Adalet, sık sık öyle hissettirse de “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlayıp o çift şeritli yolda dere tepe düz giden bir masal değil. Finali masal mevzuatına uygun gelen, ödül ve cezayı bolca dağıtarak “hayırlı” bir sona bağlanan örnekleri de adalet terazisinde kefeye, ölçüye gelmiyor zaten.
Orijinallerine baktığımızda “dünyanın adaleti”; “Adaletin bu mu dünya!” da diyebiliriz rahatça. Çizmeli Kedi’de “adalet” suç dehası kedinin yalan dolan, tehdit, şantaj, yolsuzluk, gasp, nihayetinde cinayetle önlenemez yükselişinin hikâyesi…
Sahibi değirmencinin oğlu da kediye yüklediği o “sermaye”yle kralın damadı oluyor. Masal sık yaşanan gerçek olaylardan aktarılmış olabilir ama küçücük çocukları o “sektör”e çekirdekten heveslendirmenin mânâsı yok.
Bu masallarla büyümeyin!
Hansel ve Gretel’in finalinde de çocuklarını ormana, ölüme terk edip giden baba cezasız kalıyor. Hatta cadıyı fırında yaktıktan sonra eve dönen çocuklarının “çalıp” getirdiği altınlarla zengin, mutlu bir hayat sürerek ödüllendiriliyor.
Kırmızı Başlıklı Kız’da “adalet” doğası gereği avlanan kurdun karnının canlı canlı yarılıp, taş doldurulması… Külkedisi’nin adaleti ise gökten gelen yardımcılarının eliyle. Finalde Prens’le evlenen Külkedisi’nin yanındaki üvey, “kötü” kız kardeşlerinin gözlerini yandaş güvercinler kör ediyor.
Rapunzel’de cadının bahçesinden marul çalan babanın bedel olarak doğmamış kızını cadıya vermesi de başka hikâye. Ali Baba ve Kırk Haramiler desen her yoruma açık… Bizim Keloğlan’da biraz umut var gibi ama onun da dünyanın derdiyle başında saç kalmıyor.
“Hayali cihan değer”…
Adalet bir masal olmasa da, yargı sürecinde adaleti sağlamak, adil, tarafsız yargı hayale, hayal kurmaya müsait tabii. Ama ancak muhalefetin vaadi olduğunda öyle sanıyorum.
“Biz iktidara geldiğimizde…” vaadine aklın yatar, göğsünden bir yük kalkar, kuş gibi hafiflersen ne âlâ. Olur a… Öyle bir düzende kanunlar önünde eşit, savcının, hâkimin önünde “insan” olmanın nasıl bir şey olduğunu hayal edersin; “Adalet benden (de) yana…” “Hayali cihan değer”.
O vaat yüz yıldır hak…
Sonra Anayasa, mesela 10. Maddesi gelir aklına; “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.”
Sana vaat edilen o temel “adalet”in Anayasa’da ana hatlarıyla yüz yıldır, son hâliyle yarım asırdır hakkın olduğunu düşünürsün. Aklından insanların “Anayasal hakkımızı istiyoruz” diye kim bilir kaç yüz yıldır yürüdüğü geçer. Geçen gün de görmüştün, onları da yayınlayan bir kanalda. AYM önünde “Anayasal hakların çiğnenmemesi” eylemiydi galiba.
İktidarların görevi, sorumluluğu
Adil, tarafsız yargı iktidarı elinde tutan gücün vaadi zaten olamaz, yeri gelmişken “lütfu” da değildir elbette. Temel, zorunlu, hatta “asgari” görevi, sorumluluğudur zira.
Dünyaya bakıyorum… Bilhassa uzun süreli iktidarlarda adaletin bir vaat havasında sunulması, bu mevzuda sık sık “garanti” verilmesi, işleyişindeki aksaklıkların, hatta bazı durumlarda yokluğunun zımnen kabulü olarak yorumlanıyor kaynaklarda.
“İstisnalar adaletsizliği yok etmez”
Adalette reform olabiliyor tabii. Şart hatta… Bizde de “adalette yeni reform dönemi” 2027-2029 “Orta Vadeli Program” çerçevesinde açıklandı. Ne güzel… Ama onları en temel hakları koruyan yasaların üzerine bina ediyorsun herhalde.
İşe ta oradan, en baştan başlayan, onun güvencesini vermeye çalışan örnekleri, insanın zaten yaralı adalet ve hakikat duygusuna merhem de olmuyor pek. Yaran kabuk tutmuyor bir türlü.
Olur gibi olursa da, “İstisnalar adaletsizliği yok etmez” deyip geçiyor el âlem. Sonra da yayınladıkları “Hukukun Üstünlüğü Endeksi”ndeki 143 ülke arasındaki yerin incitiyor seni.
Masallardaki sonlar gibi bazen
“Hukukun üstünlüğüne bağlılık”, “Adalet anlayışı”, “Anayasa’ya sadakat”, “Herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması” milletvekili yemininden başlıyor. Her dönem tek tek izliyoruz, canlı yayın… Yeminler -kelimesi kelimesine olması gerektiği için- çoğu kez kâğıttan okunsa da nidâsı da “canlı canlı” bir edâyla.
Adalet tanımı, yemini gereği de kimsenin hatırına olmadığı gibi halkın hatırına bile olmuyor yani. “Halk istiyor!”a, konjonktürel taleplere, beklentilere ayarlı adalet, filmlerde bile hayırlı yerlere gitmiyor.
Masallardaki sonlar gibi bazen. Bazısı korkunç masallardaki gibi “40 katır mı, 40 satır mı” misali. Bazısı sevimli Çizmeli Kedi… “Kamuoyu vicdanını rahatlatmak” da hukukun üstünlüğünden, kanunlardan bağımsız değil zaten. Makyajla da kurtarmıyor çoğu zaman.
Adalet tanrıçası tedirgin
Böyle durumlar gözü bağlı, bildik adalet sembolünden çok, tek gözü bir şekilde, bir an, bir amaçla açılmış adalet illüstrasyonunu getiriyor akla. Yukarıdaki canlandırmadan Yunan ya da Roma mitolojisindeki adalet tanrıçasının bakışını yorumlamaya çalışıyorum.
Adalet Tanrıçası tedirgin; Attila İlhan’dan ilhamla “yanlış anlaşılmasından tedirgin /vahim sorular soruyor” gibi… Sanki istemediği bir durumla, dış uyarıyla, baskıyla, bir sesle karşılaşmış da göz bağını aralamış.
Yine de elindeki adalet terazisini dengede, sımsıkı tutmaya çalışıyor. Bilemiyorum… Velâkin tarih boyunca “Hak, hukuk, adalet” isteyenler -baştan sona– farklı bir şeyi kast ediyor olmalı.
Dersler çocuklar için ama…
Çocuklara masallarla başladığım yazımın finalini de küçük çocuklara “eşitlik, adalet/hakkaniyet, özgürlük” bilincini, duygusunu kazandırma eğitimleriyle getireyim. Türkiye’de bu “ünite” “Vatandaşlık ve Demokrasi Eğitimi”, “İnsan Hakları, Yurttaşlık ve Demokrasi” gibi derslerle ilk ve ortaokul düzeyinde işleniyor.
Bakınca okul öncesi eğitimde de bazı uygulamalı örneklere rastlıyorum. Öğretmen getirilen kurabiyeleri sınıfta öğrencilere eşit olarak paylaştırıyor mesela. Ama “laboratuvar ortamı”nda sağlanan koşullar, hayatın -nostaljik terimiyle- NŞA’sına da (Normal Şartlar Altında) uymuyor maalesef. Hayatın kültürel, kurumsal DNA’sına da belki…
Bir başka uygulama da sınıfa basit, eski pazarcı işi iki kefeli, oyuncak bir terazi getirilmesi. Orada dengenin sağlanması “adalet heykeli”ne bakış açısından anlamlı: “Taraflardan birine haksızlık yapıldığında ya da bir taraf kayrıldığında denge bozuluyormuş demek…” Onu kavrayan çocuk, parmağını teraziye koymaya kalkan hilekâr Yeşilçam bakkalı Ali Şen’e bile göz açtırmıyor.
Adaletin kutuları: Kutu kutu pense…
Ancak bütün bu kavramları, hatta gerçek hayatı açıklayanı yine bir illüstrasyon… Dünyaca ünlü, okullarda yaygın kullanılan bir materyal: “Maç seyreden çocuklar”… Bizde “Elma toplayan üç kardeş” başlığıyla yerli versiyonu bile var.
Yukarıdaki ilk kare “eşitlik”in, eşitlikle adalet arasında farkın ifadesi; üç çocuğa da aynı boy bir kutu veriliyor. Uzun boylu rahatça, orta boylu ucu ucuna seyrediyor. Küçük ya da kısa boylu çocuk yine mağdur. “Asgari” bir kutu sorununu çözmüyor. “Kutu kutu pense”…
İkinci kare “Adalet/Hakkaniyet”. Boyu uzun alanın zaten ihtiyaç duymadığı kutusu alınıyor, ikincisine bir, üçüncüsüne iki kutu veriliyor. “Pozitif ayrımcılık”… Lâkin uzun boylu olan maçı hoplaya zıplaya seyredebilirken, diğer ikisi kutunun üstünde “dikkatli”, “dengede” durmak zorunda esasında.
Üçüncü kare ise hayatın gerçekleri. İlk çocuk kutuların neredeyse hepsini toplamış herkese, her şeye tepeden bakıyor. Muhtemelen yakını, ahbabı çocuğa da bir kutu lütfetmiş… Kısa boylu olan ise yerin dibinde; karıncaları seyrediyor herhalde.
Son kare illüstrasyonun modern, çağdaş versiyonu… “Özgürlük”! Çocukların önündeki engeli kaldırıyorsun, üçü de rahatça, hoplaya zıplaya, istedikleri gibi seyrediyorlar maçı.
Üç haftadır pazar günleri yayınlanan mutfakla ilgili yazı dizime güncel bir meseleyle ara vermek zorunda kaldım. Herkesin gündeminde o; adalet her şeyin önünde zira. Gerçi “mutfakta adalet” de her yönüyle mesele… Ona da gelecek pazar mutfakta gerilim hikâyeleri, muharebeleri, paylaşım savaşlarıyla devam edeceğim.
.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.
