Açığ ciğara (açık sigara) – 1

Bayram harçlıklarının harcanacağı çok yer vardı, dolayısıyla paket almaya çoğunlukla güç yetmezdi. İmdada “açığ ciğara (açık sigara)” yetişirdi. “Açığ”dan kasıt, bakkalın sigara paketini açması ve sigaraları tek tek satmasıydı. Yeni elbiselerini üstlerine çeken çocuklar hevesle sokağa çıkar, bakkaldan açığ ciğara almak için birbiriyle yarışır ve dumanı birbirlerinin yüzlerine üflerlerdi.

Bizim çocukluğumuzda sigara çok muteber nesne idi, bilhassa erkek çocukları için. Çünkü sigara, her şeyden evvel ‘erkek’ olmanın bir nişanesi olarak görülürdü. Erkek adam sigara içerdi, o kadar! O nedenle -en azından bizim çevremizdekilerin bir kısmı için- büyüklerin küçükleri sigaraya özendirmesi gayet normal bir davranış sayılırdı. İlk sigarası bir büyüğü tarafından eline tutuşturulan çok arkadaşım oldu benim. Sigara, her erkek çocuğun vakti geldiğinde yerine getirmek mecburiyetinde olduğu bir vazifeydi. Erkek sınıfına dâhil olmak için acelesi olanlar, bu vakti elden geldiğince erkene çekmeye çabalıyorlardı.

Sigara içmede erkek çocuklarını teşvik eden, olmadı göz yumanlar, kız çocuklarına karşı ise çok serttiler. Kızlara sigara yasaktı. Evet, yaşını başını almış ve mahallede herkesin sözüne itibar ettiği bazı yaşlı kadınlarımız, teyzelerimiz vardı. Onları ellerinde sigara ile kapı önünde oturur ve sokakta dolaşırken görüyorduk. Doğal bir durumdu bu. Lakin kız çocuklar, genç kızlar sigara içemezdi, ayıptı. Demek ki sigaranın cinsiyetle olduğu kadar yaşla da alakası vardı. Belli bir yaşın üstündeki kadınlar içebilir, altındakiler ise yanından geçemezdi.

Tabii bu, çocuklar için yeni bir iş alanı demekti. Mahalleden ablalarımızın, yengelerimizin sigaralarını temin etmeyi biz üstleniyorduk. Bazen sadece sigara almak için bizi çağırırlardı. Bazen de evin ihtiyaçları için sipariş verilir, sonra kulağa gizlice sigara almamız gerektiği de fısıldanırdı. Biz de üst düzey bir sorumluluk bilinciyle sigaraları getirir, sahiplerine teslim ederdik. Elbette bu hizmetin bir karşılığı olurdu; birkaç kuruş bahşiş, mevsimine göre ele tutuşturulan bir iki meyve, eskimo ya da bir parça salçalı ekmek gibi.

‘Dava’ya sigara

Bir de bıçkın delikanlılarımız vardı. İnce işlerinde onlara hizmette kusur etmiyor, ‘dava’larıyla yani sevdikleriyle iletişim kurmaları için her türlü engeli aşıyorduk. Zor günlerdi; evinde telefon olanlar parmakla sayılacak kadar azdı. Kaldı ki telefonun olmaması sıkıntının bittiği anlamına gelmiyordu; telefon açtın ama evde o kadar kişi var, telefona kim çıkacak? Baba çıksa ayrı, abi çıksa ayrı, anne çıksa ayrı dert. Telefonu kapatırsın, ama cevapsız aramalar çoğaldıkça şüpheleri artırırsın.

Cep telefonu zaten yok; kısa-uzun mesaj yok, sosyal medya yok, story yok! Abilerimizin işi iş değil anlayacağınız, haberleşme imkânları kısıtlı. Ya evin önünden geçerken pencereden mahcup bir bakış atacaklar. Ya sokakta yürürken -o da çok da yakınlaşmadan- kaçak göçek bir-iki laf edecekler. Ya da mektup yazacaklar.

En mühimi mektup; çünkü derdini etraflıca anlatıyor, sevdanı dillendiriyor ve içini istediğin kadar dökebiliyorsun. Mektup getirip götürme işi ise biz çocuklarda. İncelik isteyen bir iş; abi sana mektubu verir, sen onu davasına götürürsün. Bir süre sonra bu kez davanın mektubunu alır, getirir abiye teslim edersin. Ve bütün bunları usulünce yaparsın; bilmesi gerekenlerin haricinde bu süreci kimseye duyurmaman, kimseye hissettirmemen, kimseyi uyandırmaman gerekir. Mektup taşıyacak ama laf taşımayacaksın, mektubun başına bir bela getirmeyecek, onu sağ salim sahibine ulaştıracaksın. İşin raconu bu!

İşte bu hassas mektup trafiğinde abiler, bazen sevdiklerine hediyeler de gönderirlerdi. Yeni çıkmış bir kaset, mütevazı bir kolye, sevilen bir sanatçının posteri, kurutulmuş bir gül, vb. gibi. Tiryaki bazı abilerimiz de, eğer davaları sigara içiyorsa, mektuplarına sigara ekler ve duygularını sigara ile güçlendirirlerdi. Hali vakti daha yerinde olanlar zarfın içine bir paket koyarlardı, işleri daha bir kesat olanlar da bir-iki dal. Velhasıl onların gözünde sigara, hediye babında sevgiliye sunulacak kadar büyük bir değere sahipti.

Bayram sigarası ve kulak arkası

Bayramlar ile sigara arasındaki ilişki ise ayrı bir âlemdi. Ramazan ve Kurban bayramları, sigara içmeye verilen bir ruhsat gibiydi. En azılı sigara karşıtı aileler bile, çocuklarının bayramda sigara içmesine pek ses etmez, daha bir hoşgörüyle yaklaşırlardı.

Bayram harçlıklarının harcanacağı çok yer vardı, dolayısıyla paket almaya çoğunlukla güç yetmezdi. İmdada “açığ ciğara (açık sigara)” yetişirdi. “Açığ”dan kasıt, bakkalın sigara paketini açması ve sigaraları tek tek satmasıydı. Yeni elbiselerini üstlerine çeken çocuklar hevesle sokağa çıkar, bakkaldan açığ ciğara almak için birbiriyle yarışır ve dumanı birbirlerinin yüzlerine üflerlerdi. Yanan gözlerden akan muziplik ve sevinç, çocukluğumun bayramlarını resmeden en net görüntülerden biridir.

Bugün söylendiğinde çok tuhaf kaçar ama o dönemlerde bayramlarda misafirlere -aynen bayram şekeri gibi- bayram sigarası ikram edilirdi. Kendileri daha hesaplı milli ve yerli sigaraları içenler, bayramda borca harca girer, birkaç çeşit “öksürtmeyen” yabancı sigara alır ve tepsiye dizerlerdi. Evdeysek eğer, bayram ikramını yapmak biz çocuklara kalırdı. Biz de bir elimizde kolonya, diğer elimizde sigara ve şeker tepsileri misafirlerin önüne çıkardık.

Kolonya ve şekeri kimse geri çevirmezdi, sigarada ise tavırlar muhtelifti. Sayıları az olan kimileri sigara içmediğini belirtip teşekkür ederdi. Kimileri ise hemen sigarayı yakardı. Ellerinde sigara olan veya o anda tüttürmek niyetinde olmayan kimileri de, çoğunlukla ev sahibinin ısrarıyla, sigarayı alır ve daha sonra içmek üzere “kulak arkası” yapardı. O ‘kaliteli’ sigaralara ev ahalisi el süremezdi, onlar yalnızca bayram ziyaretine gelenlere aitti. Bayram biter de kalırsa, ancak o zaman o sigaralar yakılırdı. 

Sigaranın torına düşmek!

Benim de sigara ile ilk -ve yanılmıyorsam- tek temasım yine bir bayram günü oldu. Mahalleden Nihat ile -iyi bir solaktı, raket gibi bir sol ayağı vardı- cicilerimizi bicilerimizi giymişiz, cebimizi harçlıkla doldurmuşuz, salına salına o meydan senin bu lunapark benim geziyoruz. Fikir benden mi ondan mı çıktı tam hatırlamıyorum, bir sigara yakalım dedik. Bilmiyoruz tabii, ilk nefesi çekmemle -herhalde derin çekmişiz- sert bir şekilde öksürmeye başlamam bir oldu. Nihat benden daha iyi durumda, ama o da halinden pek memnun sayılmaz. Neyse ikinci bir nefes daha aldım; öksürük arttı, üzerine gözden yaş akması eklendi ve bir de ağızda acı mı acı bir tat! Sigarayı yere attım ve o günden sonra da elime almadım. Nihat’ta ise tersi oldu, o elinden bırakmadı sigarayı. Yıllar önce tesadüfen karşılaştık, maalesef ilişkisi halen devam ediyordu. 

Sigarayla irtibatımın bu kadar erken ve net bir şekilde kesilmesinde sanırım evde, en büyük abimden başka sigara içen kimsenin olmaması da rol oynadı. Şeyhmus abim iyi bir tiryakiydi, günde iki-üç paketi devirirdi ama kardeşlerinin içmesine çok kızar, asla müsaade etmezdi. “Biz bu meretin torına (ağına) düştük, siz uzak durun” der ve herhangi birimizin elinde sigara görse veya kaçak içtiğimiz öğrense kıyameti kopartırdı.  Sonra, çok şükür o da bu ağdan yakasını kurtardı.

Babam ise, gariptir, hemen herkesin doğal bir içici olduğu bir köylük ortamda doğmasına, büyümesine ve ömrünün önemli bir kısmını orada geçirmesine rağmen, sigara ile hiçbir muhabbeti olmayan bir adamdı. Hatırlarım, bazen evde misafirler özene bezene tütün sarar ve ona uzatırlardı. Babam, onları kırmamak adına, sigarayı alırdı almasına da, her halinden acemilik akardı. Tutmasını bilmez, yakmasını bilmez, içmesini bilmez… Misafirler şakayla karışık takılırlardı ona: “Ji bo Xudê dev jê berde, tû keyfa me jî dişkînî! (Allah rızası için bırak, bizim de keyfimizi bozuyorsun!)”

Mevzu derin, anlatacak çok hikâye var, haftaya devam edelim…