Doğup büyüdüğüm topraklarda. İstanbul’dan fırtına ve yağmur haberleri gelirken, burada Akdeniz’ın ılık sularında insanlar denizin keyfini çıkarıyor. Bu şehir insana umut aşılayacak kadar dinamik ve canlı. Çok farklı kültürlerin, geleneklerin, milliyetlerin barış içinde yaşadığı bir huzur kenti. Lojistik Fuarı’ndayız. Başarılı genç iş insanı dostumuz Latif Şimşek’in davetiyle geldiğimiz kentte önce Lojistik Fuarı’nı ziyaret ettik. Bir aile mesleği olan lojistik alanına yenilikler yaparak katkıda bulunmak isteyen Latif, bu fuara Türkiye’nin en hafif tankerini üretmenin heyecanıyla katılıyordu. “LTF Treyler” firması da onun yeni atılımlarındandı.
PKK’nin şiddeti, devletin elindeki bir İsviçre çakısı gibi, birçok işe yarıyor. Devlet bunu, bütün bir toplumu baskılayan ve itiraz seslerini kesen bir susturucu olarak kullanıyor. Peki devlet, kendisine bu kadar büyük bir alan ve yapıp-ettiklerine meşruiyet sağlayan PKK’nin silahından rahatsızlık duyuyor mu ya da çekiniyor mu? Zannetmiyorum. Aksine devleti endişeye sevk eden bir şey varsa, o da silah ve şiddet değil, sivil ve demokratik siyasettir.
Yunanistan ile masaya oturma keyfiyeti reddedildi, ancak yaz boyunca aralıklarla da olsa havada it dalaşları, füze kilitlemeleri filan gibi krizler de kesildi. Öyle anlaşılıyor ki en azından Yunanistan’ı haklı veya haksız rahatsız eden uçuşlara ara verildi. Aynı şekilde büyük bir maliyetle tedarik edilen ve nedense adı “Abdülhamit Han” olan araştırma gemisinin bazılarının duydukları hayal kırıklığına rağmen en azından bu mevsim boyunca tartışmalı Doğu Akdeniz sularına gönderilmediği anlaşılmaktadır.
79 yaşındaki Roger Waters’ın tüm bu savaş karşıtlığı hikâyesinin Putin sempatisi ile nasıl birleştiğini anlamak da artık çok zor gelmiyor bana. İçeriği büyük ölçüde boşaltılmış ve hatta tersyüz edilmiş “antiemperyalizm” kavramını tekrarlayıp durunca kendini hâlâ kahraman gibi hisseden ve sırf bu yüzden içten içe Putin sempatizanı hâline gelenler var dünyanın dört bir yanında. Roger Waters onların kafası karışık sıradan bir temsilcisi sadece. Bunca görmüş geçirmişliğin içinde daha sakin ve sağ duyulu bir ses bekliyoruz belki ama nafile…
Masallarda padişahların, hanım sultanların, şehzâdelerin, ceddimizin aşklarını, kral, kraliçe, prenses dozajında al(a)madık bünyemize. Öyle uluorta âşık da olmazlar, ortalıkta öyle “setresi uzun, eteği çamur” Kâtibim misali dolaşmazlardı da zaten. Nedense müzelik sayılan numunelerine yerinde, bizzat göz attığım kadarıyla çok odalıydı “aşk”ları. Haremleri “mahrem”in tek kaşı kalkmış anagramı… Monogamik türlere ise tarihsel olarak yasaktı aşk. Tarih dediysem uzağa, masallara gitmeyin, anam babam usulü…