Yaşar Sökmensüer

Bana sorunu söyle…

Kılıçdaroğlu’nun Babala TV’ye çıkmasını iktidarın bir yakası ellerini ovuşturarak saldırgan bir hevesle, muhalefetin bir bölümü de iktidarın yarattığı saldırı, yalan, iftira fırtınasının ortasında endişeyle bekledi. Kılıçdaroğlu’nun salona girer girmez ilk cümlesi, “Herkes gönlündeki soruyu mutlaka sorsun. Arzu ettiğiniz her soruyu sorabilirsiniz” oldu. Hem de iktidarın yalan üssünü, soru bankasını, trol ordusunu bizzat bilmesine rağmen.

“Karanlıkta yazmaktan gözlerin bozulacak”

Alacakaranlığı seviyorum. Bilhassa sabaha eren güzel bir gecenin hak ettiği saatlerde. Güneş başrolde sahneye çıkıp da o faslı bitirmeden, o rengâhenk tabloyu değiştirmeden… Uykuyu gündüz saatlerine devredenlere yahut esnemenin cüretkâr davetine meydan okuyanlara armağan. Alacakaranlığın günü usulca geceye dönüştüren zaman dilimi de güzel. Her hâli siyaseten de elverişli bir metafor. Karanlığın bile siyahtan ibaret olmadığını anlıyorsun.

Nergis’i mahçup eden narsizm

Siyaset dilinde “Sen kimsin ya!” gürleyişindeki kibrin yerli-milli bir “itibar”ı var muhtemelen. Zira “Who are you?”yu Gatenby’den “It’s me, Mr. Brown” kalıbıyla, “direct method”uyla biliyorum. “Bay Kemal” heyheyi de yerli malı. “Eyyy Mr. Brown”la uğraşırken nafile, üzerine alınmıyor. Gerçi “Bay Kemal” vurgusunun akıbeti de öyle oldu. Aldı kampanyasına slogan yapıverdi.

Dil dünyasından, film dünyasına…

“İktidar dili”nin siyaset rüzgârı nereden eserse oraya öfkeyle meyleden dünyası, bariz yalanların, sıradanlaşan iftiraların da kapısını ardına kadar açıyor. Öyle ki psikolojideki “Yansıtma Mekanizması” o çevreye yönelik bir ithamda otomatik işleyen laf yetiştirme otomatı: “Bunlar hırsız, bunlar esrar, eroin kaçakçısı…” Üstüne bir de “film dünyası” var bu hengâmede.

En berbat yalan korkunca söylenir

İyice saldırganlaşan siyaset diline dair yazı dizime devam ederken, Erzurum saldırısını yaşadık. O görüntüleri izledikten sonra da karşımda yancı kanalların akşam yayınları! “İktidar dili”nin pervasızlığı, seçim yaklaştıkça kendini aşıyor. Başta CNN olmak üzere o kanalların saldırı akşamı, taze taze yayınları ibretlik. Yalanın, inkârın beteri, ipe sapa gelmezi anca korkuyla, panikle oluyor.

“Amacı”lardan “umacı”lara…

Her muhabbetin kadrolu-kadrosuz bir “amacı”sı var. Atanmış… Asıl amacı amacılık. Bilhassa -düşmansız yapamayan- iktidarın tehditkâr dilinde onlara “umacı” demek de mümkün. Katili sohbetin, tartışmanın… İktidara bağdaş kuran “laf yetiştirme”nin de en harcıâlem argümanı. “Siyaset dili hiç böyle olmadı” cümlesini gözümü kırpmadan kurabiliyorum artık.

Utanmaz Adam

“Hiçbir şeyden utanmayacaksın. Asla… Mesela pahalılık, açlık yok der, işin içinden çıkarız. Rızkın paylaştırıldığına inanmayan kâfirdir vesselâm” diye gürlüyor Avnussalâh. Dinleyenlerden bir genç kalabalığın coşkulu alkışlarına ayağa fırlayarak katılıyor: “Hey gidi utanmaz mübarek adam, felsefen beni uyandırdı. Bütün çalıp çırptıkların da benden yana sana helâl olsun.”

“Yan bakarsan fena olur!”

AK Parti’nin yeni reklâm filmi de nostaljik. Lâkin bu kez her anlamda savaş nostaljisi… Film kavgadan, marazadan, “Biz geriliriz, didişiriz, hırçınızdır, yeri göğü titretiriz” repliklerinden, savaş görüntülerinden geçilmiyor. Çarşıdaki esnaf yaka paça, çiftçiler yumruk kürek. Parktaki çocuklar bile kavga ediyor. Herkes sinir küpü, herkeste filmin repliğindeki gibi bir “deli kan”. Finale de o havaya uygun tehditle gidiliyor: “Yan bakarsan fena olur…” Pes artık…

Nostaljik filmlerle seçim (2): “Bi daha” mı “Tövbeee!”

İktidarın “Manav Amca”lı reklâm filminin başındaki ve sonundaki müzikal “Bi daha, bi daha…” nakaratı, kulağıma Millet İttifakı’nın seçime uyarlanan “Sana söz yine baharlar gelecek”i seslendiren Levent Yüksel’in o ünlü “Bi daha” şarkısını bağırıyor. Fikrimce AK Parti’nin o filminin yapımcıları o şarkıyı duymamış. Yoksa şarkıdaki “Bi daha, bi daha” nakaratının “Tövbeee, tövbeee!”ye bağlandığını görüp, hemen vazgeçerlerdi.

Nostajik filmlerle seçim (1): “Bana her şey seni hatırlatıyor”

Seçime giderken iktidarın nostaljik reklâm filmleri Marmaray’ı sollayan zaman tüneli. Vaat edildiği gibi yüzeye “sert iniş” yapacak roketiyle aya gidemeyen ülkenin seçmenini zaman makinesine bindirip, zaman yolculuğuna çıkarıyor. Öyle olunca aya bile gidiyorsun, Akdeniz’i Abdülhamit Han sondaj gemisiyle fethediyorsun. Nostaljinin bu kadarı padişah torununda bile olmaz.

Ve perdeee!

Öyle malzeme birikiyor ki, yazı yazarken hazıra konuyorsun. Yaşadığın ülke desen… 24 saatine bakıp “Yazarım belki” diye sıraya koysan ömrün yetmez. Hemen kısa hikâyesini anlatayım: Gazeteye genç İskandinav meslektaşlar gelmişti de “Sizin bir günde yaşadıklarınızı, biz bir ayda, bazen bir yılda göremiyoruz” demişlerdi. Meslekî iltifattı herhalde, gülümsüyorlardı zira. Biraz da çekiniyorlardı belki bu ülkede “turist gazeteci” bile olmaktan.

Gerçek bir hikâyenin dosdoğru masalı

Ortalarını bilemem ama kötülüğe dair hikâyem bence baştan aşağıya, en azından girişi-sonucuyla gerçektir. İnanmaya da değerdir; zira eksenine Adalet Tanrısı Haechi’yi yerleştirdim. Lezzetini beyaz yalanlardan aldığı, mantığını iyimserliğin saflığına dayandırdığı, iyiliğin safına kattığı için iktidarların yalanlarından ahlâken daha güçlü ve en az Resmi Tarih kadar da gerçektir. Üstelik bence daha anlaşılabilir ve lafın gelişi-gidişiyle daha “iyi”dir.

Bitmeyen şarkı: Hadi yine iyiyim

İyiliğin-kötülüğün taraflara tercümeleri, eğilip bükülmesi sadece günlük hayatın artık neredeyse sıradan örneklerinde değil; adaletin, vicdanın hap gibi, kısacık, evrensel tanımlarına, -temeli bazı “ama”larla zaten netameli- “temel ahlak normları”na omuz atan salınışıyla her toplumsal alanda, kurumlarda bile karşılaşılabilen ölümcül bir sorun. Bir salgın çünkü… Boyutlarıyla maalesef ithal, pandemi filan da değil.

Ne geçmişin sevabı, ne geçmişin günahı

Bugün ana mesele ne geçmişin sevabı, ne geçmişin günahı… Geçmişle şimdinin, hatta yarının birbirine karıştırılması, aynı düzlükte kıyaslanması her iletişimin baş belası. Manzara ortadayken o hamleler çok daha tehlikeli. O dama tahtasında kimin, ne kazanacağı da yeniden tecrübe etmeye gelmez. Günah-sevap hesaplaşması, kadının birlikte mücadelesine de engel.

Tek “vaka”yla “Bu ne?” ittifakı

Artık seçimlerdeki sandık, “Biz öyle sandık”a da uygun, cinaslı kafiye. Orada kadın olmak iyice yaman, hayati mesele. Zira (AK Partili Özlem Zengin’in tasvirinden ödünç alarak) kadın hedef, kadın çok düzenli, planlı saldırı, yüzlerce tehdit altında, kadın yorgun, o camiadaki durumu değerlendirirken hüzünlü, kadın yalnız, öyle de yorgun. Kadın aklımdaki o dize: “Eş dost arasında büsbütün yalnız”.

“Cehennemde İki Devre”

Diktatörlük, faşizm ve futbol, tarihe de, sinemaya da yerleşen bir mesele. 1961 yapımı “Cehennemde iki devre” filmi de futbolun “taraftarlık-karşıtlık”tan kolayca “biz-siz”e bağdaş kuran, oradan her türden ayrımcılığı bağrına basan “dostluk-düşmanlık”a yönlendirilebilen rekabet büyüsünü, böyle duyguları resmen, alenen keskinleştiren “dünya savaşı”nın cadı kazanında anlatıyor.

İki hikâye bir masal

Kılıçdaroğlu’nun televizyondan Akşener’in “kazanacak aday”la, “devletin varlığı, milletin iradesi”yle paketlediği tiradını izledikten sonra tebessüm ederek kurduğu “Hiç merak etmeyin, taşlar yerine oturacak” cümlesini, “Her şey dağılmıyor, tam tersine şimdi her şey yerine oturuyor”a da genişletmek mümkün herhalde. Yazımdaki iki hikâye de fikrimce bu cümleyi kurmadan önce muhabbet faslında anlatılabilecek kıssalar.

Mülk, temel ve deprem

Böyle yoksun bir âlemde “mülksüzleşme” dört duvar arasına yahut depremlerin, felâketlerin, ekonominin enkazlarına sığan bir kelime, kavram değil. Sözlükte memlekete, âleme, devlete, bir sahiplik alanına uzanıyor anlam yelpazesi. Yerinden yurdundan olmak, işini, gücünü, gelirini, var olan yahut varsayılan “hayat”ını yitirmek de onun haznesinde. Bu geniş alanda demokratik haklar, söz hakkı da bir “mülk”.

Bu felâket de mi ders?

“Elimizden geldiğince” vurguları sırtını sağlama alan bir hazırlığı, birikimi, organizasyonu, işleyişi değil bir eksikliği, yetersizliği, mahcubiyeti çağrıştıran ifadeler. Nihayetinde “elden gelen bu” itirafı... Resmi bir mazeret sayılması hazin. Devlette, yetkililerde değil kendi çabalarıyla bir şeyler yapmaya çalışan halkta, elinden geleni yapmaya çalışan gönüllülerde eğreti, sakil durmuyor sadece.

Emir demiri kesmiyor

Halkın bir felâkette, tek başına ne yapacağını bilememesi normal ama öyle günler için oluşturulmuş, görevi, kâğıt üzerinde yetki alanları öyle olan kurumların, birimlerin ne yapacağını en tepeden “talimat” gelmeden bilememesi yahut talimatsız adım atamaması normal değil. Ve maalesef yaşanan en büyük felâkette de ortaya çıkan bu kriz yeni bir şey de değil.

Sesimizi duyan yok mu?

Marmara Depremi’nde ulusal bir çığlığa, hazin bir slogana, başlığa dönüşen “Sesimi duyan var mı?” haykırışı bu kez enkaz başındaki arama-kurtarma ekiplerinin gür seslenişi, arayışı değil. Enkaz altında ya da enkaz başında öylece bekleyen insanların her yerden duyulan çaresiz çığlıkları: “Sesimizi duyan yok mu?”

Sevimli Lovecapone’un “önemsiz” maceraları

Marcello Mastroianni “İtalyan çapkınlığı” efsanesinin medar-ı iftiharı. Nam-ı diğer “Latin Lover”. Öyle tanınıyor/tanıtılıyor. Öyle ki “İtalya’yı anlamak” babından gezi yazılarında bile Mastroianni de tarihi, doğal bir “eser”. İtalyan erkeklerini anlama rehberi! Lâkin o dünyada hakkıyla alınmış kimlik kadar giydirilmiş toplumsal kimlik meselesi de mebzul.

Hayat uçan-konan duygulardan ibaret

Bir memleket değil de “bir ruh hâli” olan bir ülkeyi “hiçbir şey olamayan her şey” olarak tanımlasak… Yahut koca bir hayatı, öyle ülkelerin, hayatların içindeki insanları. Sonra mırıldanıp “Hislerimi değil de düşüncelerimi söylemekten bıktım” desek. Bir eşya, madde, “şey” değil de “duygu koleksiyonu” kursak bir ülkede, bir hayatta ya da bütün bunları hissettiren bir filmde… Adı “Bir avuç doğrunun (gerçeğin) yalan yanlış güncesi” olurdu belki de.

Çanlar bugün şair için çalıyor

Çanların kimin için çalındığını 500 yıl önce duyuran vaiz, şair John Donne’ın dizeleri, aşk, tanrı, ölüm üçgeninde gezinen bir münazara alanı. Şiirleri, “edep”le edebiyat arasında terbiye, ahlak, hicap, haddini bilmekle kurulmaya çalışılan asma köprüleri sarsıyor. Donne “seks” kelimesini “cinsellik” anlamında kullanan ilk İngiliz yazarı. Ve “kadınların yüreğini hoş tutacağı yerde onların aklını karıştıran” bir gafil. Zira ona göre kadınların tek kusuru erkeğine bağlılık.

“Sen seni bil sen seni…”

İnsanın kendisine sürekli “Sen” diyen bir “Siz”i uyarması sadece bir nezaket kuralı değil en olağan iletişim hakkı. Ama bu hakkı, bir yönüyle bu kadar “basit” bir şeyi anla(t)mak bile kolay değil bu ülkede. Hele bu hakkı savunmak başlı başına yaman mesele. “Damdan düşenin hâlini damdan düşen anlar” atasözü, “Dama düşenin hâlini…”ye dönüştüyse iyice zor. Bedeli de büyük.

Eskitilen yeni yıllar

Senede bir gün kutlanan o mâhut yılbaşılar, bana ertesi gün “N’aber, nasılsın”a “Valla bildiğin gibi, yeni bir şey yok” diyen kalabalıkları da hatırlatıyor. Ve o ezberde mırıldanılan yeni yıl dileklerini… Ki “Allah sağlık, para, aşk versin, âmin”in kısaltması Aspava’yı bizim nesil kafa çektikten sonra rendelenmiş hıyarlı cacık eşliğinde soslu dürüm döner yiyerek biraz ayıldığı sabaha kadar açık mekânlar olarak bilir.

Paramparça…

Paramparça hatıralar bazen hatırası değil bugünü olabiliyor insanların. Yaşamı da dön-gel “yaşantı”lar… Hepsi, bir dairenin döngüsünde -zamanla- hızlandıkça bir tayfa dönüşüyor, tüm renkler silikleşiyor. “Beyaz”a yıllar sonra, o tayfın hızlı döngüsüyle ulaşıyorsun. Aklandın sanıyorsun, halloldu sanıyorsun. Oysa tüm renkleri yok ediyor o tayf, bembeyaz oluyor. Beyaz sanki bir gölge değil de renkmiş, beyaz marifetmiş gibi.

Şiddetli farkındalık

Şiddet her türüyle sahnede, ekranlarda. Popüler aksiyon sineması da “eğlenceli şiddet haberciliği”nin keyfini, sinemanın sonsuz olanaklarıyla, mutlu, rahatlatıcı, gösterişli finalleriyle olağanüstü katlıyor. Ama bazı filmlerde şiddet insanın sanık sandalyesine toplumu oturtarak kendini seyirci sıralarında saklamasını, rahatlatmasını da engelliyor.

Üstesinden geleceğiz

Joan Baez’in Beyaz Saray’da söylediği şarkıya, Başkan Obama, ailesi, Joe Biden ve tüm konuklar katılıyor: “El ele üstesinden geleceğiz…” Bob Dylan da aynı sahnede: “Toplanın senatörler, milletvekilleri /Çağrıma cevap verin /Kapının önünde beklemeyin /Koridoru, yolu kapatmayın /Çünkü duraklayan acı çekecek /Düzen hızla sonlanıyor /Çünkü devran değişiyor.”

Padişahın elması

Böyle de ihtiyarlıyor insan. Beyni, alnı, alınyazısı kırışıyor, buruş buruş… Ömür değil yol yoruyor, aksatıyor, bıkkınlık kocatıyor. Hani uzunyol sürücüsüne yaşını sormuşlar… “Benim yaş normal de, kilometre çok be abi” demiş, o hesap. Ömrümüz, kilometrelerimiz yıkımla, yağmayla, yalanla talanla geçti, katlanarak geçiyor. Memleket normalleri, bir bilene sorarsan.