“Açıktaki Ruh”

Talha Hakan Alp’in tweetlerinden sonra, her şeyi bilenler ve o güne kadar bildiklerinden başka hiçbir şeyi bilmek istemeyenler ağır kınayıcı sözlerle harekete geçtiler. Ne gerek var ki ortalığı karıştırmaya? Ortalığı karıştıranlar ağzının payını öyle bir almalı ki, bundan sonra kimse cesaret edemesin. Yalan yanlış da olsa, herkes kendi “derin” kökleriyle yaşamaya devam etsin. Yoksa korkularımız ile baş etmek zorunda kalırız, rahatımız bozulur.

“Bazı eski geleneklerin söylediğine göre, hayat ağacı tersine büyür. Gövde ve dallar aşağı, kökler de yukarı doğru. Dal ve yapraklar toprakta saklı, köklerse gökyüzüne bakıyor. Meyvelerini değil, kaynağını sunuyor. En içten, en kırılgan yanını toprakta saklamıyor; onu açık havada tehlikenin kucağına atıyor. Köklerini kanlı canlı dünya rüzgârlarına teslim ediyor.

Hayat böyle, diyor hayat ağacı.”

Bir Eduardo Galeano alıntısıyla başlayınca, insan devamını getirmek istemiyor. Kendinden ve söylediklerinden çok daha fazlasını barındıran metinler bunlar, en azından arayanlar için, yani geçiştirmeyenler, manayı önemseyen ve arama riskini göze alanlar için. Aramayanlar için gereksiz ve hatta sıkıcı yazılar olabilir tabii.

Aramayanlar hep oradalar, dimdik, ayakta, hasarsız duruyorlar. Peki kim bunlar? İlk anda aklıma gelenler, “her şeyi bilenler” ve “yeni hiçbir şeyi bilmek istemeyenler” tabii ki.

Her iki grubun da merakı yok bana göre. Meraklanamayacak kadar hâkimler dünyaya, hayata, insana. Gözümüzün önünde dünyayı ve hayatı küçültüp duruyorlar. Özgüvenleri çok yüksek ama insanlara hiç mi hiç güvenmiyorlar. Baktıkları her yeri bir saniye içinde düzenleyiveriyorlar. Her yer derli toplu oluyor, hiçbir gizem kalmıyor. Gizem yoksa kırılganlık da yok, herkesin her şeyi sadece bilmeyi seçtiği kadar ama kesin bildiği bir dünya. Asayiş berkemal… Tam, doğru yolda, düzende.

Peki, her şeyi bilenler mi daha sıkıcıdır yoksa hiçbir şeyi bilmek istemeyenler mi?

Galiba ikisi birden birbirinden çok sıkıcıdır. Her iki grubun da gitmek ya da yola çıkmak ile ilgili bir dürtüsü yoktur. Oldukları noktada, herhangi bir sorudan azade, alabildiğine derine doğru maliyetsiz kökler salmak ne kadar güvenli ise o kadar sıkıcıdır. O anda orada ne varsa onunla yetinmek, hayatla ilgili hiçbir şeyi sorgulamamak, hiç heyecan duymamak mümkündür, hem de uzun süreli garantisi yanında. İniş çıkışı olmayan ama korku da barındırmayan bir yaşama, bilme ve hatta inanma hâli… Ne kendilerine ne de başkalarına bir zararları yok gibi görünüyor ilk anda. Birkaç adım geri atıp uzaktan bakınca ama, görebiliriz ki, hiçbir kırılganlığı, gizemi, merakı olmayan bir dünya, bir ehlileşme çağrısı, en başta hayata karşı yapılmış bir hakaret ya da insanın küçümsenmesi. Dar yerlere hapsolmanın güzellenmesi ve hatta teşvik edilmesi gayet sinsi bir tehlike.

Lâfı dönüp dolaştırıp getireceğim yer şurası: Talha Hakan Alp geçen hafta Twitter üzerinden bazı açıklamalar yaptı. Yakın zamana kadar inançlı bir Müslüman iken, artık Tanrı inancını değilse de, dinî inançlarını sorgular hâle gelmişti. Bunu da, özellikle verdiği dinî derslerdeki öğrencilerine karşı dürüst olma gereği duyduğu için açıklama gereği duymuştu. Detayını Hidayet Şefkatli Tuksal’ın güzel ve şefkatli yazısından okuyabilirsiniz. (https://serbestiyet.com/featured/muhafazakar-camiada-deprem-55764/)

Talha Hakan Alp’in tweetlerinden sonra, her şeyi bilenler ve o güne kadar bildiklerinden başka hiçbir şeyi bilmek istemeyenler ağır kınayıcı sözlerle harekete geçtiler. Ne gerek var ki ortalığı karıştırmaya? Ortalığı karıştıranlar ağzının payını öyle bir almalı ki, bundan sonra kimse cesaret edemesin. Yalan yanlış da olsa, herkes kendi “derin” kökleriyle yaşamaya devam etsin. Yoksa korkularımız ile baş etmek zorunda kalırız, rahatımız bozulur.

Cemal Süreya’nın “Onlar İçin Minibüs Şarkısı” şiirinde, hissettiğim ama dile getiremediğim bazı haksızlıkları kavramaya çalışırken hep aklıma gelen bir dize var:

“Öldürmemektir felsefeleri bir karıncayı bile, ama yaşatmayı bilmezler.”

Bence Talha Hakan Alp, öldürmemek ile yaşatmak arasındaki farkı biliyor. Kırılgan, meraklı, hasara açık bir yerde hakikati sorgulama cesaretini kendinde buluyor, sevginin inancı aşabileceği anlar olabildiğini bize anlatmaya çalışıyor. Benim baktığım yerden konu buradan hayatımıza müdahale ediyor ve sadece dindarlar açısından değil, var olanı muhafaza etmekten yaşamayı, düşünmeyi ve sevmeyi unutan herkes için önemli bir ders niteliği taşıyor.

Biliyorum, benimki hariçten gazel okuyup ahkâm kesmek. Ama hepimiz için, yola çıkmak çok insanî değil midir? Yola çıkmaktan korkuyorsak insan olmaktan bahsetmek zordur, insanî olan her şey kırılganlıkla sınanır ve sınanmayı bile bile istemek cesaret ister. Hiç bir şey değilse bile böyle bir bakış açısını ve arayışı, diğer kelimelerle “açıktaki ruhu” desteklemek insana iyi geliyor. Hayat ağacına kulak vermek gerek.

Önceki İçerikBillur saray
Sonraki İçerik103 emekli amiral bildirisine jet soruşturma!