ABD seçimleri (2) Trumpçı faşizm üzerine bir not

Hiper-milliyetçiliği, “millî dâvâ”sı, narsistliği, performansçılığı, demagogluğu, kişi kültüne yatkınlığı, militarizmi, orduyla ve kiliseyle kurduğu oportünist ilişki, devleti çeteleştirmesi, taraftarlarının bağnazlığı ve fanatizmiyle Donald Trump ve Trumpçılık, 1930’lar Faşizmi ve Nazizminin pek çok temel özelliğini şahsında ve kitlesinde barındırıyor.

[6-7 Kasım 2020] Şu 7 Kasım Cumartesi sabahı kalktım ve ilk işim dört kritik eyaletteki son duruma bakmak oldu. Saat 08:30 itibariyle, Biden’ın geriden gelip öne geçtiği Georgia’da “iyi fark” (bu deyimi “iyi kolesterol” gibi kullanıyorum) 4,330’a çıkmış (oyların yüzde 99’dan fazlası sayılmışken). 10:50’de tekrar baktım; 7,248’i bulmuş. Gene Nevada’da (12,657) ve Pennsylvania’da (28,833) “iyi fark”lar büyümeye devam ediyor. Bir tek Arizona’da, elli bin dolayından 29,861’a düşmüş (yüzde 97 sayılmışken). Lâkin farketmiyor artık, çünkü sadece Pennsylvania’nın 20 oyu da yetiyor, Biden’ın 253+20=273’le, İkinci Seçmenler Kurulu’nda (Electoral College) 270 barajını aşmasına. Diğer üç beklemedeki eyaletle birlikte, 273+6+11+16=306 oluyor. Arizona son anda Trump’a dönse bile, 295’le gene rahat kazanıyor.

Pardon, farklı kazanıyor ama rahat kazanmıyor. Beklenmedik derecede zor bir seçim oldu aslında. Alper Görmüş (5 Kasım: Trump ‘kaza’ değilmiş; dünya artık böyle!) ve Etyen Mahcupyan (6 Kasım: Trump’a gösterilen teveccüh bir özeleştiri fırsatı olmalı) peşpeşe yazdı; ben de ayrıca değineceğim. Fakat her halükârda, şu birkaç gün özel bir memnuniyet duyuyorum Trump’ın adım adım yenilgiye sürüklenişi, çaresizleşmesi, sesinin kısılması ve yalnızlaşmasını izlemekten. Oysa Çarşamba sabahı ciddî bir korku yaşamıştım, bu adam gene kazanıyor mu diye. O andaki durumun, sadece 3 Kasım Salı günü sandık başında kullanılan oyları (ve onların da sayılabilmiş kadarını) yansıttığını anlamadım. Madalyonun diğer yüzünde, posta yoluyla, erken kullanılan oyların hacmini de, sonra sayılacağını da idrak edemedim. Eyvah dedim. Bu mealde sms’ler attım sağa sola. Şimdi yanılmış olmanın tadını çıkarıyorum.

Trump’ın mendeburluğu yanında faşistliğini gündeme getirmem boşuna değil. Sağ popülizm tesbitinde herkes birleşiyor. Ben şimdiden faşizan ve hızla dört dörtlük bir faşizme evrilebilir karakterini görüp adını koymaktan yanayım. Amerikan özelciliği bunu kabullenmekte zorlanabilir. Ama ABD’nin de, dünyanın da yüz yüze bulunduğu tehlikeyi kavramak açısından, bu tesbit büyük önem taşıyor.

Trump, Mussolini ve Hitler benzeri bir teorisyen, bir ideolog değil kuşkusuz. Uzun muhalefet yıllarında kitap yazarak hazırlanmamış. Pragmatik bir iş adamı. Narsist, kendine hayran. Dolayısıyla etrafında bir kişi kültü yaratmaya ve yaratılmasına son derece yatkın. Gösterişçi, performansçı. Siyaseti sürekli bir performansa dönüştürüyor. Tam bir demagog. Hemen her konuda, habire yalan söylüyor, asılsız iddialarda bulunuyor. Kabına sığamayan bir enerjisi; asabî, mütecaviz, aktivist bir siyaset tarzı var. Kavgadan kavgaya ilerliyor. Hayatı bir dizi kavga biçiminde yaşıyor.

Taraftarları aynı derecede fanatik, irrasyonel. Toplumun en geri kesimleri mi? Evet, en geri kesimleri. Alper Görmüş “göbeğini kaşıyan adamlar” ve “makarnacı-kömürcüler” gibi deyimlerin ABD karşılığı var mı diye sormuştu (5 Kasım). En azından birini biliyorum: Redneck’ler, “kızıl enseli”ler, yani Derin Güney’in kırsal alanlarında yaşayan ve bizdeki “şoför yanığı” gibi ensesi güneşten kıpkırmızı kesilmiş olanlar. Örneğin çıkarttığı yasayla derslerde evrim teorisini anlatmayı yasaklayıp 1925’teki “Maymun Dâvâsı”nı tetikleyen Tennessee’li çiftçi John Butler’ın benzerleri ve halefleri. Bu sözcükte sınıfsal bir horlama yok mu? Var kuşkusuz. Ama beğenelim beğenmeyelim, önemli bir gerçek payını da içeriyor. Kendi içine kapalı bir taşralı kültürsüzlüğü ve dünyadan habersizliği söz konusu. Amerika’nın Midwest’i, Orta Batısı uçsuz bucaksız. Mısır ve inek. Bir konferansa gitmiştim oralarda bir yere. Sabah üniversitenin kafeteryasına indiydim, hem kahvaltı edeyim hem haberlere bakayım diye. Ne Doğu ne Batı gazeteleri vardı. Sadece mahallî basın, sadece süt ve peynir fiyatları. Bakın Amerika’nın seçim haritasına. Bütün “kırmızı” eyaletler ortada bir blok. İşte bu ortamdan çıkanlar dar kafalı mı? Evet, maalesef dehşetli dar kafalı. Bir düzgün soruya cevap veremiyorlar. İki üç mantıklı cümleyi ardarda getiremiyorlar. Tartışılıp ikna edilmesi mümkün gözükmeyen bir bağnazlığı şahıslarında mezcediyorlar.

Peki, Trump nasıl sürüklüyor bu insanları? Söylemini kabul edilmiş siyasî kural ve nezaket ölçülerinin dışına taşıyıp, öncelikle tarzıyla, onlara (mealen) “ben sizdenim, işte geldim, nihayet o kısıtlı, önü ilikli profesyonel siyasetçilerin yerine gerçek mehdinize, peygamberinize kavuştunuz” mesajı sunarak. Peki içerik? Sistematik bir ideologluğu yok, ama fazla teorileştirilmemiş de olsa çok net ve sert bir ideolojisi var kuşkusuz. Politikalarına ve siyaset tarzına yansıyan bu fiilî ideolojisi hiper-milliyetçi, yer yer apaçık ırkçı, beyaz-üstünlükçü. Aynen 1930’larda görüldüğü ve bugün de çeşitli ülkelerde görülmekte olduğu gibi, “millet”in büyük bir tehlike ile yüzyüze olduğunu söylüyor. İçimizde ve çevremizde korkunç düşmanlar var. Trumpçılık açısından dahilî ve haricî bedhahlarımız Çin, Rusya, Siyahlar, Hispanikler, Müslümanlar, özgür kadınlar. (Ey yoksul beyazlar, sizin perişanlığınızdan işte bu “öteki”ler sorumlu. Ey banliyölerin orta sınıfı, sizin refahınızı da gene aynı “öteki”ler tehdit ediyor.) Çıkış? Aynen 1930’lar faşizmi gibi, bu müthiş tehlikeye karşı hangi adla olursa olsun bir “milletçe kurtuluş” veya “millî devrim” veya bitmek bilmez “beka” dâvâsı ortaya atıyor Donald Trump. Sovyetler Birliği’ndeki “sınıfsız toplum” hayali kadar sonu olmayan bir “beka” dâvâsı. Bunun da Trumpçılığa özel adı AMERICA FIRST (ÖNCE AMERİKA). Kitlesel slogana dönüşmüş versiyonu MAKE AMERICA GREAT AGAIN (AMERİKA’YI TEKRAR YÜCELTELİM) oluyor.

Bu temel konseptin ötesinde, ikincil özellikleri de ilginç Donald Trump’ı ve politikalarının. (1) Mutlak surette, sulandırılmamış bir vahşi kapitalizmden ve büyük burjuvaziden, big business’dan yana. Hem ABD hem dünya çapında, büyük harfle KÂR (PROFIT) kategorisinden en küçük bir tâviz vermeye karşı. Onun için, sosyal refah devletini bitirmek uğruna en üst gelir kademelerinin vergilerini düşürmeye ve Obama’nın sağlık reformunu yıkmaya uğraşıyor. Onun için, enerji tekellerini koruyabilsin diye küresel ısınmanın insan eseri olduğunu inkâr ediyor. Paris Sözleşmesi’nden çıkıyor. ABD içinde de çevre koruma önlemlerini birer birer kaldırmaya bakıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nü (WHO) dahi terkediyor. Bir zamanlar Komintern’in, Georgi Dimitrov’un bir faşizm tanımı vardı, “tekelci kapitalizmin en gerici kesimleri”yle açıklamaya çalışan. Yanlıştı gerçi (çünkü faşizmin özgüllüğü ve özerkliğini görmüyordu; ne pahasına olursa olsun her şeyden kapitalizmi sorumlu tutmaya kurgulanmıştı). Ama yanlışlığı içinde, gelin görün ki Hitler’den de fazla Trump’a cuk oturuyor.

(2) Son derece militarist aynı zamanda. İlginç bir şey: “ordumuz”u yere göğe koyamıyor. Pratikte, yeni yeni dış maceralardan yana değil. Suriye, Pakistan ve Afganistan’da ne yapacağını pek bilemiyor. Ama söylemi, Amerikan askerî gücünü alabildiğine yüceltmeyi ve bu suretle kendisini bununla, Amerikan toplumunun en güvenilir kurumuyla âdetâ özdeşleştirmeyi içeriyor. Madalyonun diğer yüzünde, ABD genelkurmayı ve generalleri galiba pek yutmuyor bunu. Trump’a (Alman genelkurmayının da ilk başta Hitler’e baktığı gibi) dışarıdan gelme, ne idüğü belirsiz ama belki kullanışlı bir zıpır gibi baktıkları yer yer belli oluyor. Nitekim Savunma Bakanlığı birkaç kere değiştiği gibi, Beyaz Saray Yönetimi’ne gelen yüksek rütbeli askerler de çok dayanmıyor. (3) Garip tesadüf, Trump’ın dinle ilişkisinde de Hitler’i andıran yanlar var. Oportünist ve ikiyüzlü. Hayatın normal akışı içinde, pek dindar değil, en azından pek ibadetinde değil gibi. Kiliseye gidiyor, vaaz dinliyor ve dua ediyor mu, belli değil. Ama George Floyd gösterileri sırasında korkuya kapıldığında gördüğümüz gibi, Beyaz Saray civarındaki bir kilisenin güya göstericiler tarafından tahrip edilmesine karşı (ki yalan olduğu hemen açıklandı) teatral bir dindarlık gösterisi yapmaya kalktığında, görüyoruz ki peşine başka yüksek görevlileri de takarak yürürken İncili çıkarıp göğsünde taşıyor. (4) Devleti çeteleştirmeye son derece yatkın. Mevcut bürokrasi ve jüristokrasiyi düşman biliyor. Buna karşı her yerde kendi küçük Beyaz Saray kliğiyle ve olağanüstü, kural dışı yöntemlerle iş çevirmeye gayret ediyor.

Hepsi, ama hepsi, Faşizmin ve Nazizmin temel özellikleri arasında. Şimdilik ne eksik? Paramiliter gruplar, Kara Gömlekliler (Squadristi) ve Kahverengi Gömlekliler (SA’lar, Sturmabteilungen, Hücum Taburları). Yani iktidar mücadelesinde rakiplerine saldırıp fizikman ezecek bir terör gücü. Böyle bir potansiyeli de yok değil, Amerikan toplumunun. Zaten şimdi bile başka ülkeler açısından inanılmaz bir silâhlanma ve üstüne üstelik bir de milisleşme seviyesi söz konusu. Seçimlerden iki ay önce, 6 Eylül 2020’de Kentucky’nin Louisville kentinde tepeden tırnağa silâhlı, kurşun geçirmez yelekli, az çok (hepsi mavi) üniformalı milis grupları, dünyanın başka bir yerinde tasavvuru dahi imkânsız olacak bir gövde gösterisinde bulundu. Tâ Bağımsızlık Savaşı döneminden kalma vatandaş haklarına dahil olduğu için de, yasalara aykırı bir iş yapmadıkları sürece Ulusal Muhafız birlikleri sadece seyretti, yukarıdaki başlık resimlerinde sadece iki örneğini gördüğünüz bu korkutucu güruhları. Halen bunlar özerk “şiddet tehdidi” grupları. Bir sonraki otoriter lider, Trump’dan daha becerikli çıkar da bunları genişletilmiş bir “beka” ve “millî dâvâ” etrafında birleştirirse ne olacak? Bir otuz kırk yıl öteye sıçrayalım. Fütüristik bilim kurgu filmleri, herhalde büyük bir iç savaş ve çözülme süreci sonucu (o kadarını göremiyoruz) tam da böyle milis çetelerinin küçük egemenlik alanlarına ayrışmış, sürekli iç savaş halindeki bir Amerika manzarası sunuyor.

Hiç “burada [orada] olamaz” (it can’t happen here [or there]) demeyelim. Bazı yönleriyle bana giderek mümkün gelmeye başladı bu tablo. Tabii demokrasi kendini toparlamazsa. Rosa Luxemburg “ya sosyalizm ya barbarlık” demişti bir zamanlar. Günümüzde bu ilke “ya demokrasi ya barbarlık” şeklinde formüle edilmek zorunda.