Bugün Cumhuriyet Bayramı. İnsan, böyle günlerde kendi hayatının parantezinden geçerek düşünüyor memleketi. Ümit ettiklerini, itiraz ettiklerini, vaktiyle doğru bulup bugün başka türlü baktıklarını hatırlıyor. Ben de geçmişimizle hamaset üzerinden kavga etmeden, yaşadığımız haksızlıkları hafızadan silmeden, bugünün oportünizmine mazeret aramadan cumhuriyet üzerine yazmak istedim. Muhafazakâr bir demokrat olarak geçmişimle kurduğum bağı ve daha adil bir ülkede yaşama arzusunu birlikte düşünerek yazıyorum.
Roma’da cumhuriyetin sonu geldiğinde senato yerinde duruyor, makamlar ve unvanlar varlığını sürdürüyordu. Augustus, milattan önce 27’de yönetimi senatoya ve Roma halkına bıraktığını ilan ederken ordunun büyük bölümünün denetimini ve siyasi üstünlüğünü elinde tutmuştu. Cumhuriyetin diliyle konuşuluyor, fakat yönetim tek kişinin elinde toplanıyordu.
Kölelerin ve kadınların siyasi haklardan mahrum bırakıldığı Roma’yı bugünün demokrasisiyle bir tutamayız elbette; bilinçsiz bir özdeşleştirme yapmış olmak istemem. Yine de “res publica” düşüncesinde devletin bir hükümdarın şahsi mülkü sayılmasına karşı önemli bir itiraz vardı. Kamu işlerini kim yürütecek, hangi yetkileri kullanacak, kime hesap verecekti? Yüzyıllar geçti, bu sorular eskimedi.
Weimar Cumhuriyeti’nin akıbeti de bir anayasanın varlığının hakları korumaya yetmediğini gösterdi.
Siyasi şiddet ve ekonomik buhran içinde güvenceler zayıflarken, şansölyeliğe atanan Hitler devletin imkanlarını ve olağanüstü yetkileri kullanarak muhalefeti tasfiye etti. Bugün seçim kazanmayı bütün denetimlerden kurtulmanın gerekçesi sayan yöneticilere bakarken, insanlığın aynı dersi kaç defa öğrenmesi gerektiğini düşünmeden edemiyorum.
Bizde ise cumhuriyet üzerine konuşmanın ayrıca bir güçlüğü var.
Kimi, Osmanlı’ya yakınlığını cumhuriyete soğuklukla gösterir, kimi de cumhuriyeti savunmak için Osmanlı’nın bütün tecrübesini küçümsemeyi gerekli görür. Oysa Tanzimat’tan meşrutiyete uzanan arayışlarda yönetimin kanunla bağlanması, temsil ve keyfiliğe itiraz vardı. Bu geçmişi yalnızca bir çöküş hikayesi olarak anlatırsak ülkenin hürriyet arayışını da gözden kaçırırız.
Millî Mücadele’nin Meclis etrafında yürütülmesi, bu arayışa savaşın içinde güçlü bir karşılık verdi. Saltanatın 1922’de kaldırılmasıyla hanedan egemenliği sona erdi, 1923’te cumhuriyet ilan edildi. Ancak egemenliğin millete ait olduğu ilkesinin herkesin hayatında eşit bir hakka dönüşmesi kolay olmadı. Tek parti idaresi, inanç ve kimliğe müdahaleler, darbeler ve vesayet, cumhuriyetin vaat ettikleriyle yaşattıkları arasında ciddi çelişkiler doğurdu.
Cumhuriyeti savunmak için bu haksızlıkları unutmak zorunda olduğumu düşünmüyorum. Fakat onlarla hesabımızı, iktidarın aynı mağduriyetleri hatırlatarak mazur göstermeye çalıştığı liyakatsiz kadrolaşmaya, kamu kaynaklarının kullanımındaki keyfiliğe ve hukuksuzluklara razı gelerek kapatamayız. Vaktiyle itiraz ettiğimiz şeyin yalnızca bizi dışarıda bırakmaları olduğu anlaşılsın istemem. Devletin vatandaşına nasıl davranması gerektiğine dair bir sözümüz vardıysa bugün de o sözün arkasında durmamız gerekir.
Muhafazakâr bir insan olarak devlet geleneğine bunca vurgu yapanların, devletin bir kişinin kararlarına böylesine bağımlı hale gelmesini savunmasına ayrıca şaşırıyorum. Geçmişin tecrübesine önem veriyorsak kurumlarda biriken bilginin, yetişmiş insanların, yerleşmiş usullerin de kıymeti olmalıydı. Uzmanın uyarısı yöneticinin hoşuna gitmediğinde değersizleşiyorsa, kanunun sınırını hatırlatan hukukçu sadakatsiz sayılıyorsa, muhafazakarlık adına neyi koruduğumuzu sormamız gerekmez mi? Korkulacak tek mercii Allah değil midir?
Üstelik başka şeyler de ümit etmiştik. 2001 krizinin ardından yapılan düzenlemeler, Avrupa Birliği süreci ve karşılık bulan hak talepleri, Türkiye’nin daha iyi yönetilebileceğine dair beklentiyi büyütmüştü. İnsanların hayatını kolaylaştıran işler yapıldı, daha önce duyulmayan kesimlerin talepleri siyasete taşındı. Kendi yaşadığımız haksızlıklar giderilirken ülkenin daha adil bir yönetime kavuşabileceğine inandık.
Fakat zamanla iktidarın önündeki her sınır, milletin önüne çıkarılmış bir engel gibi anlatılmaya başlandı. Mahkemenin kararı, gazetecinin sorusu, uzmanın uyarısı aynı sabırsızlıkla karşılandı. 2017’de kararların hızla alınacağı vaat edilirken yanlış kararın nasıl durdurulacağı sorusu ortada kaldı. Dünyadaki krizlerin etkisini kimse yok sayamaz, ama başarıları yönetenlere yazarken işler kötüye gittiğinde sorumluluğu dışarıya dağıtamayız. Para politikasında ve kamu kaynaklarında yapılan tercihler burada verilmiş kararlardır.
Bunun gündelik hayattaki karşılığını görmek için uzaklara bakmak gerekmiyor. Çocuğunun eğitimi için yıllarca uğraşan anne baba, mezuniyetin ardından işe girebilmesi için kiminle görüşmek gerektiğini düşünüyor. Hakkını arayan insan, başvuracağı kurumda tanıdık araştırıyor. Birbirimize bu kadar sık “Birini bulmak lazım” dememiz beni rahatsız ediyor. Emeğimize ve haklılığımıza güvenerek kapısını çalabileceğimiz kurumlar istiyorduk, şimdi her kapıda bir aracı arıyoruz.
Cumhuriyeti en çok bunun için de önemsiyorum. Kamu malını kullanan kişiden hesap sorarken haddimi aşmış olmuyorum, kendi hakkımı arıyorum. Aldığım hizmet karşılığında sonsuza kadar minnet duymam beklenemez. Devlet kapısında işimiz görüldüğünde memnun olalım elbette, fakat bir lütfa erişmiş gibi hissetmeyelim. Osmanlı’nın bir camisine, bir yazmasına bakarken duyduğum yakınlıkla bu isteğim arasında bir kavga yok. O geçmiş de benim, bu cumhuriyet de.
Yüz üç yıllık bir cumhuriyetin yurttaşları olarak soralım: Cumhuriyet bizim neyimiz olur? Benim için cumhuriyet, hakkımı ararken dayandığım, tutulmadığında hesabını sorabildiğim bir sözdür. “Kimsesizlerin kimsesi” olma iddiasını ona yeniden hatırlatabilme hakkımdır. Bu sözün tutulmadığı zamanları kendi hayatımızdan biliyoruz. Tam da bu yüzden çocuklarımıza haklarını kullanabilmek için birilerinin insafını bekleyecekleri, tanıdık arayacakları bir ülke bırakamayız.
Geçmişimizle bütün hesaplarımızı kapatmış olmayabiliriz, fakat geleceğimiz için savunacağımız ilkeler konusunda daha açık konuşabiliriz. Şimdi Cumhuriyete, yaşadıklarımdan öğrendiklerimle sahip çıkıyorum. Kıymetini ve imkanını daha derinden idrak ettiğim bugünlerde yeniden yaşasın Cumhuriyet.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.
