Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Kul hakkı ile iktidar hatırı arasında “Vakıfların ahlak bildirileri”

Kul hakkı ile iktidar hatırı arasında “Vakıfların ahlak bildirileri”

Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın denetimsizliğe, göz yummaya ve kayırmacılığa dikkat çekmesi elbette kayda değer. Ancak bildiriye gösterilen o cömert teveccüh, uzun ve konforlu suskunluğun hesabını unutturur mu? Maslahat gözetilerek ayarlanmış sözlerden ahlaki cesaret çıkarmaya çalışmak beyhude. Beni asıl kahreden, çürümeyi dile getirirken bile aynı menfaatleri, aynı yakınlıkları koruma ihtiyacı duymamız.

Fon skandalının ardından yayımlanan bildirileri okurken, yıllardır içimizde biriken o ağır soruların nihayet sorulmuş olmasından doğacak ferahlığı hissetmek isterdik, olmadı. Yolsuzluğun adını koymanın, sorumlulardan hesap istemenin cesaret gösterisi sayıldığı, takdirle karşılandığı bir vasata nasıl sürüklendiğimizi düşündükçe insanın içi daha da daralıyor. Milyonların geçim sıkıntısıyla her gün azaba dönen hayatı, acaba aynı çevrelerde ne zaman böylesine yüksek bir ahlaki infial uyandırdı?

Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın denetimsizliğe, göz yummaya ve kayırmacılığa dikkat çekmesi elbette kayda değer, Sezar’ın hakkı Sezar’a. Yıllardır iktidarı destekleyen çevrelerden hesap sorulmasını isteyen sözler duymayı önemsiyorum. Ancak bildiriye gösterilen o cömert teveccüh, uzun ve konforlu suskunluğun hesabını unutturur mu? Kul hakkını hatırlatanları alkışlama telaşına düşerken, hakkı her gün çiğnenenlerin neden onca zaman kimsesiz bırakıldığını sormayı ihmal etmeyeceğiz. Edemeyiz.

Bildirideki “çürümenin cüzdana da sıçradığı” ifadesini tekrar tekrar okudum. Emeklinin aylığı kiraya yetmezken, çalışanın sofrası her ay biraz daha küçülürken, aileler çocuklarının beslenmesinden kısacak noktaya gelirken çürümenin cüzdanla münasebeti henüz kurulmamış mıydı? Yılların emeğiyle edinilmiş hayatın kaybedilmesi, gençlerin elinden ev, araba sahibi olma ihtimalinin dahi alınması, dürüstçe çalışarak yoksulluktan kurtulmanın giderek güçleşmesi karşısında o cüzdanlara ne olduğunu düşünüyorduk?

İnsanın parasını kaybetmesi kadar, emeğinin karşılıksız bırakılması da kul hakkına dahildir. Tasarruf hesabındaki eksilme ne kadar somutsa, pazardan eli boş dönmek de o kadar somut bir hayat gerçeğidir. Üstelik ücretiyle yaşayan kitlelerin, kendilerine yüklenen maliyetlere itiraz edecek hali bile bırakılmadı. Başkalarının aldığı kararların bedelini, kendi çocuklarının geleceğini erteleyerek ödeyenlerin ahı var ahı.

Kur Korumalı Mevduat yıllarında servetini koruma altına alanlarla, maaşını enflasyona karşı koruyamayanlar aynı ülkenin havasını soluyordu. Kamu kaynaklarının kimin cebinden çıkıp kimin hesabına aktarılacağı sorusu ortadayken aynı kuvvette sesini duyamadığımız dini çevreler, borsa ve fon mecrasındaki kayıplar karşısında kul hakkını yüksek sesle hatırladı. Yardım kolisi hazırlarken gösterilen o pek muttaki titizliği, insanları o koliye muhtaç bırakan politik tercihler karşısında da görmek isterdik. Yoksulun neye ihtiyacı olduğunu böylesine yakından bilenler, neden yoksullaştığıyla da ilgilenmeli.

Yoksulu sevdiğini söyleyenlerin yardım dağıtırken ne anlattığından çok, ücretler konuşulurken, vergiler belirlenirken, devletin parası harcanırken kimden yana olduğuna bakarım. İşçinin evinde çay içip patronun yanında onun alacağını ağzına alamıyorsan, kardeşlikten söz ederken biraz sıkılacaksın. O sofrada oturmanın hatırı, yeri geldiğinde zenginin huzurunu kaçırmayı da gerektirir.

Fonlarda parasını kaybedenlerin hakkı da elbette sonuna kadar aranmalı. Yatırımcı olmak aldatılmaya razı gelmeyi gerektirmez, varlıklı olmak da adalet talebini geçersiz kılmaz. Küçük birikimini kaybedenin de büyük servet sahibinin de hakkı vardır. Benim sorduğum, geçim derdiyle ömrü tükenenlerin kaybının neden aynı çevreleri böylesine ayağa kaldırmadığı. İnsanların gelirine bakarak haklarını küçümseyemeyiz, fakat kimin derdini kendimize yakın bulduğumuzun hesabını vermek zorundayız.

Ardından gelen Safa Vakfı’nın açıklamasını da aynı dikkatle okuyalım. Hüdayi’nin denetim ve kayırmacılıktan söz etmesinin ardından konu yeniden aileye, gençliğe, ekranlara ve bağımlılığa döndü. Yolsuzluğun failleri ve sorumluları konuşulacakken, kendimizi çocukların terbiyesini tartışırken bulduk. Kimin görevini yerine getirmediğini sorarken, herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini dinlemeye başladık.

Safa’nın geri adımını tam burada görüyorum. Çürüme kelimesinin sertliği korunuyor, hesabın kimden sorulacağı belirsizleşiyor. Yetkisini kullanmayanların, görevini ihmal edenlerin, ilişkileri sayesinde korunanların sorumluluğu toplumun tamamına üleştiriliyor. Yani suçlu yok, yanlış var yine. Herkes biraz daha ahlaklı olsa mesele çözülecekmiş gibi konuşuluyor.

Aileyi korumak, çocukları kumardan ve bağımlılıktan uzak tutmak elbette hayati meseleler. Fakat hangi işlemin nasıl yapıldığını, hangi denetimin neden işlemediğini soranların karşısına gençlerin terbiyesini çıkarınca, hesap vermesi gereken yetişkinlere çift kale maç yapacakları arsayı da açıyorsunuz. Çocukların ahlakını konuşmaya gösterilen hevesin, onların geleceği üzerinde tasarrufta bulunan güçlülerin ahlakını sorgularken de sürmesini beklemek hakkımız.

Hüdayi’nin metninde ise hesap sorulması istenirken siyasi kazanımların ve yürüyüşün öncülerinin korunması da gözetiliyor. Yolsuzluk yapanların o yürüyüşe yük olmasından duyulan endişe, hakkı gasp edilen insana ne söyler? Parasını, emeğini, geleceğini kaybeden insan, kendisini zarara uğratanların siyasi arkadaşlıklarını düşünmek zorunda mı? Zaten yıllardır o arkadaşlıkların hatırı gözetilirken kendi derdini anlatacak kimse bulamadığından yakınıyor.

Eski devlet ricalinin ve kıdemli siyasetçilerin tavrına da aynı sebeple itiraz ediyorum. Yıllarca yetki kullanmış, kararlara imza atmış, işlerin merkezinde durmuş isimlerden beklediğimiz, sivil toplumun metinlerini tebrik etmekle yetinmeleri olabilir mi? Hangi kapının çalınacağını, hangi makama ne sorulacağını, hangi cevabın geçiştirmeden ibaret olduğunu hepimizden iyi bilirler. O halde tecrübelerinin ağırlığını da hesap sorarken görelim. “Kim denetlemedi, hangi uyarı sümen altı edildi, zarar büyürken hangi makam ne yaptı?” sorularının peşini bırakmasınlar.

Kimin neyi, ne zaman öğrendiği elbette belgelerle ortaya konulmalı. Bununla beraber devlete ve imkanlara yakın dururken nüfuzun konforunu yaşayıp, kriz patladığında sıradan vatandaşın şaşkınlığına sığınmak kimseyi aklamıyor. Her yere yetişen ilişkiler, sorumluluk gündeme gelince nasıl böyle habersiz kalabiliyor? Muhafazakâr çevrelerde yerleşen “stratejik cehalet” üzerinde düşünmek yine bize mi kalsın? Siz de bir zahmet ediverin.

Muhaliflerin bir kısmı da başörtülü birinin adının yolsuzluğa karışmasından duyduğu memnuniyeti gizleyemiyor. Yıllardır söylediklerinin doğrulandığını düşünüp neredeyse sevinecekler. Kimin ne yaptığını öğrenmeden, kıyafetine bakarak haklı çıkmanın keyfini sürüyorlar. Oysa başörtüsü kimseye masumiyet kazandırmaz, kimsenin suçuna da delil olmaz. Parasını kaybeden insanın beklediği, kadınların kıyafeti hakkındaki eski kanaatlerinizi bir kere daha dinlemek mi?

Hangi işlemin kimleri zenginleştirdiği, zararın kimlere bırakıldığı, hangi makamın görevini yerine getirmediği sorulmalı. İnancı şüphelinin önüne koruma olarak koyan da başörtüsünden suç delili çıkaran da o soruların cevabını vermiyor. Tartışma yine alışıldık kavgaya dönüyor, hakkı yenenler kendi parasının akıbetini konuşmak için sıranın gelmesini bekliyor.

İtirazın ardından herkes kendi hesabını kapatıp çekilirken, hakkı yenenlerin hesabı açık kalıyor işte. Kul hakkından söz ederken dahi kimin hatırını gözeteceğimizi, hangi ilişkiyi koruyacağımızı, ne kadar konuşursak zarar görmeyeceğimizi hesaplıyorsak, o bildirilerin altına imza atmakla hangi mesuliyeti yerine getirmiş oluyoruz?

Maslahat gözetilerek ayarlanmış sözlerden ahlaki cesaret çıkarmaya çalışmak beyhude. Beni asıl kahreden, çürümeyi dile getirirken bile aynı menfaatleri, aynı yakınlıkları koruma ihtiyacı duymamız. Haksızlık karşısında ne söyleyeceğimizi düşünmeden önce, sözümüzün kimi rahatsız edeceğini hesap eder olmuşuz. Sonra çocuklara ahlak öğretmek üzere bildiri yayımlıyoruz.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın