasındaki onun üzerine kapaklanmak üzeredir. Üçüncü adam dengesini kaybetmiştir. En arkadakiler ise henüz önlerinde yaşanan felaketten habersiz, aynı izi sürmeye devam eder.  

Tablonun klasik okuması genelde İncil’deki o meşhur ayete dayanır: “Eğer kör köre kılavuzluk ederse, ikisi de çukura düşer.” Ancak Bruegel’in resminde iki değil, altı kör vardır. Bu da meselenin bireysel bir kaza olmadığını, kitlesel bir basiret bağlanması olduğunu gösterir. Buradaki körlük, sadece görememek değil; nereye sürüklendiğini sorgulamama hastalığıdır.

Bruegel’in adamları Hofmann’ın romanındaki gibi içlerini dökmez, Canetti’nin körü gibi kendi alanlarını da koruyamazlar. Rehberleri yoktur. Papaz ortalıkta görünmez, kilise ise resmin çok gerisinde, ulaşılmaz ve uzaktır. Körlerin gittiği yer bir mabet ya da sığınak değil, çamurlu bir çukurdur.

Resimdeki kompozisyon adeta donmuş bir zamandır. Neye doğru yürüdüklerini bilmeyen bu adamlar, sadece düşüşün ivmesine hizmet ederler. Bu yüzden tablo siyasi, ahlaki ve varoluşsal bir eleştiriye dönüşüverir. Kimin niye önde olduğu, arkadakilerin neden sorgulamadan takip ettiği soruları cevapsız kalır. Bakmakla mükellef bizler için bir yük bırakır omuzlarımıza. Çünkü cevaplar, çoktan o çukura yuvarlanmıştır bizler gibi.

Bruegel’in fırçası, yaşanan trajediyi büyük bir sessizlikle kuşatır. Resimde ne bir çığlık vardır ne de panik. Bu sessizlik ana aktör gibidir ve  düşüşü daha da kaçınılmaz ve tüyler ürpertici kılar. Tablo bize hala bile içinde debelendiğimiz bir alışkanlığın resmini sunar: Kör, köre tutunur çünkü başka bir yol bilmez. Düşüş kaçınılmazdır ama yürüyüş yine de sürer.

IV. Modern Zamanın Kör Tanıkları

Bu üç yapıt –Canetti’nin içe dönük, sessiz direnç gösteren Kör’ü; Hofmann’ın yönsüzleşmiş kırılgan topluluğu ve Bruegel’in tuvalindeki o zincirleme düşüş– dünde kalmış estetik özneler değildir. Aksine, bugünün dünyasına dair yakıcı sorular sorarlar:

Neyi görüyoruz gerçekten?

Kimi, neyin pahasına takip ediyoruz?

Kendi rotamızda mı ilerliyoruz, yoksa önümüzde çukura yuvarlananların peşine mi takılmışız?

Modern insanlar olarak bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu, her saniye binlerce imgenin ekrandan aktığı bir çağda yaşıyoruz. Ve belki de tam da bu görsel bolluk yüzünden tarihinin en büyük körleşmesini tecrübe ediyoruz. İnanılanın aksine görüntüye boğulmuş olmak, hakikati gördüğümüz anlamına gelmiyor. Aksine, imge enflasyonu anlamı örten kalın bir perdeye dönüşüyor. Bruegel’in figürleriyle günümüzün dijital kitleleri arasındaki benzerliği düşününce insna gerçekten ürküyor. Önde gidenin nereye gittiğini bilmeden, sırf önde olduğu için peşine takılan milyonlar olup çıktık nijayetinde.. Hofmann’ın körleri gibi birbirimizin omzuna tutunmuş halde ilerliyoruz. Öndekinin ehliyetini sorgulamıyoruz, arkadan gelenler de bizi sorgulamıyor. Bireysel bir zaafın ötesinde, kitlesel bir akıl tutulması içindeyiz.

Didi-Huberman’ın Görmek ve Gösterilmek’teki sorusu tam da burada çınlar: “Görsel olanı anlamak mı istiyoruz, yoksa sadece tüketmek mi?”

Bugün Canetti’nin Kör’ü gibi kadrajın dışında kalmayı seçenler, bu gösteri toplumuna dahil olmayanlar adeta “yok” sayılıyor. Dikkat ekonomisinin, sürekli görünür olma zorunluluğunun dışına çıkmak bir tür sapma gibi algılanıyor.

V. Körlüğün Ardından Kalan

Körlük, insanın en eski ve en tanıdık hikâyelerinden biri. Onu pusulasını, sezgisini ve idrakini yitirmiş bir zihnin karanlığı olarak nitelersek kim karşı çıkabilir ki?

Bu üç figür bize üç ayrı patika sunar: Bruegel, çukura düşen kalabalığı gösterir. Hofmann, o düşüşün içindeki sızıyı anlatır. Canetti ise düşmeyi reddeder; çünkü zaten o anlamsız yürüyüşe katılmamıştır hiç.

Peki biz bu hikâyenin neresindeyiz? Görmeyi reddeden dirençli bir bilinç miyiz? Kör bir kalabalığın içinde çukura yürüyen bir takipçi mi? Yoksa çoktan düşmüş de hâlâ yolda olduğunu sanan bir gafil mi?

Bu soruların kestirme bir yanıtı yok. Belki de bütün mesele yanıtı bulmakta değil, sorunun yakıcılığını hissetmektedir.  Ve belki bir gün, gözlerimizi kapatmak yerine, sahte ışıklara bakmayı bırakacak cesareti buluruz, kimbilir..  

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın