Cahit’lerden bahsedince aklıma Edip Cansever’in bu şiiri geliyor. Böyle hafif öz eleştirilerle birlikte, “bakımsız” hayatlar güzellemeleri pek çoktur “İkinci Yeni”de de. Bu incecik şiirlerde de çok geçer rakılar, şaraplar, içmeye sığınmaklar. Ama hep “biz” olarak, büyük sofralarda ve arkadaşlıkla beraber. Biraz daha az yıkıcı olmasının belki de tek mantıklı açıklaması budur.
Başkasını bilmem ama, muhtemelen bizim kadar abartmazlardı, biz “takım kurma” ve “takım olma” işini çok ciddiye alırdık. İçimizdeki “adam olacak çocuk” Ömer, sonradan öğretmen...
Hepsi geçişimli bir yumak. Bu tipik sol duruş karmaşasının kalbinde, merkezinde, demokrasiyi, seçimleri, çoğulculuğu, genel oy hakkını sindirememişlik yatıyor. Devrimci bir kültürden gelen solcu, reel anlamda devrimci olamıyor (devrimci bir pratiğin içinde yer almıyor) ama devrimseverliği sürüyorsa, devirmeci oluyor. Bütün diğer nevrozlar, bu köklü patolojiden, anti-demokratik devirmecilik patolojisinden kaynaklanıyor.
“Ben hiç değişmedim, otuz senedir aynı şeyleri düşünüyorum ve aynı fikirdeyim.” Aferin. Terapi koltuğunda doktorumuza söylememiz gerekeni ulu orta övünerek söylüyoruz. (…) “Dolap beygiri gibiyim, hiç bahar yaşamadım, ya sevmeyi bilmedim yıllarca, ya sevince geç kaldım.”
Bir de bunların eteklerine yapışmaya çalışan çok daha bilinçli, çok daha habis borazancılar var. Adını koyalım: bu yeni bir faşist akım. Atatürkçülükten türemiş Avrasyacı-ulusalcı faşizm. Günümüzün en büyük tehlikesini oluşturuyor.