14. Ağır Ceza’ya, kararında direnmesini dört yıl önce Cumhurbaşkanı Erdoğan söylemişti

AYM’nin yıpratılıp itibarsızlaştırılması süreci, daha 2016’da, hem de darbe öncesinde başladı.

[16 Ekim 2020] Hukuk beni hiç şaşırtmıyor artık. Cem Karaca’nın 1978-79’daki Edirdahan (Edirne’den Ardahan’a) rock grubu misali, bir ucu İstanbul’da, diğer ucu Van’da, yeni bir hukuk anlayışı oluştu. Hadis “tahrifi”nden soruşturulmak da bunun bir parçası, televizyon dizisini eleştirmişken Osmanlı padişahlarına hakaretten içeri alınmak da. Derece mahkemelerinin, Anayasa Mahkemesi’nin kesin hüküm ve kararlarını tanımamasına gelince… o çoktan geliyordu zaten. İster 15 Temmuz 2016 darbesi öncesindeki fiilî, ister sonrasındaki kanunî haliyle, başkanlık hükümet sisteminin bir türevi ve gereğiydi.

Bunu görmek için, bazı olayları tekrar ve sırasıyla gözden geçirelim. (1) Başlangıcında, MİT TIR’ları skandalı var. Millî İstihbarat Teşkilâtı’na ait olduğu belirlenen bazı TIR kamyonları, Suriye’ye askerî mühimmat sevkedilmekte olduğu gerekçesiyle, 1 Ocak 2014’te Hatay’ın Kırıkhan ve 19 Ocak 2014’te Adana’nın Ceyhan ilçelerinde durdurulup arandı; ifşa ve deşifre edildi. Baskınları gerçekleştirenler, ne MİT dinledi, ne özel yetki. Âşikâr ki ihbar ve talimatlarını başka bir davulcudan alıyorlardı. Kısa zamanda bunun Gülencilerin bir komplosu, hükümeti yıpratıp devirme ve devleti tümüyle ele geçirme çabalarının bir parçası olduğu ortaya çıktı.

Bu noktada, araya siyasî bir gözlem saplamak istiyorum. 2012-2015 yıllarında bir dizi aydın, giderek otoriterleşmekte olduğunu düşündükleri AK Parti iktidarına karşı umudunu, daha demokratik sandıkları Gülen cemaati ve “hizmet hareketi”ne bağlamıştı. Büyük bir hatâydı. AKP’ye karşı daha 2002’de başgösteren devirmeciliğin çok daha vahim ve ileri bir biçimiydi. Yanlış hesaptı. Geri tepti. Önlemeyi amaçladığı sonucun gerçekleşmesine katkıda bulundu.

Geçelim. (2) Olaya yayın yasağı getirildi. (3) Bu arada Cumhuriyet’te bir yönetim değişikliği oldu. Can Dündar genel yayın yönetmenliğine geldi. Ve 29 Mayıs 2015’te, yani TIR’ların durdurulup aranmasından 16-17 ay sonra, MİT TIR’ları haberini kamyonlarda ne olduğu ve nereye gittiğini öne çıkararak yayınladı.

(4) İki gün sonra, yani 31 Mayıs 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan TRT canlı yayınına çıktı. TIR’lar konusunu ve yeniden gündeme getirilmesini “casusluk faaliyeti” diye niteledi. “Bu casusluk faaliyetinin içine o gazete [yani Cumhuriyet] de girmiştir” dedi. Devamında, “Bunu özel haber olarak yapan kişi de bunun bedelini ağır ödeyecek; öyle bırakmam onu” diye konuştu.

(5) Can Dündar ve Erdem Gül tutuklandı, tutuklu yargılanmaya başladı. (6) Sanıkların bireysel başvuru haklarını kullanmaları üzerine, Anayasa Mahkemesi 25 Şubat 2016’da “hak ihlâli” gerekçesiyle ve 12-3 gibi büyük bir çoğunlukla, Can Dündar ve Erdem Gül için tahliye kararı aldı. Mahkeme, yani İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, AYM’nin kararına uydu. Dündar ve Gül ertesi gün, yani 26 Şubat 2016’da tahliye edildi.

(6) Ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan tekrar konuştu. “Anayasa Mahkemesi bu kararı vermiştir ama ben AYM’nin verdiği karara sessiz kalırım ama bu kararı kabul etmek zorunda değilim. Bu karara uymuyorum saygı da duymuyorum. Bu bir beraat kararı değildir, tahliye kararıdır” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan”kabul etmek zorunda değilim”in veya “bu karara uymuyorum”un reel, pratik anlamını doğrudan açıklamadı. (7) Ancak ilginçtir, 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ni bu yüzden azarladı: Onlarla ilgili kararı veren mahkeme kararında direnebilirdi. Direnseydi AYM’nin verdiği karar boşa çıkabilirdi. Bu durumda AİHM’e gideceklerdi. Bu süreç, bu şekilde atılan adımlar bana göre doğru adımlar değildir.” Böylece ilk defa, Anayasanın ve yasaların çok açık hükümlerine karşı, sadece kendisi uymayacağını söylemekle kalmayıp, derece mahkemelerini de AYM kararlarına uymamaya çağırdı.

*          *          *

Buraya kadarı, üç yıl öncenin tekrarı bir bakıma. Bir zamanlar 24TV’de Zeynep Türkoğlu’nun moderatörlüğünde bir program yapıyorduk, Serbestiyet diye. Hepsini, bu sırayla o programda, 18 Haziran 2017 Pazar akşamı anlattım. Sonra bir de yazdım, bu sefer Serbestiyet sitesinde. Üç gün sonra. 21 Haziran 2017’de yayınlandı.

Önemi şurada ki, Anayasa Mahkemesi’nin hem iktidar basını için düşman, hem derece mahkemeleri için kararlarına uyulmayacak merci haline gelmesi, asıl bu tarihten, yani Şubat 2016’dan sonra gerçekleşti. Bunun da bazı dönüm noktaları var. (8) Aşağı yukarı aynı sıralarda, kamuoyunda 1128’ler veya Barış İçin Akademisyenler İnsiyatifi diye anılan bildiri yayınlandı. İçeriğine ne kadar karşı olduğumu bir kere daha anlatacak değilim. Gelin görün ki haklarında 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) “terör örgütü propagandası” fiilini düzenleyen 7/2. maddesinden dâvâ açıldı. Cezalar kesildi. Fakat (9) AYM 26 Temmuz 2019’da ünlü 8-8 oylamasıyla (ve başkanın oyunun 2 sayılmasıyla) bu konuda da ifade özgürlüğün ihlâl edildiğine hükmetti. Ve (10) kıyamet koptu. Basılı medyanın ve sosyal medyanın bütün ağır topları Anayasa Mahkemesi’ni, özellikle de Başkan Zühtü Arslan’ı hedef aldı.

(11) Sırada Şahin Alpay ve Mehmet Altan dâvâları vardı. Her ikisinde de AYM’nin kararı ifade özgürlüğü ve dolayısıyla hak ihlâlinden yana oldu. Mehmet Altan söz konusu olduğunda, derece mahkemesi önce AYM kararına uymadı. Bu, ilk somut uymama örneğiydi. (12) Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi, 9 Ocak 2020’de “derece mahkemelerinin görevinin Anayasa Mahkemesi‘nin görev ve yetkilerinin kapsamını değerlendirmek değil Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmaktan ibaret olduğunu” da hatırlatan yeni bir kararla, önceki “hak ihlali” kararına rağmen yerel mahkeme tarafından tahliye edilmeyen ve yargılama sonunda beraat eden Mehmet Altan’a bir de 30 bin Türk Lirası tazminat ödenmesine hükmetti.

Hepsinin üzerine, (13) yakın zamanda İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun iki defa AYM’ye ve şahsen başkanı Zühtü Arslan’a saldırması; ardından (14) MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, Süleyman Soylu’ya arka çıkarak, AYM’nin mevcut hükümet sistemiyle uyumlu hale getirilmesini istemesi; ardından da (15) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabii, neden olmasın mealinde bir demeç vermesi geldi.

Dolayısıyla şimdi (16) Can Dündar dâvâsı gibi Enis Berberoğlu dâvâsına da bakan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Berberoğlu’nu yeniden yargılamayı reddetmesi, işte bütün bu gelişmelerin sadece son halkasını oluşturmakta.

Önceki İçerikTayland’da monarşiyi eleştirebilme özgürlüğü için on binler sokaklarda
Sonraki İçerik‘Annen baban evde dua ediyor mu?’