1918’de Azerbaycan Cumhuriyeti ilan edildiğinde Bakü henüz yeni devletin hakimiyetinde değildi. Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında, kendi varlığı için mücadele eden Osmanlı Devleti, Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nu Azerbaycan’ın yardımına gönderdi. Osmanlı ve Azerbaycan kuvvetleri, 15 Eylül 1918’de Bakü’ye girdi.
Anadolu’dan gelen askerler, vatandaşı olmadıkları bir ülkenin bağımsızlığı uğruna can verdiler. Bugün her fırsatta tekrarladığımız “Bir millet, iki devlet” sözünün gerisinde, işte bu ortak tarihin ve inancın beslediği, savaş meydanlarında bedeli ödenmiş bir kardeşlik bulunuyor.
Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesinde Müslümanların fedakarlığını minnetle anan bir yönetimin, bugün başörtülü kız çocuklarının eğitim hakkını sınırlayan uygulamalara izin vermesi, kendi tarihiyle de çelişiyor. Üstelik 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde kadınların ülke çapında oy hakkına henüz kavuşmadığı bir dönemde kadınların siyasi eşitliğini tanımıştı.
Hacı Zeynelabidin Tagiyev’in kız çocuklarının eğitimi için gösterdiği gayret, Mehmet Emin Resulzade’nin cumhuriyet anlayışıyla birlikte düşünüldüğünde, bugün okul kapılarında yaşananlar daha da düşündürücü hale geliyor. Bir asır önce kadınların siyasi iradesini tanıyan cumhuriyetin mirasçıları, şimdi onların kıyafet tercihlerini denetliyor.
Son haftalarda Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin derslere alınmadığı, kadın öğretmenlerin kıyafetleri nedeniyle baskıyla karşılaştığı kayıtlar sosyal medyada dolaşıyor ve oldukça üzüntü duyulacak görüntüler… Okul kıyafetlerine ilişkin düzenlemelerin uygulanma biçimi, bir çocuğun, gencin, öğretmenin eğitim hakkını başındaki örtüye bağlayacak noktaya gelmiş durumda. Laikliğin devletin din karşısındaki tarafsızlığını gerektirdiği açıktır. Fakat devletin tarafsızlığı, vatandaşın dini kimliğini gizlemesini gerektirmez.
Başörtülü bir öğrencinin sınıfa girmesiyle okulun laik niteliğinin nasıl zarar gördüğünü açıklamak mümkün değil. Devlet, kendi yetkilerini sınırlaması gereken bir ilkeyi vatandaşının kıyafetini denetlemek için kullanıyor.
Kadınların özgürleşmesi adına savunulan bu müdahalelerin, kadın iradesini nasıl değerlendirdiği de ayrıca sorgulanmalı. Örtünmenin aile veya çevre baskısıyla gerçekleşebileceğini kabul etmek, başörtülü her kadının kendi kararını verme yeteneğinden yoksun olduğunu varsaymayı haklı çıkarmaz. Kadının tercihine saygıyı savunanların, tercih başörtüsünden yana kullanıldığında o kararı geçersiz sayması, özgürlük anlayışlarının sınırını gösteriyor.
Bir kadının kıyafeti üzerindeki söz hakkını ailesinden alıp devlete teslim etmekle onun özgürleşeceğini düşünmek, eski bir otoriterliğin yerine yenisini koymaktır.
Azerbaycan’ın bu uygulamaların sonuçlarını görmek için uzak bir ülkenin tarihini incelemesine gerek yok. Türkiye’de 28 Şubat döneminde başörtülü kadınların üniversitelerden uzaklaştırılması, ikna odaları ve meslek hayatından dışlanmaları, yakın geçmişimizin en ağır hak ihlalleri arasındaydı.
Bu yasakların kaldırılması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi hayatında da önemli bir yer tuttu. Başörtüsü nedeniyle eğitim ve çalışma hakkından mahrum bırakılan kadınların yaşadıklarını yıllarca anlatan, bu mağduriyetler üzerinden siyaset yapan bir iktidarın, aynı uygulamalar Azerbaycan’da gündeme geldiğinde nasıl bir tavır aldığı elbette sorulacaktır.
Ankara’nın tutumu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 23 Eylül’de Birleşmiş Milletler kürsüsünden yaptığı açıklama hatırlandığında daha da dikkat çekici. Erdoğan, okullardaki başörtüsü yasaklarını kadınların temel haklarına saldırı olarak nitelendirmiş, ancak herhangi bir ülkenin adını anmamıştı. İlham Aliyev’in 2 Ekim’de ülkesinin iç işlerine müdahale edilmemesi gerektiği yönündeki çıkışı, bu sözlere verilmiş dolaylı bir cevap olarak yorumlandı.
Middle East Eye’ın 9 Ekim tarihli haberinde ise Türk yetkililerin Erdoğan’ın Azerbaycan’ı kastetmediğini, Fransa ve Avusturya gibi ülkelerdeki uygulamalara işaret ettiğini özellikle belirttikleri aktarılıyor. Habere göre Ankara, Azerbaycan’ın iç işlerine karışma niyeti bulunmadığı güvencesini de Bakü’ye en üst düzeyde iletmiş. İsimleri açıklanmayan yetkililere dayanan bu bilgiler doğruysa üzerinde durulması gereken ciddi bir siyasi tercih var:
Erdoğan’ın başörtüsü yasağına yönelik eleştirisinin Azerbaycan’ı kapsamadığını açıklamak için gösterilen diplomatik hassasiyet, aynı yasağın mağdurları için neden gösterilmiyor? Ankara, kendi Cumhurbaşkanı’nın Birleşmiş Milletler’de savunduğu ilkenin arkasında durmak yerine, o ilkenin Aliyev yönetimini rahatsız etmediğini anlatmakla mı meşgul?
Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan, 11 Mayıs 2021’de Fransa’da görüşülen ve Müslüman kız çocuklarının başörtüsü takmasını sınırlamayı öngören yasa tasarısını eleştirirken, “Müslüman genç kızlara getirilen başörtüsü yasağı ise ayrı bir garabettir” demiş, genç kızların Türkiye’de geçmişte yaşandığı gibi eğitimleriyle inançları arasında tercih yapmaya zorlanacağını söylemişti. Fransız makamlarına bu düzenlemeden vazgeçmeleri çağrısında bulunurken Fransa’nın iç işlerine müdahale endişesi taşımayan iktidarın aynı hak ihlali Azerbaycan’da gündeme geldiğinde neden farklı bir diplomatik tutum benimsediğini sormak gerekiyor. Üstelik Cumhurbaşkanının Aliyev’le kurduğu samimi ilişki, bu meseleyi doğrudan konuşabilmesi için önemli bir imkân sunuyor. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin yalnızca devlet başkanlarının birbirlerine gösterdikleri yakınlıktan ibaret olmadığını, Azerbaycanlı kadınların hakları söz konusu olduğunda da hatırlamak gerekiyor.
Haydar Aliyev’den İlham Aliyev’e geçen siyasi iktidarın devamlılığı, Azerbaycan’da devletin vatandaş karşısındaki yetkilerinin sınırını ayrıca tartışmayı gerektiriyor.
Cumhurbaşkanlığı makamının babadan oğula geçtiği bir ülkede, bir kız çocuğunun sınıfa girebilmesinin başını açmasına bağlanması, yönetenlere tanınan imkanlarla sıradan vatandaşın sahip olduğu tercih hakkı arasındaki mesafeyi gösteriyor.
Türkiye, Azerbaycan’ın bağımsızlığı için can vermiş askerlerinin hatırasını yaşatırken bugün Azerbaycanlı kadınların eğitim hakkını da savunabilmeli. Bir asır önce Bakü’nün kurtuluşu için gösterilen dayanışmanın, bugün bir okul kapısında karşılığı bulunmayacaksa kardeşlik sözümüzün siyasi anlamını sorgulamak zorundayız. Ankara’dan beklenen, Bakü ile dostluğunu bozması veya Azerbaycan’ın iç siyasetine yön vermesi değil, kendi geçmişinde haksızlığını kabul ettiği bir uygulama karşısında aynı ilkesel tutarlılığı göstermesi.
Bir iktidar koltuğu babadan devralınabilir. Fakat başka babaların kızlarının nasıl yaşayacağına, ne giyeceğine ve hangi şartlarda eğitim göreceğine karar verme hakkı hiçbir siyasi mirasın parçası olamaz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.