Ayasofya’nın turkuaz renkli halıları ekonomiyi nasıl etkiliyor?

Ayasofya’ya serilecek halının rengini de Cumhurbaşkanı belirlemiş... Küçük detaylarla ilgilenme anlamına gelen mikro-yönetim, Erdoğan’ın liderlik tarzında dikkate değer bir yer tutuyor. Ortaya çıkan tablo, bütün gücün tek bir adamın elinde toplanması ile “mikro yönetim”in çok sakıncalı bir bileşimidir.

Türkiye son birkaç yıldır ciddi ekonomik sorunlarla boğuşuyor, bunu hepimiz görüyor ve yaşıyoruz. Bürokratik mekanizma veya devlet çarkı denilen şey epey yavaşlamış durumda, ülke olarak esaslı sorunlarla karşı karşıyayız. Bunlar doğru da, bahsedilen sorunlarla Ayasofya’nın halıları arasında bir ilişki kurulması biraz acayip değil mi? Ayasofya’ya turkuaz renkli halılar serilmesiyle ekonomi arasında nasıl bir ilişki olabilir ki? Soruyu garip bulanlara hak vermeme şansım yok, evet soru gerçekten de garip, ama bunlar arasında bir ilişki var, inanın var.

Ayasofya’ya serilecek halılar, Manisa’nın Demirci ilçesindeki Özkul Halı firması tarafından özel olarak dokundu. Basına açıklama yapan fabrika sahibi Ali Rıza Özkul, halının türü ve rengiyle ilgili son seçimin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yapıldığını belirtti. “Bordo görüşü vardı, vişne çürüğü üzerinde de konuşuldu, turkuaz seçimini sayın Cumhurbaşkanı yaptı” diyen Ali Rıza bey “Daha kaliteli olur düşüncesiyle Yeni Zelanda yünü yapalım dedik. Cumhurbaşkanımız ithal malzeme kullanmayalım dedi. Yerli yünün en iyisini kullanalım dedi ve o şekilde yaptık. 5 kilogram metrekare ağırlığı, 16 mm kalınlığı var” şeklinde konuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan daha önce de değişik vesilelerle turkuaz rengini çok sevdiğini söylemiş ve “Türk dünyasının rengi” olarak tanımlamıştı. Beştepe’de de halı ve üniformalarda turkuaz renginin epey yoğun tercih edildiği biliniyor. Devlet kurumlarında turkuazın yaygın kullanımı da Erdoğan’ın talimatıyla 2013’te başlamıştı.

Çok kıymetli tarihî bir yapıda kullanılacak halıların türünün, deseninin ve renginin seçilmesinin Cumhurbaşkanı tarafından değil de konunun uzmanları tarafından yapılması daha doğru olmaz mıydı? Ne bileyim, meselâ Prof. Nurhan Atasoy İslam ve Osmanlı sanatı konusunun en önde gelen uzmanlarından birisi. Ayasofya’ya döşenecek halıların seçimini meselâ Nurhan Atasoy gibi bir hocanın yapması gerekmez miydi? Ya da, meselâ Sultanahmet Camii’nin Hünkâr Kasrı’nda Vakıflar’a ait Halı Müzesi var, orada yüzyıllardır camilere serilen yüzlerce halı sergileniyor; mesela o halılara bakmak doğru olmaz mıydı? Bu müzede beylikler döneminden bile kalma cami halıları var, sonra eski gravür ve resimlerde Ayasofya’ya serilmiş olan eski halıların renkleri/desenleri de gözüküyor; bunlara bakarak karar vermek gerekmez miydi? Ben şahsen sayın Cumhurbaşkanı’nın sanat tarihi ve estetik konusuyla ilgili bir yetkinliği olduğunu açıkçası pek zannetmiyorum, ayrıca Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresinde de aynen böyle düşünecek pek çok insan olduğuna eminim ama onların hiçbirinin bu fikirleri açıkça ifade edebilme şanslarının olmadığını hepimiz biliyoruz.

Ortaya çıkan tablo, bütün gücün tek bir adamın elinde toplanması ile “mikro yönetim”in çok sakıncalı bileşimi tablosudur. Bu tablo, Türkiye’de bürokratik mekanizmaların yavaşlamasına hatta durmasına yol açan, aynı zamanda içinde bulunduğumuz ekonomik krizin de derinleşmesine sebebiyet veren bir  tablodur.

Mikro yönetim nedir?

“Bulabileceğiniz en iyi insanlarla kendinizi kuşatın, yetki verin ve karar verdiğiniz politika uygulandığı sürece müdahale etmeyin” – Ronald Reagan.

Tayyip Erdoğan’ın öteden beridir her türlü küçük detayla ilgilendiğini biliyoruz. Sayın cumhurbaşkanı taksi tarifeleriyle de, korona maskelerinin dağıtılma kanallarıyla da, Ayasofya’nın halılarıyla da, memleketin herhangi bir köşesindeki herhangi bir arazinin imar durumuyla da, ihalelerin dağıtılması işleriyle de ilgileniyor. Bu tarz küçük detaylarla ilgilenme anlamına gelen mikro-yönetim Erdoğan’ın liderlik tarzında dikkate değer bir yer tutuyor. Taksimetre zammı konusu gibi bir iş Cumhurbaşkanı’nın işi haline geliyor ve Cumhurbaşkanı bu tür işlere dahi el atabiliyorsa, orta/alt seviyedeki bürokratik kadrolar her an Cumhurbaşkanı’nın müdahalesine maruz kalıp fırça yeme korkusuyla inisiyatif al(a)mıyorlar. Silsileye müdahale tam tersi bir etkiyle işleri yavaşlatır ve yavaşlatıyor.

İngilizcede micro management denilen ve Türkçe literatürde aşırı detaycı yönetim veya müdahaleci yönetim olarak adlandırılan bu yönetim biçimi dünyanın her yerinde başarısızlık üretiyor. Mütemadiyen alt kademelere müdahale etmek, kurumsal hiyerarşiyi kökünden bozar. Üzerlerinden atlanan ara kademe yöneticilerin bir kısmı bundan rahatsız olarak görevi bırakır; sadece kariyerine (veya ikbaline) odaklanan bir kısmı ise artık kendi başına herhangi bir inisiyatif almaz, sadece verilen talimatları yerine getirmeye odaklanır. Bütün gücün mikro-yönetim düşkünü bir tek-adamda toplandığı büyük organizasyonlarda çarkların yavaşlaması kaçınılmazdır. Böyle bir hiyerarşi içindeki yöneticiler tek-adamın hışmına uğramamak için kendi başlarına karar/inisiyatif almazlar, sorumluluk üstlenmemek adına “talimat gelsin, talimat neyse onu yapalım” derler. Takip edilecek o kadar iş vardır ki, hepsiyle tek tek ilgilenebilmek mümkün olmadığı için sistem her taraftan aksamaya başlar. Tepedeki tek-adamın müdahaleleri işleri yavaşlatır; işler yavaşladıkça tek-adam daha da müdahaleci olur, sonuçta bu kısır döngü bir taraftan bürokratik kadroları zayıflatır, bir taraftan da işler neredeyse durma noktasına gelir.

Esasında iyi yönetici iş yapmaz; iyi yönetici yönetim hedeflerini belirler, kadroları seçip yetkilendirir, bu kadroları koordine eder ve denetler. En iyi yönetici ise talimat dahi vermeden işleri idare eder. İş yapmak zorunda kalan yönetici, emin olunuz, kötü yöneticidir. Her yönetici kendi altındakini doğru seçer ve yetkilendirirse, her kademedeki yönetici kendi sorumluluk ve yetki alanında inisiyatif ve karar alarak işleri yürütür. Yönetim literatüründe “yetki delegasyonu” denilen bu teknik, başarılı yöneticiliğin özüdür. Başarılı yöneticiler, yetkin ve başarılı (ve bir noktada özerk çalışmak isteyecek) insanlardan oluşan ekipler oluşturmaya çalışırlar, onlara hedefleri gösterirler, ekipler alt kademelere doğru da bu şekilde seçildiğinde yönetim hiyerarşisi tabiri caizse saat gibi çalışır; değişik kademelerde yer alan yöneticiler bütün potansiyellerini ortaya koyarak verilen hedeflere ulaşmak için çalıştığında ortaya kolektif bir başarı çıkar. Gerçek liderler etraflarına ilham verir, motivasyonu yükseltir, çalışanların hedefe giderken önlerine çıkan engelleri kaldırırlar. Ekibine bir hedef veren lider/yönetici, bu hedefe ulaşmak için gereken noktalarda kontrol mekanizmaları oluşturur, sadece hedeften sapma durumunda ve istisnai olarak yönetime dahil olur.

Kimseye güvenmemek, mikro-yönetime girişmenin ve müdahaleciliğin sebeplerinden birisidir. İş dünyasında olsun, siyasette olsun bu tür kişilerin ciddi güven problemi vardır. Çoğunlukla, sadece yakınlarına güvenir, başkalarına yetki vermeye pek yanaşmazlar. Yönetim kademelerini işlerin yürümesi için yetki ve sorumlulukların paylaşılacağı kişiler olarak değil, “emirleri ve talimatları uygulayacak kişiler” olarak görürler. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak ara kademeleri kolaylıkla atlayıp bir aşağı kademeye müdahale etmede hiçbir sakınca görmezler. Genellikle sorumluluk üstlenmez, ortaya çıkan sorun ve aksaklıkları “alt kademedekilerin talimatları düzgün yerine getirmemesi”ne bağlarlar. Hata yaptıklarını kabul etmez, farklı zamanlarda farklı günah keçileri yaratırlar. Alt yönetim ekibini teşvik edip geliştirme yerine, genellikle, parlak kişileri bir tehdit olarak görüp tasfiye etmeye yatkındırlar. Tasfiye edilmese dahi, bu parlak kişiler bu tarz bir yönetim kademesinde yer alan statükocularla uyum içinde çalışamaz ve dışlanırlar. Mikro yönetim düşkünü müdahaleci liderler/yöneticiler yaratıcılıkları teşvik etmek yerine sonuçları kontrol etmeyi tercih ederler. Bu lider/yönetici tipinin çoğunlukla narsistik bir kişiliği vardır, kendi müdahale etmediği zaman işlerin gerektiği kadar hızlı ve iyi gitmeyeceğini düşünür. Çoğunlukla aşırı çalışkan olan bu yönetici-lider tipinin bitmez-tükenmez bir enerjisi vardır. Alt kademelere müdahale etmeye bıkmaz, müdahalesinin olumsuz sonuçlarını görmez, ortaya çıkan aksaklıkları kendisinin yeterince müdahil olmamasına bağlar.

Liderin müdahaleci mikro yöneticiliği, yönetim kademeleri ile arasındaki güveni sarsar, alt yönetim kademelerindeki çalışanlar kendilerini işbilmez veya işe yaramaz gibi hissetmeye başlar. Bu süreçler alt kademelerde yer alan özgüveni yüksek, daha kabiliyetli ve ilkeli kişilerin kopuşuna yol açar, yönetim hiyerarşisinin sorumsuz –tabiri caizse “salla başı, al maaşı” türünden– kişilerle dolması kaçınılmaz olur. Bu tür lider/yönetici alt kademelere karşı memnuniyetini nadiren ifade eder; görev tanımlarını düzgün yapmadığı ve bu tanımları devamlı değiştirdiği halde mütemadiyen yönetim kademelerinde yer alan kişileri suçlar, çoğunlukla yapılan yanlışlara ve bunların nasıl düzeltileceğine konsantre olur. Ekibini takip işini abartır, tatil zamanlarında bile ekibinin nerede olduğu ve ne yaptığıyla ilgilenir, projelerle ilgili olarak gün aşırı raporlar ister. Bu tarza uyum sağlamayan özgüveni yüksek kişileri ya dışlar, ya da mobbing benzeri uygulamalarla onların uzaklaşmasını sağlar.

Bazı durumlarda mikro yönetim liderin/yöneticinin yüksek özgüveninden değil, kendine yeterince güvenmemesinden de kaynaklanıyor olabilir. Her yere müdahale ederek ve herkesten raporlar isteyerek otoritesini/gücünü ispat ettiğini, herkese gösterdiğini de düşünüyor olabilir. Bu tür lider/yönetici bazen kendisine dahi yanlış gelecek tercihler yaparak etrafa gerçek güç/otorite sahibinin kim olduğunu göstermeye çalışır. Yönetim hiyerarşisinin alt kademelerinde yer alan kişilerden bu tür yanlış kararlara pek bir tepki gelmez. Bazıları tepki göstermenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşündüklerinden, bazıları da sorumsuz ve lakayt kişiler olduklarından seslerini çıkarmazlar. Sonuç olarak, bütün gücün tepedeki “tek-adam”da toplandığı, denetim-kontrol mekanizmalarından mahrum yapı tedrici şekilde temposunu ve enerjisini kaybeder, bir noktadan sonra hataları tespit etme ve kendini düzeltme kabiliyetini de tamamen kaybeder. Değişik yönetim kademelerinde yolsuzluk ve usulsüzlüklerin artması da muhtemeldir.

Mikro-yönetim düşkünü bir lider/yönetici; kabiliyetli, iyi eğitimli ve parlak insanlardan ekip oluştursa dahi –onlara aptal gibi davranarak– ekibindeki insanlara farklılık yaratacakları bir alan bırakmaz. Her şeyi en ince detaylarına varırcasına sorgular. Sonuca etki etmeyecek süreçlerde bile kendi dokunuşlarını yapmak ve göstermek ister. Dolayısıyla yaratıcılığı öldürür, bitmek-tükenmek bilmeyen kontrol tutkusu tedrici şekilde parlak kişilerin kendinden uzaklaşmasına yol açar. Bir müddet sonra etrafı yalaka, menfaatçi ve ikbal düşkünü tiplerle dolar.

Türkiye, bugün, işte bu tür bir siyaset-yönetim kriziyle karşı karşıyadır. Bütün gücün mikro-yönetim yapan bir tek-adamda toplanması işleri iyice yavaşlatmış ve Türkiye’yi hantallaştırmış durumdadır. Kriz her geçen gün daha da derinleşmektedir.

Güçlendikçe zayıflayan bir lider: Tayyip Erdoğan

Tayyip Erdoğan’ın karizmasının AK Parti’nin büyümesinde çok belirleyici olduğunda şüphe yok, ama bu parti tarihî zirvelerine diğer paydaşların parti içinde etkili olduğu dönemlerde ulaştı. Tayyip Erdoğan “tek adam” haline gelip bütün gücü kendisinde topladıkça AK Parti de zayıfladı. Bu konu gerçekten çok ilginç bir paradokstur: Yalnız AK Parti değil, Erdoğan bütün kamusal gücü kendi elinde topladıkça devlet bürokrasisi de yavaşladı. Bürokrasi yavaşladıkça Erdoğan daha çok güce sahip olarak işleri hızlandırabileceğini düşündü, ama sonuç tam tersi oldu, bürokratik çarklar daha da yavaşladı. Ayrıca, iktidarı kısmen paylaştığı dönemlerde toplumun farklı kesimlerine iktidar paydaşları kanalıyla ulaşabilen Erdoğan gücü kendisinde topladıkça bazı toplum kesimlerine hiç ulaşamaz hale geldi.

2017 referandumunda atı alanın Üsküdar’ı geçmesiyle Türkiye’de siyasi sistem değişti; 2018 seçimlerinden bu yana, yaklaşık 2 yıldır da Türkiye Başkanlık Sistemi ile yönetilmektedir. Bu sisteme geçilmesiyle bütün siyasi güç tek bir kişide, Tayyip Erdoğan’da toplandı. Yeni anayasal düzende pratikte dişe dokunur hiçbir denetim-kontrol mekanizması yer almamaktadır. Tayyip Erdoğan’ın öteden beridir var olan mikro-yönetim anlayışı, siyaseten bütün gücü kendinde toplayıp tek-adam haline gelmesiyle daha olumsuz sonuçlar üretmeye başlamıştır. 2017 referandumundan bu yana özellikle ekonominin iyi gitmediği ortada. Son 4 yılın ekonomik büyüme oranları AK Parti dönemi ortalamasının da, cumhuriyet ortalamasının da epey altında kaldı. Ekonomik büyüme açısından son 4 yılda “kayıp yıllar” olarak bilinen 1990’ların dahi gerisine düşmüş durumdayız.

Sebep sistemin kendisi; kuvvetli denetim-kontrol mekanizmaları olmayınca keyfi tek-adam yönetimi istikrar değil belirsizlik üretmekte, yönetimin çok şahsîleşmesiyle siyasi ve ekonomik öngörülebilirlik zayıflamakta, üstüne bir de mikro-yönetim uygulamaları gelince devlet çarkı yavaşlamakta, hatta durma noktasına gelmektedir. Ayrıca lider çok yüceltilip alt kadrolar silikleşince gerek devlet bürokrasisinde gerekse AK Parti yönetim kadrolarında yer alan herkes “vardır bir bildiği, halleder” diye çözümü Erdoğan’dan beklemektedir. Türkiye gibi çok heterojen ve dinamik bir ülkenin sorunlarına kalıcı çözümler geliştirmek, değişik bakışların bir araya gelmesini ve çoğulcu bir yaklaşımı gerektirirken  konu tek bir kişinin kapasitesine bırakılmış durumdadır. Bu meseleler süpermen dahi olsa tek bir kişinin harcı olamaz.

Delegasyon -yani alt kademeleri yetkilendirmek- Türkiye’de zaten sıkıntılı bir meseleydi, başkanlık sistemiyle delegasyon iyice zayıfladı. Daha öncesinde bakanların siyasi bir hüviyeti ve ağırlığı vardı; yeni sistemde bakanların hiçbir siyasi hüviyeti olmaması meşhur tabirle “özgül ağırlıkları”nı çok düşürdü. Daha önceleri bakanların çoğu kamuoyunca bilinip tanınırken, bugün siyasetle en ilgili şahısların dahi adını çıkaramadığı bakanlar var. Bakanlardan ve bürokrasiden karar alması değil, yalnızca verilen talimatları uygulaması beklenmektedir. Bürokrasi talimat gelmeden iş yap(a)maz hale geldiği için Türkiye’de devlet çarkları iyice yavaşlamıştır. İşlerdeki aksamalar -zaten çok müdahaleci olan- Erdoğan’ın daha da müdahaleci hale gelmesine yol açmış; bu durum bürokrasiyi daha da hantallaştırmıştır. Erdoğan’ın alt kademelere müdahalesi o kadar ileri bir noktaya varmıştır ki, kendi partisinin seçilmiş belediye başkanlarını dahi değişik baskılarla istifaya zorlayarak tasfiye etmiştir. İstanbul, Ankara, Bursa ve Balıkesir’in AK Partili belediye başkanları Erdoğan’ın müdahalesiyle görevlerinden istifa etmek zorunda kalmışlardır. Bu belediye başkanlarının istifalarıyla ilgili tartışmalar sırasında Erdoğan’ın “Makama gelirken iyi, boşalt demek neden yadırganıyor?” şeklindeki yorumuna parti içinden hiçbir tepki gelmemiş (https://www.ntv.com.tr/turkiye/erdogan-makama-gelirken-iyi-bosalt-demek-neden-yadirganiyor,eJgf66ONBk-Xf92ptIOwwQ), bu durum gerçekte AK Parti için sonun başlangıcı olmuştur. Erdoğan için seçilmiş olsun veya olmasın, alt kademelerdeki herkes “makamını kendisine borçlu” olan kişilerdir. Bu tutum alt kademeler tarafından içselleştirilince Tayyip Erdoğan dışında herkes değersizleşmekte, sadece verilecek emirleri/talimatları uygulayacak kurşun askerlere dönüşmektedir. Kurşun askerlerle siyaset veya devlet yönetimi olmaz; inisiyatif alıp karar veren eğitimli, kapasiteli ve kabiliyetli insanların yönetim kademelerinde yer almasıyla olur. Bu durumun demokrasi ile de, akıl-mantık ve rasyonalite ile de bağdaşmayacağı açıktır. Bugün devletin bürokratik çarkları yavaşlamış hatta durmuş ise, bunun temel sebebi Tayyip Erdoğan’ın bütün gücü tek-adam olarak kendinde toplaması ve aşırı müdahaleci mikro-yönetim anlayışıdır. Yaşadığımız ekonomik kriz, merkeziyetçi tek-adam rejimi ve müdahaleci mikro-yönetim anlayışının bir sonucu olarak her geçen gün daha da derinleşmektedir.

AK Parti veya devlet bürokrasisi içinde yer alanlar için “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla” veya “Sayın Cumhurbaşkanımızın izinleriyle” türünden ifadeler neredeyse besmele haline gelmiş durumdadır; bu tür ifadeleri kullanmadan hiç kimse hiçbir söz dahi söylememektedir. Mesela, Ulaştırma Bakanı Karaismailoğlu, pandemi sebebiyle duran uçuşların yeniden başlaması gibi teknik ve olağan bir konuyu dahi “Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde yurt dışı uçuşlarını yeniden başlatmak için çalışmalarımız devam ediyor” gibi ifadelerle duyurmuştur. Böyle konuşmak çok acayip bir furya haline gelmiş durumdadır; normalde bu tür ifadeler kullanmayacak bazı kişiler de (kendilerinin yeterince sadık görülmeyeceklerini düşünerek olsa gerek) kariyer veya ikbal endişesiyle bu furyaya katılmak zorunda olduklarını düşünmektedirler. Bazı durumlarda yetkililer günah keçisi ilan edilmeye ve değişik kesimlerden gelebilecek tepkilere karşı “Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde” türü ifadelerle kendilerini korumaya almaya çalışmaktadırlar. İnisiyatif almaya çekinen yetkili, icraata sahip çıkmak yerine bu tür ifadelerle tasarrufu Cumhurbaşkanı’na yüklemek amacındadır. Durum, bütün gücü kendinde toplayan tek-adam ile kadrosu arasındaki ilişkinin güvensizliğe dayalı bir ilişki olduğunu gösteren dramatik bir örnektir. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kendi bakanlığının yetki sahasındaki bir tasarrufuna karşı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın direkt müdahalesine çok yakında hepimiz şahit olduk. Kendi bakanının tasarrufuna müdahale eden Erdoğan’ın gerçek güç/otorite sahibinin kendisi olduğunu gösterme çabası da güvensizliklere dayalı siyasi ilişkilerin mahiyetine ait bir başka örnek olarak karşımızdadır.

Tayyip Erdoğan’ın zaman zaman beklentilerin tam tersine davrandığını hepimiz bilmekteyiz. Mesela kendi partisinin termik santrallerle ilgili yasa önerisini geri çevirmesi gibi ters-köşeleri zaman zaman yapmaktadır Erdoğan. Bu özelliği de diğer iki hususiyete (yani bütün gücü kendinde toplayan tek-adam olması ve mikro-yönetim özelliği) eklendiği zaman, AK Parti yönetiminde veya devlet bürokrasisinde yer alıp ikbalini/kariyerini düşünen hiç kimse hiçbir şey yapmamaktadır. Tayyip Erdoğan açıkça renk vermeden, açık talimat vermeden inisiyatif/karar almak ve ortaya atılmak siyaseten ofsaytta kalmak ve Erdoğan’la ters düşmek anlamına gelebileceği için insanlar Erdoğan’dan açık/net talimat gelmeden hiçbir şey yapmamayı tercih etmektedirler. Bu sürecin bir sonucu olarak bir zamanların efsanevi AK Parti teşkilatının kelimenin tam anlamıyla kanı kurumuş; devlet mekanizması da iyice yavaşlamış hatta yer yer işlemez hale gelmiş durumdadır. Şu an Türkiye’deki mevcut siyasi iklim sebebiyle (ister AK Parti kademelerinde, isterse devletin bürokratik hiyerarşisi içinde yer alan) herhangi bir yöneticinin kendi yetkisindeki alana ait ciddi bir program geliştirme ve uygulama ihtimali sözkonusu değildir.  AK Parti il başkanlarından delegelere, bakanlardan en alttaki memura kadar bütün Türkiye harekete geçmek için yukarıdan talimat gelmesini beklemekte, talimat gelmedikçe sadece beklemektedir.

Yavaşlayan devlet çarkı

Başkanlık sisteminin devreye girmesiyle bakanların profilinin ve “siyasi özgül ağırlık”larının düştüğüne; iktidar çevrelerinde toplumla hükümet arasındaki ilişkilerin zayıfladığı yolundaki şikayetlerin yaygınlaştığına şahit olduk. Ortaya çıkan tablo, bakanların siyasetten gelmesinin ve milletvekili olmasının toplumun talep ve şikâyetlerinin siyasete intikali açısından önemli bir kanal olduğunu göstermiştir. Buna paralel olarak bürokrasinin toplumla bağı da zayıflamış durumdadır.

Bakanlıkların ve parti yönetiminin siyaseten etkisizleşmesi (veya siyasi önemlerinin azalması), önemli veya önemsiz bütün kararların Cumhurbaşkanlığı makamında toplanmasına yol açmıştır. Başkanlık sisteminin karar alma ve uygulama süreçlerini hızlandırması beklentisi varken, tam tersi bir durum ortaya çıkmış, devlet mekanizması daha da hantallaşmıştır. Bakanlıkların, müsteşarlıkların ve genel olarak bütün bürokrasinin temposu iyice düşmüştür. Kamuda inisiyatif alabilen zaten normalde de az iken bürokratik çarklar “siyaseten ofsayta düşmeme” endişesiyle en tepeden açık emir/talimat gelmedikçe harekete geç(e)memektedir. Türkiye gibi dinamik bir ülkenin işlerinin bu denli merkezîleşmeye çözülebilmesinin mümkün olmadığı bir daha netleşmiştir. DEVA Partisi’nin genel başkan yardımcısı Mustafa Yeneroğlu bir süre önce ilginç bir bilgi paylaşmış; şu an Cumhurbaşkanı’nın önünde imza için bekleyen yaklaşık 13 bin evrak/dosya olduğunu açıklamıştır; ülkenin önemli işlerinin tek bir noktada yığıldığı anlaşılmaktadır ve problemlerin yoğunlaşması temelde buradan kaynaklanmaktadır. Yukarıdan müdahaleler sebebiyle bürokrasi yavaşlamakta, yavaşladıkça yukarıdan daha çok müdahale olmakta ve müdahale arttıkça bürokrasi daha da yavaşlamaktadır. Bu kısır döngü böylelikle sürüp gitmektedir. Tayyip Erdoğan’ın alt kademelere her konuda müdahalesi ve alt ekiplere güvensizliği o kadar rutinleşmiş durumdadır ki, işi iyice abartıp mesela Varlık Fonu yönetim kurulu başkanlığını bizzat kendisi üstlenmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye Varlık Fonu’nun yönetim kurulu başkanlığına kendisini ataması, içinde bulunduğumuz yetki-delegasyon kaosunu yansıtacak çok dramatik bir örnek olarak karşımızdadır. Cumhurbaşkanının mikro yönetim anlayışını bu noktaya vardırdığı ve kurumsal ve idari özerkliklerin tamamen rafa kalktığı bir Türkiye’de her türlü beklenmedik gelişme imkân dahilinde görülür, ekonomik öngörülebilirlik ortadan kalkar. Böyle bir ülkede ekonomik güven ve istikrar olmaz; yeterince yatırım da yapılmaz. Ayrıca çok işe koşarak iyi yönetici olunmaz. İyi yönetici her görev için uygun ekip bulur, iş tanımını net şekilde yapıp görev ve yetkileri bu ekibe delege eder, gerekli koordinasyonları sağlar, denetler. Cumhurbaşkanı’nın veya Bakan’ın işi Varlık Fonu yönetimi olamaz.

Kurumlar iyice etkisizleşmiş durumdadır. Türkiye’nin en basit ve sıradan meseleleri bile tepeden alınan kararlarla yönetilmeye çalışılmaktadır. Prof. Kemal Gözler hoca yazdı, 2 dönümlük sıradan bir arsanın imar değişikliği kararının dahi Cumhurbaşkanı tarafından alındığı bir sistemle etkili ve rasyonel bir yönetim olamaz (http://anayasa.gen.tr/ogrenim-ucretleri.htm).

Kurumsal kapasite etkisizleştirildikçe, alınan kararlar çok şahsî ve keyfî bir hale gelmektedir, kararların çoğunda stratejik bir öngörü de maalesef yoktur. Yine Kemal Gözler hoca yazdı, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine bakılınca, çıkarılan kararnamelerin çoğunun daha öncekilerin hatalarını düzeltmek için çıkarıldığı görülmektedir. Biraz karikatür gibi algılanabilir, ancak “Bu sabah aklıma güzel bir düşünce geldi, şu işi şöyle yapsak iyi olur” gibisinden Cumhurbaşkanlığı kararnameleri çıkarılmaktadır. Bunların sakıncaları ve yanlışları görülünce çıkarılan başka kararnamelerle daha öncekilerin sakıncaları düzeltilmeye çalışılmaktadır. Sonuç olarak, gerek bürokratik devlet kademelerinde gerekse AK Parti yönetiminde Tayyip Erdoğan dışında inisiyatif geliştirme kapasitesi neredeyse sıfırlanmış durumdadır. Uzun süre mükemmel bir siyaset/seçim makinası gibi çalışan AK Parti teşkilat ve kadrolarının bugün içinde bulunduğu atâlet, bence siyasî gücün Erdoğan’da toplanmasının doğrudan bir sonucudur. AK Parti’nin siyaset yapamaz hale gelmesi de ülke çapında siyasi bir vakum oluşturmuştur. Son dönemde muhalefet bloğunun yürüttüğü aktif ve esnek ittifak diplomasisinin başarılı olmasında, AK Parti’nin devasa teşkilat ve kadrosunun pasifleşmesi sonucu ortaya çıkan “siyasî vakum”un epey ciddi katkısı olduğu kanaatindeyim.

Sonuç yerine

Bu tablonun net bir sonucu olarak Türkiye’de siyasi/ekonomik öngörülebilirlik çok zayıflamış durumdadır. Böylesi ortamlarda insanlar bekle-gör taktiği izleyip kısa vadeli kararlarla yürümeyi, tabiri caizse “günü kurtarma”yı tercih ederler. Siyasi/iktisadi öngörülebilirlik zayıflayınca yatırımlar da haliyle düşer. Türkiye gibi çok karmaşık meseleleri olan bir ülke tek-adam rejimiyle yönetilemez. Denge-kontrol mekanizmalarının tamamen etkisizleşmesi ve bütün gücün –kim olursa olsun– tek bir adamda toplanması bürokrasideki ve ekonomideki yavaşlamanın asli sebebidir. Sayın cumhurbaşkanının mikro-yönetim alışkanlıkları da bu durumun tuzu-biberi olmaktadır.

Kurumsal kapasiteyi yükseltmeden doğru siyasi karar alabilmek tesadüfidir. Doğru/başarılı kararlar yukarıdan-aşağıya yöntemle alınmaz. Alt bürokratik kadrolar konuları ince ince çalışır, değişik alternatiflerin artılarını/eksilerini ortaya koyar, yönetici de bu alternatifleri/senaryoları değerlendirerek siyasi tercihini yapar. Şu an bu yöntem tamamen terkedilmiş olup çoğunlukla tutarlılıktan ve stratejik bir öngörüden mahrum çok şahsî ve keyfî kararlarla ülke yönetilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’nin bugünkü sıkışmışlığında gücün merkezîleşmesi ve tek-adamda, Tayyip Erdoğan’ın şahsında toplanmasının etkisi büyüktür. Bunlara ilaveten –bu meseleyle direkt veya dolaylı şekilde ilgili olarak– hukukun/denetimin etkisizleşmesi, sert/keskin siyasi söylemler, siyasi/toplumsal güçlü kutuplaşma gibi faktörler de bir araya gelerek ekonomik öngörülebilirliği zayıflatmaktadır. Öngörülerin düşük olduğu bir ülkede ekonomik güven oluş(a)maz; bütün ekonomik aktörlerin bekle-gör moduna geçmesi ve yatırımların ertelenmesi kaçınılmazdır.

İçinde bulunduğumuz ekonomik krizin sebeplerinden birisi de devlet işleyişindeki tıkanmadır. Ekonomik krizin değişik teknik sebepleri olmakla birlikte, derinleşmesinde gücün “tek el”de toplanmasının çok belirleyici olduğu kanaatindeyim. Türkiye’nin sorunlarının çözümü ihtilafları değil müşterekleri büyütecek katılımcı ve demokrat bir siyaset diliyle mümkün olabilir. Ülkedeki her kesimin Türkiye’ye yapacağı olumlu katkılarla yepyeni bir sinerji oluşturmak zorundayız. Türkiye gibi sosyolojik olarak çok dinamik bir ülkede elbette pek çok sorun olacaktır; ama sorunların çözümü için bütün gücü kendinde toplamış bir süpermene ihtiyacımız yoktur.

Yönetimdeki şahsileşme ve keyfîleşmenin sonucu olarak; ekonomi yönetiminin şeffaflıkla ve uluslararası standartlarla bağdaşmayan uygulamaları ekonomide değişik basınçlar oluşturmaktadır. Global konjonktür olumsuz seyrettiği an bu basıncı kontrol imkânı ortadan kalkmakta, sorunlar bombaya dönüşüp patlamaktadır. “Dış güç” ve “üst akıl” hikâyeleri keyfî ve şahsî yönetim biçiminin sonucu olarak ortaya çıkan kaçınılmaz sorunların üzerinin örtülmesi için kullanılan propaganda ambalajlarından ibarettir. Türkiye’nin ekonomideki en temel riski kuralsız ve keyfî ekonomi yönetimidir. Kurumsal ve bürokratik altyapı siyasi irade tarafından tahrip edilmiştir, şeffaf olmayan politika ve müdahalelerle piyasalarda derin şüpheler oluşmuş, öngörülebilirlik çok zayıflamıştır. Türkiye gibi büyük ve dinamik bir ülkede bütün gücün tek bir kişide toplanması ve Ayasofya’nın halılarının desenini ve rengini Cumhurbaşkanı’nın belirlemesinde simgeleşen mikro-yönetim anlayışı ekonomik öngörülebilirliğin düşük olmasının ana sebeplerindendir. Eski parlamenter sistemin ideal olduğunu söyleyecek değilim; ancak 2017 referandumuyla getirilen Başkanlık Sistemi Türkiye’deki kaosu daha da büyütmüştür. Türkiye’nin ekonomik krizinin aşılabilmesi, ancak siyasi krizinin aşılabilmesiyle mümkün olabilecektir.

Önceki İçerikSosyal medyaya sansür teklifi yasalaştı
Sonraki İçerikSosyal medya şirketleri temsilci atamazsa ne olacak?