
33 sene önce kademeli bir şekilde iki devletli çözümü öngören Oslo Anlaşmaları’nı Filistinli lider Yaser Arafat ile el sıkışarak imzalayan İsrail başbakanı İzak Rabin, sağcıların en nefret ettiği kişiye dönüşmüştü. Faşistler, muhafazakârlar ve sağcılara göre “barış anlaşmasını değil, İsrail’in ölüm fermanını imzalamıştı”. ABD’nin desteğini ve Nobel Barış Ödülü’nü alan İzak Rabin ise bu kanaatte değildi. Yaser Arafat ile sağlıklı bir iletişim kurmuş, Filistin’e bazı bölgelerin kontrolünü devretmeye başlamış, uzun vadeli bir barış inşa etmenin derdine düşmüştü.

İsrail’in güvenliği ve kalıcı bir devlet haline gelmesi için barış şarttı. Göstericilerin öfkesi geçici ve önemsizdi. İzak Rabin’in uğraşacağı daha büyük dertleri vardı. İsrail’in kalıcı barışa en çok yaklaştığı bu zamanlar, aynı zamanda Netanyahu’nun da ana muhalefet lideri olarak rüzgârı arkasına aldığı, aşırı sağın ve faşizmin giderek yükseldiği yıllardı.
İsrail’in BM Daimî Temsilcisi Netanyahu, 1988’de ülkesine geri dönmüş, sağcı Likud’a katılmış ve kısa bir süre sonra partinin lideri seçilmişti. Amerikan sağıyla, diasporayla olan yakın bağı ve akıcı İngilizcesiyle yurt dışında İsrail’i savunan en karizmatik gençlerden biri olan Netanyahu; Oslo Anlaşmaları’na sert muhalefet ediyor, solcu elitleri zorluyordu.
Netanyahu’nun kürsüden köpürttüğü radikal fikirler, sokaklarda da kazanları kaynatıyordu.

Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasından beş ay sonra Yahudi bir yerleşimci terörist Baruch Goldstein, Ramazan ayında, Yahudilerin Purim bayramında bir camiyi basmış, ibadet eden Filistinlilere tam secde ettikleri sırada arkadan ateş açmıştı. 29 Filistinliyi korkunç bir şekilde katletmiş, ardından hayatta kalanlar tarafından dövülerek öldürülmüştü.

Barış görüşmelerini tamamen yok edebilecek bu korkunç katliam, İzak Rabin ile Arafat arasındaki iletişimi daha da artırmış, Rabin’in katliamı ve yerleşimcileri sert bir şekilde kınaması bir samimiyet testine dönüşmüştü.
Filistinliler yeni bir intifada başlatabilir, İsrail’de yaşayan Araplarla Yahudiler arasında çatışmalar çıkabilir, yerleşimcilerle ordu bile karşı karşıya gelebilirdi. Risk büyük, barış görüşmeleri sallantıdaydı. Birçok siyasetçi Baruch Goldstein’i kınamış, benzer katliamların önünü almak için açıklamalar yapmıştı.
Kahanistler hariç.Zira Meir Kahane’nin izinden giden Kahanistlerin en sıkı takipçilerinden biri de partiden vekil adayı bile olan Baruch Goldstein’di. Kahanistler Goldstein’in eylemlerini kınamıyor, savunuyor ve hatta bir kahraman olduğunu söyleyerek posterlerini evlerine asıyordu.

Meir Kahane, Arapların İsrail’den kovulmasını, Arap ve Yahudiler arasındaki ilişkilerin yasaklanmasını, İsrail’in tamamen teokratik bir Yahudi devleti olmasını, Arapların Yahudilerle ayrı okullara gitmesini savunan radikal bir aktivistti. ABD’de yetişmiş, bağış topladıktan sonra İsrail’e yerleşmiş ve fikirlerini hayata geçirmek için Kach Partisi’ni kurmuştu. Parti 1984 seçimlerinde %1,2 oy aldı ve Meir Kahane partisinin tek milletvekili olarak Knesset’e seçildi. Yıllar içinde İsrail toplumunun önemli bir kısmını etkisi altına alacak zehrini yavaş yavaş saçmaya başladı.
Seçimlerden önce vekillerden oluşan meclisteki Seçim Komisyonu, ırkçı görüşleri nedeniyle Kahane’nin adaylığının iptal edilmesine karar vermiş; ancak Yüksek Mahkeme, yasal dayanak olmadığı gerekçesiyle bu kararı iptal etmişti. Böylece Kahane meclise girebilmişti.
Kahane, mecliste korkunç fikirlerini savunmaya devam etti, kendisi gibi düşünmeyen Yahudilerin “gerçek Yahudi” olmadığını, devşirildiğini ileri sürdü. Halkta karşılığı görünürlüğünün artmasıyla devam etti, diğer milletvekilleri ise Kahane’yi protesto etmek için her konuştuğunda oturumu terk etse de söylemleri ses getirdi. Parti 1988’de düzenlenecek seçimlerde anketlere göre 12 milletvekili çıkaracak konuma yükseldi. Bu tehlike üzerine Knesset, politik partilerin ırkçı olmasını yasaklayan bir yasa kabul etti, Seçim Komisyonu Kahane’nin aday olmasını yine yasakladı, Yüksek Mahkeme bu sefer yasal gerekçe sağlandığı için komisyon kararını onayladı. Parti ise İbrahim Camii saldırganının Kahanist olması nedeniyle hem İsrail hem de ABD tarafından terör örgütü olarak kabul edildi.
ABD’ye giden Meir Kahane ise 1990 yılında El Kaide ile bağlantılı bir Amerikan vatandaşı tarafından öldürüldü. Partileri kapatılmış, liderleri öldürülmüş, vekil adayları ülkenin en ünlü teröristine dönüşmüştü. Fakat maalesef zamanın ruhu Kahanistler’den yana esiyordu. Oslo Barış Görüşmeleri, solcu İsrailli liderlere yönelik öfke ve barış karşıtı kampanyalar, özellikle gençler arasında Kahanistlerin desteğini artırmıştı. Bu Kahanistlerden biri de 10 Ekim 1995’te, elinde Cadillac marka bir kaput süsüyle kameralar karşısına geçen 19 yaşındaki, gözlüklü, balık etli bir gençti.

19 yaşındaki faşist, yaşı gelmesine ve milliyetçi olmasına rağmen orduya alınmamıştı. Sivil katletmeyi âdet edinen İsrail ordusu bile Kahanist genci fazlasıyla radikal bulmuş, orduda görev almasını uygun görmemişti. Genç Kahanistin elindeki kaput süsü, İsrail başbakanı İzak Rabin’in arabasına aitti. Kameraları görünce coşan genç başbakanı tehdit etmişti: “Bunu Rabin’in arabasından çaldık. Arabana ulaştık, sana da ulaşabiliriz.”
Itamar Ben-Gvir adındaki bu genç Kahanistin tehdidinden bir iki hafta sonra İzak Rabin, faşist bir Yahudi tarafından suikaste kurban gitti.
Suikastın ardından düzenlenen erken seçimlerde de barış karşıtlığı rüzgarını arkasına alan Netanyahu başbakan seçildi ve Haredi Ortodoks partilerinin de desteğiyle hükümet kurdu. Netanyahu’nun İsrail siyasetindeki gitgelli hikâyesi de böylece bitmemek üzere başladı.
Itamar Ben-Gvir artık popüler bir faşistti. Kameralar karşısında rahattı. Tehditlerinden sonra bir başbakanın katledilmesi faşistler arasındaki bilinirliğini artırmıştı.
Ben-Gvir bu şansı çok iyi kullandı. Kahanistlerin yarım kalan hikayesini devam ettirmek için kolları sıvadı.
Maalesef başardı da.
İsrail ordusu tarafından bile radikal bulunup reddedilen Ben-Gvir, yıllar sonra ülkenin en popüler siyasetçilerinden birine ve trajik bir şekilde Ulusal Güvenlik Bakanı’na, Salı günü (27 Ekim 2026) düzenlenecek seçimlerin favori ismine dönüştü.
Ve dünyanın en çok nefret edilen adamına.
Tabii ki Netanyahu’dan sonra.
İsrail’in faşist kingmaker’i
Itamar Ben-Gvir, başbakanı tehdit ettikten sonra hukuk okumaya karar vermişti. Mezun olduktan sonra geçmişte ırkçılık, terör örgütü üyeliği, izinsiz gösteri iddialarıyla hakkında açılan davalar nedeniyle baroya alınmadı. Ben-Gvir kararı mahkemeye taşıdı. Mahkeme kararıyla baro sınavlarına girdi ve avukat olarak göreve başladı.

Ben-Gvir Filistinli bir aileyi diri diri yakmakla suçlananların, diri diri yakılan 18 aylık bebek Ali’nin resmini yakıp düğünlerde dans edenlerin, insan haklarını savunan hahamlara saldıranların, ülkedeki kiliseleri yakmakla tehdit edenlerin ve Araplarla Yahudilerin evlenmemesi için gösteri düzenleyenlerin avukatlığını üstlendi. Davaları meslek etiği veya para için üstlenmediğini, savunduğu kişilerin yardıma muhtaç insanlar olduğunu defalarca söyledi, büyük bir şevkle savunma yaptı. Kahanistlerin gönüllü avukatı, popüler şövalyesi oldu.
Ben-Gvir hakkında en az 58 suçtan dava açıldı. Çoğundan beraat etti; ancak polisin işine karışmak, terör örgütü propagandası materyali taşımak, ırkçılık propagandası yapmak, halkı galeyana getirmek gibi suçlar işlediği mahkemelerce tespit edildi. 8 kez hüküm giydi; yine de hapis cezası almadı.
Ben-Gvir, siyasete 2012’de kurulan Kahanist ideolojinin mirasçısı olan Yahudi Gücü Partisi ile geri döndü. Partinin lideri ve meclisteki tek temsilcisi olan Ben Ari’nin asistanlığını yaptı, Ben Ari’nin de idolü Kahane gibi Yüksek Mahkeme tarafından radikal fikirleri nedeniyle siyasetten men edilmesi üzerine partinin yeni lideri seçildi.
Itamar Ben-Gvir’in İsrail siyaseti için önemli bir figür olması içinse ülkenin seçim sarmalına girmesi gerekti. 2019 Nisan seçimlerinde Netanyahu da Netanyahu karşıtları da bir hükümet kuramadığı için erken seçim kararı alındı. Eylül 2019’daki seçimlerde de Netanyahu ve Netanyahu karşıtı koalisyonun lideri, eski Genelkurmay başkanı merkez solcu Benny Gantz hükümet kuramayınca tekrardan seçim kararı alındı. Mart 2020’deki seçimlerde iki blok yine uzlaşamadı, fakat pandemi nedeniyle Gantz ve Netanyahu geçici bir koalisyon anlaşması yaptı, hükümet bütçesi mecliste kabul edilmeyinceye kadar ülkeyi yönetti, Netanyahu başbakan, Gantz meclis başkanı oldu. Ülke bir sene sonra yine seçime gitti ve Mart 2021 seçimlerini Netanyahu karşıtı koalisyon kazandı.
Birbirinden farklı sekiz parti; Yahudi yerleşimcileri savunan sağcılar, solcular, merkez sağ ve merkez solcular, İslamcı Araplar, seküler milliyetçiler ortak bir koalisyon kurmayı başardı. Yahudi yerleşimcilerden İsrail vatandaşı Arapların haklarına kadar uzanan geniş kapsamlı bir koalisyon anlaşması imzalandı.

Fakat 8’li koalisyon içerisinde Yahudi yerleşimcileri savunan sağcı parti Yamina’daki bazı milletvekillerinin istifası üzerine koalisyon dağıldı. Başbakanlık koltuğu az milletvekili sayısına rağmen Yamina lideri Bennett’teydi ama geniş koalisyonun politikaları radikal sağcıları memnun etmemişti. Seçim öncesi detaylı bir program oluşturmayan, koalisyonu halka anlatma imkânına sahip olmayan 8’li masa böylece dağıldı ve ülke, son dört yıldaki beşinci seçimine gitti.

1 Kasım 2022’de düzenlenen beşinci genel seçimlerde ise Netanyahu radikal sağcı Yahudi yerleşimcilere seçim ittifakı çağrısında bulundu. Böylece Ben-Gvir’in liderliğindeki Yahudi Gücü gibi radikal sağcı partiler Dindar Siyonistler İttifakı altında seçime girdi ve ülke tarihinde radikal sağcı bir partinin aldığı en yüksek oya ulaştılar. Seçim sonuçlarına göre, bu radikal sağ ittifak %10 oy aldı ve 120 kişilik Knesset’te 14 milletvekilliği kazandı.
Ben-Gvir, meclisteki performansıyla, Arap vekillerle yumruk yumruğa kavga etmesiyle, Şeyh Cerrah’ta tahliyelere karşı gösteri yapan Filistinlilere silah doğrultup göstericilere ateş açılması çağrısında bulunmasıyla oylarını giderek artırmıştı. İsrail’in en popüler faşistlerinden birine dönüşmüştü.
Netanyahu ise koltuğunu korumak ve yolsuzluk davalarından kaçmak için öncesinde reddetse de Ben-Gvir ile koalisyon kurmuş, yeni kabinede Ulusal Güvenlik Bakanlığını vermişti.
Böylece Ben-Gvir, 2023 itibarıyla başlayan Gazze soykırımının en büyük mimarlarından birine dönüştü. Diğer faşist siyasetçilerle birlikte en radikal açıklamaları yaptı. Filistinli mahkûmları kameralar önünde aşağıladı, hatta hapishanelerin etrafına hendek kazılıp timsahlar konulması için bir proje başlattı.
Itamar Ben-Gvir, 2026 seçimlerine öncekilerden farklı olarak Smotrich ile ittifak kurarak girmiyor. Zira bu sefer hem Adalet Bakanlığı’nın hem de Savunma Bakanlığı’nın kendi partisine ayrılmasını talep ediyor. Smotrich’ten daha popüler olduğunun, daha çok kişiye hitap ettiğinin farkında. Oyunu tek başına arttırmak istiyor.
Itamar Ben-Gvir, hâlihazırda İsrail’in birçok katliam politikasına engel olmaktan aciz yargıyı yetersiz buluyor. İsrailli Arapları yargının kayırdığını düşünüyor. İşkencelerin, vatandaşlıktan çıkarılmaların, ağır cezaların ve siyaset yasaklarının uygulanması için yargının kimyasıyla oynamak, Yüksek Mahkeme’yi işlevsiz hale getirmek istiyor. Ben-Gvir’e göre Netanyahu da Trump da Gazze’de “merhametli”. Her türlü barış anlaşmasına karşı. Rehinelerin değiş tokuşu sırasında Trump’ın ateşkes planına en çok karşı çıkan isimlerden biri. Gazze’yi “fethetmek” ve Filistinlileri topraklarından kalıcı bir şekilde sürmek uğruna öncesinde rehine anlaşmalarının imzalanmasını engelleyen kişi.

Görevi boyunca İsrailli Yahudilerin silahlanmasını teşvik eden, gönüllülere silah dağıtan ve aslında alttan alta İsrailli Arap vatandaşların topluca katledilebileceği bir zemini oluşturmaya çalışan korkunç bir savaş suçlusu.
Fakat İsrail’de oylarını giderek artıran ve tüm dünyada yaşıtları sola kayarken gençler arasında özellikle destek kazanan popüler biri. Ziyaret ettiği liselerde coşkuyla alkışlanıyor, özellikle dindar gençlik arasında önemli bir kişiye dönüşüyor. Eskiden kapalı kapılar ardında konuşulan ne varsa açıkça söylüyor, soykırım, açlığı bir silah olarak kullanma, çocukların katledilmesi, işkence ve tehcir gibi suçları hiç çekinmeden savunuyor. 7 Ekim sonrası radikalliğin dibini gören İsrail toplumunun önemli bir kısmının sessizce içinden geçirdiği fikirleri coşkulu bir şekilde haykırıyor.
Bu nedenle Avrupa ülkelerinin sırayla ülkeye giriş yasağı koymasına, İsrail’in diplomatik gücünü azaltan açıklamalar yapmasına rağmen siyasi gücünü koruyor, hatta pekiştiriyor. Netanyahu’dan farklı sebeplerden ötürü uzaklaşan seçmenin yöneldiği bir isim oldu artık. Netanyahu’yu beğenmeyen sağcı seçmenler, Ben-Gvir’e oy vererek koalisyonun kazanması, fakat Netanyahu’nun faşist ortaklarına karşı güç kaybetmesini sağlıyor ve kendince bir denge kuruyor. Netanyahu da aslında Ben-Gvir gibi koalisyon ortakları sayesinde yurt dışındaki İsrail destekçilerine “benden beteri var” diyebiliyor, Trump ve ABD karşısında İsrail lehine bir esneklik elde etmeye çalışıyor.
2026 seçimleri ise bu ortaklığın sınandığı en önemli test olacak.
Netanyahu, 7 Ekim 2023’ün ardından ilk kez seçmen karşısına geçecek ve Ben-Gvir, Smotrich gibi faşistler ve Haredi Tevrat öğrencilerinin askerlikten muaf tutulması karşılığında koalisyona destek veren Ortodoks muhafazakâr partilerle kurduğu ittifakı hayati bir sınavdan geçirecek.
Netanyahu’nun oyları düşse bile koalisyon ortaklarının oyları artabilir.
Üstüne üstlük, geçtiğimiz seçimlerde olduğu gibi birleşerek seçim kazanan muhalefet ülkeyi yönetmek konusunda beceriksiz kalabilir.
En önemlisi, İsrail’de muhalefet kazansa bile hiçbir şey değişmeyebilir.
Tüm suç Netanyahu’nun mu?
İsrail seçimlerini anlamak için hükümet sistemini anlamak şart. İsrail tipik bir parlamenter sistem. Meclisin adı Knesset. Knesset’in 120 vekili var. Tüm ülke tek bir seçim bölgesi. Yani her parti bir liste sunuyor, ülke genelinde aldığı oy oranı kadar vekil kazanıyor. Seçim bölgeleri yok. Seçim barajı ise %3,25. Bu nedenle birçok parti var. Cumhurbaşkanı, seçimlerin ardından en çok oyu alan partinin liderine hükümeti kurma görevini veriyor ve o partinin lideri, güven oylamasında kullanılan oyların çoğunun desteğini (herkes oy kullanırsa 61 vekil) alarak başbakan seçilmeye çalışıyor. Düşük barajlı, çok partili, çok kutuplu bir ülkede bu sistemin doğal bir sonucu çok partili koalisyonlar. Aslında Knesset’in kendisine özgü yapısı da bu koalisyonların uzlaşamamasının doğal bir sonucu.
Knesset aslında İsrail’in kuruluşunda anayasa yazmak için seçilen özel bir meclis. Fakat seküler-dindar tartışmalarının etkisiyle ortak bir metin yazılamadığı için olağan bir yasama organına dönüştü. İsrail’in hâlâ yazılı kodifiye, yani tek bir metinde yazılı olarak özel düzenlenmiş bir anayasa metini yok. Yüksek Mahkeme’nin anayasa değeri atfettiği Temel Yasaları var. Bu yasalar seçimler, temel haklarla ilgili genel ve temel düzenlemeleri içeriyor. Bazılarını değiştirmek için nitelikli çoğunluk gerekirken, bazıları normal bir yasa gibi değiştirilebiliyor. Mahkeme kanunların bu Temel Yasalara uygunluk denetimini içtihat yoluyla kendi bünyesindeki bir yetki olarak görüyor.
Netanyahu’nun 7 Ekim öncesinde başlattığı yargı reformu da tam olarak bu duruma yönelik bir tepki. Yüksek Mahkeme’nin kanunları iptal etme yetkisini geçersiz kılacak yeni bir Temel Yasa’nın kabul edilmesi. Daha öncesinde muhafazakârların, milliyetçilerin talep ettiği birçok yasayı iptal eden Yüksek Mahkeme, “solcu ve seküler” elitlerin kalesi olarak görülüyor. Bu nedenle, mahkemenin iptal ettiği kanunların aynen kabul edilmesi Netanyahu koalisyonunun en büyük amaçlarından biri. Netanyahu koalisyonu, mahkemenin hükümetin kararlarına karşı “makullük” denetimini kısıtlayan bir Temel Yasa kabul etmişti. Yüksek Mahkeme bu yasayı 7 Ekim sonrasında iptal ederek içtihat yoluyla Temel Yasaları da denetleme yetkisini uhdesinde gördü. Böylece el yükseltti.
Netanyahu koalisyonunu bir arada tutan şey, bu nedenle sadece Gazze soykırımı değil. Yüksek Mahkeme’ye karşı olan bu tepki. Kabinedeki Haredi partiler, hükümetin Tevrat çalışan Haredi erkeklerinin askerlikten muaf tutulmasını kalıcı yasalarla garantiye almasını isterken, bu tür yasaları iptal edebilecek Yüksek Mahkeme’nin etkisiz hâle getirilmesini istiyor. Ben-Gvir gibi milliyetçiler ise Batı Şeria’daki Filistinlilere ve İsrail vatandaşı Araplara yönelik ayrımcı yasaların önündeki bu engelin kaldırılmasını istiyor. Netanyahu ise yürütme üzerindeki her türlü denetimden, özellikle de Başsavcılık makamından nefret ediyor.
Haredilere yönelik zorunlu askerlik muafiyeti, Gazze soykırımı ve Yüksek Mahkeme’nin yetkilerine yönelik tepkinin birleştirdiği Netanyahu koalisyonunun üç temel parçası var.
İlki, Netanyahu’nun liderliğini yaptığı pragmatik sağ parti Likud. İrkun törgütünün mirasçısı olan Likud da aşırı sağcı ve faşist. Fakat oldukça pragmatik. Yeri geldiğinde solcu veya sağcı muhalifleri uhdesine alabilen, sık sık politika değiştirebilen bir yapı. Merkezinde Netanyahu, ailesi ve genç danışmanları yer alıyor. Partiye en son dahil olan sağ partilerden biri Gideon Sa’ar’ın Yeni Umut’u. Koalisyonun ikinci parçası ise, yeni nesil faşist partiler. Ben-Gvir ve Smotrich’in partileri. Smotrich daha çok yerleşimcilerden ve dindar milliyetçilerden oy alırken; Ben-Gvir’in seçmenleri biraz daha genç, milliyetçilik damarı dindarlıktan bir tık daha önde. Haredi partileri ise ikiye ayrılıyor. Avrupa kökenli Aşkenaz Haredi Ortodoksları UTJ, Sefarad ve Mizrahi gibi Arap ülkelerinden gelen Ortodoksları Shas temsil ediyor.
Shas ve Ben-Gvir özellikle Aşkenazlar tarafından aşağı görülen Mizrahilerin de öfkesini sırtlanan iki hareket.
Muhalefet ise temelde ikiye ayrılıyor. “Siyonist muhalefet” ve “Araplar”. İsrail vatandaşlarının %20’si Arap. 2 milyon Arap, İsrail vatandaşı var. Siyonist muhalefet, İsrail’in Filistin ve Gazze konusundaki resmi politikalarını eleştirmeyen, Filistin devletinin kurulmasını İsrail’in var olma hakkının ihlali olarak gören nüans farklarıyla Netanyahu’dan ayrılan muhalefet. “Araplar” ise resmi politikaları sorgulayan, karşı çıkan ve Gazze soykırımını eleştirme cesareti gösteren partilerden oluşuyor.
Arap vatandaşların oy verdiği dört parti var. Hadash, Balad, Ta’al ve Ra’am. Hadash, komünist ve sosyalist Yahudilerle solcu Arapların ortak partisi. Balad ve Ta’al ise daha milliyetçi Araplardan oluşan partiler. Bu üç parti, genellikle seçimleri Ortak Liste adı altında ittifak kurarak giriyor. Ra’am ise kendisini bu Ortak Liste’den ayırıyor. Daha muhafazakar ve İslamcı bir kanatta. Fakat beklenenin aksine Filistin ve Gazze’yi önceliği yapmıyor. İsrail vatandaşı Arapların yerel sorunlarıyla, sokak güvenliği ve çeteleşme gibi konularla ilgileniyor. Öncesinde de Siyonist muhalefet ile hükümete girmiş ve Arapların yaşadığı mahallelere yatırım karşılığında koalisyona destek vermişti. 2026 seçimlerinde de Ra’am bu tavrıyla diğer Arap partilerinden kendisini ayırdı ve hatta kendisini siyonist olarak tanımlayan eski bir polis olan Yahudi Yoav Segalovich’i ikinci sıradan vekil adayı gösterdi. Böylece Netanyahu sonrası bir hükümete, Gazze konusunda herhangi bir değişim olmasa bile, katılmanın taşlarını döşedi.

Siyonist muhalefet ise emekli askerlerin ve generallerin kurduğu partilerle sürekli değişse de artık solun pek güçlü olmadığını söylemek mümkün. İzak Rabin’in İşçi Partisi ve bir zamanların cesur solu Meretz sandığa gömülünce birleşip Demokratlar’ı kurdu. Partinin başına da Gazze’de elektriklerin kesilmesi ve insani yardımın durdurulması çağrısında bulunan eski bir generali getirdi. Yair Golan her ne kadar sonrasında “aklı başında bir ülke bebekleri öldürmez, tehcir yapmaz” diyerek İsrail ordusunu kınasa da İsrail solunun geldiği noktanın iyi bir özeti. Demokratların bu çekingen eleştirileri bile Netanyahu ve koalisyonunun “şeytanlaştırması” için yeterli. Demokratların posterleri yırtılıyor, mitingleri protesto ediliyor, Hamasçı olmakla suçlanıyorlar. Toplu bir delirmenin doğal bir sonucu.
Eski başbakan Naftali Bennett ve Yesh Atid’in liberal lideri Yair Lapid ise bu seçime Birlikte partisiyle ortak bir şekilde giriyor. Kendilerini sağda konumlandırıyorlar. Netanyahu’dan sıkılıp eli sola gitmeyen seçmene hitap ediyorlar. Netanyahu’yu Katar ve Türkiye konusunda korkak olmakla suçluyorlar. Savaşı azaltmak bir yana cepheyi genişletmek en büyük söylemleri.
Muhalefetin eskimeyen ismi ise seküler milliyetçi Sovyet göçmenlerinin temsilcisi Libarman’ın Yisrael Beiteinu partisi. Seküler sağ muhaliflere hitap ediyor.
Seküler sağ muhaliflerin en büyük motivasyonu Haredilere yönelik zorunlu askerlik muafiyetinin kaldırılması. Daha büyük bir insan gücüyle savaşların ve soykırımın sürdürülmesi. Ellerdeki Filistinli kanının çok daha fazla kişiyle paylaşılması.
Seçimin sürprizi ise Gadi Eisenkot ve Yashar Partisi. Gadi Eisenkot, eski Genelkurmay başkanı. Genelkurmay başkanlığının ardından siyasete atılıp yine eski bir Genelkurmay başkanı olan Benny Gantz’in partisine girmiş ve 7 Ekim’in ardından istifa edene kadar ulusal birlik hükümetinde yer almıştı.

Eisenkot ardından kendi partisini kurdu ve 2026 seçimlerinin favori ismine dönüştü. Gazze soykırımında görev alan asker oğlunu ve iki yeğenini kaybetmesi, cenaze töreninde tüm ülkenin izlediği bir konuşma yapması ve eski Genelkurmay başkanı olması, Netanyahu karşıtı muhalefetin “Hamasçı” yaftasından kurtulması için kritik bir kalkan. Eisenkot, Fas asıllı Mizrahi bir ailenin çocuğu. Seçilirse ülkenin ilk Mizrahi başbakanı olabilir. Yetenekli bir siyasetçi değil. Fakat özellikle Mizrahi Yahudiler arasında kimliğiyle bir heyecan yaratmış durumda. Yine sola eli gitmeyen milliyetçi, muhafazakarların, sağcı muhaliflerin oyunu alabilecek biri.

Dahiye doktrinin mimarı. Lübnan’da savaşırken halkın Hizbullah’a tepki göstermesini sağlamak için sivil altyapıların vurulması planını sistematik olarak uygulayan bir komutan. İnsan hakları konusundaki sicilini bu bilgiden sonra deşmeye pek gerek yok.
İki devletli çözüme inanmıyor. Gazze soykırımını eleştirmiyor. Fakat Batı Şeria konusunda Netanyahu’yu eleştiriyor. Yerleşimcilerin saldırılarına tepkili. İsrail’in yeni yerleşimler yapmasını istemiyor.
Trump’ın barış planının eksiksiz uygulanmasını istiyor. Suriye’den çekilmeyi değerlendirebileceğini belirtiyor. Aslında ABD-İsrail ilişkilerinde Trump’ın dediği ne varsa uygulama eğiliminde. ABD’nin azalan desteği karşısında İsrail’in varlığını sürdürmesinin sıkıntıya gireceği kanaatinde.
Eisenkot seçim kampanyasında bunları konuşmuyor. Haredilere yönelik muafiyeti eleştiriyor, Netanyahu’nun 7 Ekim saldırısını engelleyemediğini söylüyor ve bir araştırma komisyonu kurulmasını öneriyor. Yüksek Mahkeme’nin yetkilerinin kısıtlanma girişimlerini kınıyor.
Eisenkot’un en büyük sınavı ise seçim sistemi.
Şu anda anketlere göre hiçbir blok tek başına 61’i bulamıyor. Siyonist muhalefet, Arap partilerinin oylarını alarak hükümet kurmayı istemediklerini söylüyor. Yine de belki Ra’am’ın aktif desteğiyle, diğer Arap partilerinin dışarıdan desteğiyle alternatif bir hükümet kurmak veya azınlık hükümeti kurarak birçok yasa geçirmek bir seçenek olabilir.
Fakat Eisenkot’un vekil listesindeki birçok isim sağdan oy alabilmek adına aday gösterilmiş milliyetçilerden oluşuyor. Bu kişiler koalisyon görüşmelerinde Netanyahu kanadına da geçebilir veya Eisenkot muhalif oylarla seçilip Araplarla işbirliği yapmamak adına Netanyahu ile geniş bir koalisyon kurmayı da düşünebilir.
Özellikle Netanyahu’yu faşist ve Haredi ortaklarından arındırarak görevde tutmak İsrail’in dış imajını toparlamak adına ABD tarafından da desteklenebilir.
İşte tam da bu noktada İsrail seçimleri her şeyi değiştirme potansiyeli taşırken aslında hiçbir şeyi değiştirmeyebilir.
Ve insanlar nihayetinde meselenin sadece seçimlerle veya hükümette kimin olduğuyla alakalı olmadığını anlayabilir.
Sandığın ötesinde, Netanyahu’nun gölgesinde
Son yayınlanan anketlere göre, Netanyahu ve koalisyon ortakları 120 vekilden 48-50’sini kazanıyor. Siyonist muhalefet ise 54-55’te seyrediyor. Arap partileri ise 14-15’lerde gözüküyor. Aslında İsrail “Arap” kelimesinin bir hakaret gibi kullanılmadığı ve korkunç bir soykırım faili bir ülke olmasaydı, normal bir ülke olsaydı; Netanyahu çok büyük bir farkla koltuğunu çoktan kaybetmiş, İsrail muhalefetinin başarısı üzerine Macaristan’da olduğu gibi birçok makale yazılmıştı.
Fakat ne İsrail normal bir ülke, ne İsrail muhalefeti gerçek bir muhalefet. İsrail’in ana akım muhalefeti katliamlara değil, ortalığa pisliğin saçılmasına karşı. Daha temiz bir katliam istiyorlar. Bazı şeylerin kapı arkasında konuşulması ve yapılmasını istiyorlar. Bu yüzden en çok Ben-Gvir gibi faşistleri eleştiriyorlar. Zihnen ve kalben faşist olanların sahne önünde de kendileri gibi davranmalarından rahatsızlar.
Aslında muhalefetin ayarları bozuk olmasa önlerindeki fırsat büyük. Gazze soykırımı nedeniyle Arapların sandığa katılımı artacak. Böylece barajı geçmek için alınması gereken oy miktarı da yükselecek. Bu nedenle Netanyahu bloğunun oylarını alan küçük yeni radikal sağ partilerin baraj altı kalması olası. Bu da Araplarla ittifak kurmak isteyen bir muhalefetin büyük bir vekil sayısına ulaşması demek. İlla koalisyon kurulmasına gerek yok. Arapların güven oylamasına katılmaması veya boş oy atması da bir azınlık hükümetinin kurulmasını sağlayabilir.
Fakat bu durumu muhalif listelerden meclise giren birçok faşist bile içine sindiremeyebilir. Hatta Netanyahu’yu bile Araplara tercih edebilirler. Parti değiştirebilirler. Büyük ihtimalle Araplar dışlandığı için kimse koalisyon kuramayınca geçmişte olduğu gibi yeni bir erken seçim sarmalı başlar. Araplarla koalisyon ihtimalinin konuşulması bile Ben-Gvir gibi faşistlerin oyunu daha da arttırır ve Netanyahu bu seçim maratonunu zaferle bitirir.
Halbuki Arapların desteğiyle kurulacak yeni hükümet, Netanyahu ve koalisyon ortaklarını yargılayabilir, iki devletli çözümün kapısını aralayabilir ve İsrail devletini içeriden sarsan tartışmalara son vermek adına kapsayıcı bir anayasa yazmaya çalışabilirdi.
Büyük ihtimalle zorunlu askerliğe karşı çıkan Haredi Ortodoksları ve yeni yerleşimleri engellenen yerleşimciler büyük eylemler yapar, yolları tıkar, kamusal alanları işgal ederdi. İsrail içi tartışmalar bitmezdi. Fakat dış cephede verilen savaşların azalması en azından geçiş dönemini kolaylaştırırdı.
“olurdu, olmazdı”
Hepsi boş senaryolar. Toksik bir iyimserin bile aklında geçemeyecek ihtimaller. Gerçekler bu kadar apaçık ortadayken hem de.
Zira İsrail normal bir ülke değil. Büyük ihtimalle de asla olmayacak. Yapılan anketlere göre bırak Arap partileriyle koalisyon kurmayı İsrailli Yahudilerin %82’si Gazzelilerin tehcirini, %56’sı İsrail vatandaşı Arapların tehcirini destekliyor. 18-21 yaş arası gençlerin %75’I kendisini sağcı olarak tanımlıyor.
İsrail toplumu, Gazze soykırımına sesini çıkarmadığı gibi, aktif bir şekilde de destekledi. Bir parçası oldu. Gazze’de katledilen bebeklerin çığlıklarını kimse duymadı. Duyan ve karşı çıkan bir avuç insan da zamanla ülkeyi terk edecek noktaya geldi.
Gazzelilerin ölü bedenleri üzerinde tepinen İsrailli faşistler bu fırsatı iyi değerlendirdi ve kalıcı bir siyasi depremi tetiklediler. İsrail solu artık yok. Seçimler daha eğlenceli ve sıkıcı faşistler, daha çok sağcı daha az sağcılar arasında geçiyor. Nüans farklılıkları kalıcı bir barış, kalıcı bir çözüm sunmaya yeterli değil.
İsrail’de yeni bir İzak Rabin’in çıkma şansı artık yok. Çıksa bile bu sefer kendisini vuracak kişi sayısında rekor bir artış var. Nitekim İzak Rabin’leri tehdit edip orduya alınmayan Ben-Gvir gibi isimler ülkenin en üst mevkilerinde. En önemli karar alıcıları.
Netanyahu da bunun farkında. Bu nedenle seçimden önce konuk olduğu programların birinde İsrail’in uluslararası ekonomik düzenden tecrit edilmesi durumunda alternatif ödeme yöntemlerine hazırlanması gerektiğini söyledi.
İsrail toplumu radikalleştikçe, İsrail’in Kuzey Kore’ye dönüştüğünün farkında.
Zaten bunu destekliyor. ABD’de halkın ve siyasetçilerin İsrail’e mesafe koymasına hazırlanıyor.
İsrail’in yapay zeka teknolojisiyle askeri ve ekonomik anlamda kendisine yetebilen ve bitmeyen savaşlar yürüterek durmadan “varlık mücadelesi” veren bir Sparta’ya dönüşmesini istiyor.
Dışa kapalı bir soykırım makinesi. Netanyahu ve çevresini uluslararası ceza mahkemelerinden yolsuzluk davalarına her türlü yargılamadan koruyacak sonsuz savaşlar.
Seçimden önce New York’taki lüks evinin kapılarını solcu Haaretz’e açan Dünya Yahudi Kongresi başkanı milyarder Ron Lauder de aynı kanaatte olsa gerek ki İsrail’deki evini sattığını açıkladı. Ve aynı zamanda İsrail’e “muz cumhuriyeti” deyip İsrail toplumunu azarladı. İsrail’in Batı’yı tamamen kaybettiğini söyledi. Seçimlerden pek bir umudu olmasa da Eisenkot’u dikkatle izlediğini vurguladı.

Pek dikkat çekmedi ama sıkı bir siyonist olan Ron Lauder’in uyarısı çok önemliydi. Çok gerçekçiydi.
Anormal bir ülkenin yeni normalinin korkunç şifrelerini çekinmeden dünyayla paylaştı aslında.
Olağandışı zamanların en önemli seçimi.
Bir o kadar önemsiz.
Zira her şey değişebilecekken hiçbir şey değişmeyecek.
En azından şimdilik.
Yine de gönül, her şeye rağmen sandığa giderek oyunu kullanacak olan Araplardan yana.
Tabii ki Gazze’yi asla dillerinden düşürmeyenlerden. Yani solcu olanlarından.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.