Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Bizden hesap soran sistemden kim hesap soracak?

Bizden hesap soran sistemden kim hesap soracak?

İnsan her sabah bankasının, hastanesinin, devlet dairesinin işleyişini baştan inceleyerek yaşayamaz. Zaten kurumlara bunun için ihtiyaç duyuyoruz. Bilemeyeceğimiz işleri emanet ediyor, karşılığında düzgün yapılmasını bekliyoruz. “Bize güvenin” diyenlerin de denetlenmeyi kabul etmesi gerekir. Sürekli bizim itimadımızı isteyen ama kendisine yöneltilen her soruyu husumet sayan bir anlayışla bu ilişki nasıl sürecek?

21 Ekim’de Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde kamuya ait internet siteleri kapatıldı. Finlandiya’da bazı kamu hizmetlerine erişim tedbir amacıyla durduruldu, Fransa’da kamu kurumlarının ve belediyelerin siteleri bakıma alındı. İnternet sitelerinin çalışmasında yaygın kullanılan PHP yazılımında iki kritik güvenlik açığı bulunmuş. Meselenin teknik ayrıntısına girmeyeceğim. Fakat haberi izlerken gündelik hayatımızın ne kadarını, çalışacağına güvenmek zorunda olduğumuz sistemlere bağladığımızı düşündüm. Bir sabah birileri tedbir alıyor ve bizim gireceğimiz kapılar şak diye kapanıyor.

Güvenlik tehdidi varsa elbette tedbir alınır. İnsanların bilgilerini tehlikeye atarak hizmeti sürdürmenin savunulacak tarafı yok. Üzerinde düşünmeye değer bulduğum, kapı kapandıktan sonra vatandaşın başına ne geleceği. O gün başvurması gereken insan ne yapacak, süresi dolan işlemi kim tamamlayacak? Hayatımızın neredeyse bütün işlerini bu ekranlara taşıyanların, ekran karardığında verecekleri bir cevabı da olmalı.

Dijitalleşmenin kolaylıklarını hepimiz kullanıyoruz. Eskiden bir evrak için günümüzü harcar, şimdi birkaç dakikada hallettiğimiz işler için kapı kapı dolaşırdık. O günleri özleyecek halimiz yok. Fakat o zamanlar en azından karşımızda bir şahıs vardı. Derdimizi anlatır, itiraz eder, gerekirse bir başkasına giderdik. Şimdi handiyse bütün kurum, karşımıza çıkan hata mesajından ibaret. Telefonu açan görevli de aynı ekrana bakıyor, onun da elinden bir şey gelmiyor. “Ne yapabiliriz hanımefendi?” cümleleri havada uçuşuyor. Hele “Sistem izin vermiyor” denildi mi konuşma bitiyor.

Ekranda seçeneği bulunmayan bir derdinizi anlatmayı deneyin. Hayatınızda karşılığı olan durumun formda karşılığı yoksa hayatınızı o forma uydurmanız beklenir. Kurumun sizi anlaması için önce sizin onun anlayacağı biçime girmeniz gerekir. Bu kadar gelişmiş bir düzenin insanı neden anlayamadığını sorduğunuzda cevap yine aynı: Sistem böyle. İşimizi kolaylaştırsın diye hayatımıza aldığımız araç, zamanla hangi işimizin yapılabileceğine de karar vermeye başlamış.

Ulrich Beck’in “Risk Toplumu” kitabında anlattıkları, böyle haberlerin ardından daha anlaşılır geliyor. Refahımızı artıran gelişmeler, beraberinde yeni tehlikeler getiriyor. Birbirini tanımayan milyonlarca insan, aynı yazılımdaki açık yüzünden aynı sabah mağdur olabilir. Çoğumuz o açığın ne olduğunu anlayamayız bile. Bize güvende olduğumuzu söyleyen uzmanlara inanmak zorundayız, ertesi gün tehlikede olduğumuz söylendiğinde de yine onlara. Her ayrıntısını bilemeyeceğimiz bir düzene bağlı yaşarken dürüst bir açıklama ve hesabı sorulabilecek bir muhatap beklemek hakkımız.

Devletler açısından da tuhaf bir durum var burada. Kendi sınırları içinde son derece güçlü olan yönetimler, başka bir yerde geliştirilen yazılımdaki açık yüzünden hizmetlerini durdurmak zorunda kalıyor. Vatandaşına her işini internetten yapmasını söyleyen otorite, tehlike anında bir bakmışsınız fişi çekmiş. Peki o fişin ucundaki hayatlar için hangi sorumluluğu üstleniyor? Yeniden açılana kadar beklemekten başka yapabileceğimiz ne var?

Vatandaşın beklemesi istenirken yükümlülükleri pek beklemiyor. Verginin son ödeme günü belli, borcun vadesi belli, başvurunun süresi belli. Gecikmenin kaydı tutulur, faizi hesaplanır, yaptırımı önünüze gelir. Doğrusu sistemin bu konudaki hafızasına hayranım. Küçücük bir borcu yıllar sonra bulup çıkarabilen dikkat, büyük kayıpların sorumlularını ararken de aynı titizlikle çalışsa hepimiz daha rahat uyurduk. Borcu ödememiz için verilen süre kesin, paramızın başına ne geldiğini öğrenmek için bekleyeceğimiz süre belirsiz.

Eksik belge verdiğimizde karşımıza çıkan makamın adı, yetkisi, adresi belli. Açıklama isteyen biz olduğumuzda işler karışıyor. Bir kurum ötekini gösteriyor, öteki görev alanını anlatıyor, bir başkası incelemenin sürdüğünü söylüyor. Zarar ortada ama sorumluluğunu üstlenen kimse yok. Herkes görevini yapmışsa bu kadar insanın başına geleni kime anlatacağız? Yetki kullanılırken birbirini gayet iyi bulan kurumlar, sorumluluk sorulunca nasıl bu kadar uzaklaşabiliyor?

Türkiye’de iktidarın başarıyı sahiplenirken gösterdiği iştahla sorumluluk üstlenirken gösterdiği isteksizliği de burada konuşalım. Yol yapılınca, hastane açılınca, rakamlar iyi gelince her işin arkasında siyasi irade var. İnsanlar zarar gördüğünde aynı iradenin yerini mevzuat, kurumlar ve bitmesini beklediğimiz incelemeler alıveriyor. Vatandaşın hayatına dokunan her başarıyı kendi hanesine yazan iktidarın, o hayat altüst olduğunda kurumların arkasına çekilmesini neden kabul edelim?

Bir de her seferinde içlerindeki “hainleri” tanıyamamış olmaları var. Atamaları kendileri yapmış, yetkileri kendileri vermiş, itibarlarını yıllarca kendileri büyütmüş ama meğer o insanları tanımıyorlarmış. Vatandaştan onlara güvenmesini isterken pek emindiler. Şimdi kendi seçtiklerini tanıyamamanın bedelini de vatandaşa ödetmek istiyorlar. Kendi yanılgısını sürekli masumiyet belgesi diye önümüze koymak ne büyük rahatlık. Atayacak kadar tanıdığınız, yetki verecek kadar güvendiğiniz insanın yaptıklarından sonra, onu tanımadığınızı söyleyerek nasıl kenara çekilebilirsiniz?

Zarar gördüğümüzde duyduğumuz cümleler de aynı: “İnceleme devam ediyor.” “Gerekli değerlendirmeler yapılıyor.” “Süreç işliyor.” Yapılsın elbette, zaten istediğimiz bu. Fakat neyin incelendiğini, yeni bir zararın nasıl önlendiğini de öğrenelim. Aynı cümleyi aylar boyunca dinleyen insanın hayatında hiçbir şey yerinde durmuyor. Borç büyüyor, kira geliyor, çocuğun okul masrafı bekliyor. Kurumların süreç dediği zamanın içinde insanların ömrü geçiyor.

İnsan her sabah bankasının, hastanesinin, devlet dairesinin işleyişini baştan inceleyerek yaşayamaz. Zaten kurumlara bunun için ihtiyaç duyuyoruz. Bilemeyeceğimiz işleri emanet ediyor, karşılığında düzgün yapılmasını bekliyoruz. “Bize güvenin” diyenlerin de denetlenmeyi kabul etmesi gerekir. Sürekli bizim itimadımızı isteyen ama kendisine yöneltilen her soruyu husumet sayan bir anlayışla bu ilişki nasıl sürecek?

Bir insanı göreve getirirken liyakatini araştırmak, verdiğiniz yetkinin nasıl kullanıldığını takip etmek, önünüze gelen uyarıyı okumak kimin işi? Vatandaş bunları sizin yerinize yapabilecek olsa o makamda siz neden varsınız? Bir de hesap sorunca kurumları yıpratmakla suçlanıyoruz. Kurumu yıpratanın soru soran mı, o soruyu sorduracak kadar ağır bir ihmale göz yuman mı olduğunu artık konuşalım.

Hukukun ağırlığını sıradan insanın hayatında yeterince görüyoruz. Aynı ağırlığın nüfuz sahibi kişilere gelince ne olduğunu da görmek istiyoruz. Bir dosyada insanların birikimi, yılları, gelecekleri varsa “bekleyin” demenin de bir sorumluluğu olmalı. Delilin kaybolma, paranın el değiştirme, yeni insanların zarar görme ihtimali varken geçen zamanın hesabı nasıl verilecek? Adalete güvenmemizi isteyenlerin, bu soruları sormamıza da tahammülü olsun.

Avrupa’daki sitelerde güvenlik açığı görülünce kapılar kapatıldı. Biz de kurumların içindeki açıklar karşısında aynı tedbir ciddiyetini bekliyoruz. Vatandaşın bilgisini korumak için gösterilen hassasiyetin emeğini ve birikimini korumaya da uzanmasını istiyoruz. Güvenliğin konusu yalnızca şifrelerimiz olamaz.

Vatandaşın birkaç günlük gecikmesini unutmayan hafızanın, yetki sahiplerinin ihmalini de unutmamasını bekliyoruz. Biz borcumuzdan, beyanımızdan, attığımız imzadan sorumluyuz. Onlar atadıklarından, verdikleri yetkilerden, duymadıkları uyarılardan neden sorumlu olmasın? Yönetirken her şeyin sahibi olup hesap verirken hiçbir şeyden haberi olmamak, daha ne kadar idare etmenin usulü sayılacak?

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın