Devlet rehberliğinde ortak bilinçaltına doğru…

Türkiye bir yüzyıl sonrasında yeni bir dönemeci zorluyor. Cumhuriyet’in bir Batılılaşma ve modernleşme projesi olarak soluğu yetmemiş gözüküyor. Devlet çareyi aslına dönmede; kendisini, hiçbir halkayı reddetmeyen bir süreklilik içinde yeniden tanımlamada; ardından söz konusu devleti veri alarak Türklüğü Müslümanlıkla mezceden bir kamusal tahayyül inşa etmede bulmuş görülüyor.

İktidar dış politikada Batı dünyasına yanaşma karşılığında, (ekonomi hariç) yurt içi tercihleri ve siyasi hamlelerinde çok daha özgür hale gelmiş gözüküyor. Nitekim farklı alanlarda bir dizi hamle art arda tek bir hafta içinde yapıldı. Yorumcular bu çeşitlilikte bir ‘eylem paketinin’ sırf akla geldiği için, rastgele veya tesadüfen gerçekleşmiş olamayacağının farkında. Herkes bu yoğun gündemin anlamını deşifre etmeye çalışıyor.

Ne var ki her açıklama kişinin kendisine ‘doğru’ gözüken bir hikâyeden ibaret. Öte yandan toplumun bir bölümüne de anlamlı geldiğinde bu hikâyeler ‘gerçeklik mertebesine’ erişiyor ve siyaset zıt hikâyelerin açıklayıcı gücüne inanan kimliklerin çatışmasına dönüşüyor.

Acaba yaşananları ayıklayarak konjonktürel siyasetin ötesine geçebilir, böylece iktidarı söz konusu ‘eylem paketine’ iten dürtüleri daha geniş bir perspektife oturtabilir miyiz?

Öncelikle ‘mecburen’ yapılmış olabilecekleri ayıklamak lazım. Örneğin geçmişte Ağbal’ın Merkez Bankası’na atanması bu türden bir tasarruftu. Erdoğan’ın bu adımı yaşanan sıkışma ve başarısızlık nedeniyle attığı ve böyle bir atama yapmış olmaktan hiç de memnun olmadığı işin gelişme biçiminden anlaşılıyordu.

İkinci olarak iktidar için neyin önemli neyin önemsiz olduğunu ayırt etmek ve önemsizleri analizin dışında bırakmak yararlı bir yöntem olur. Genellikle yorumcular kendileri için ya da ‘siyaset’ adına önemli gördükleri hususların iktidar için de önemli olduğunu varsayıyor. Ama hiç de öyle olmayabilir… Bu ayıklamayı yapmak üzere, denge oluşturmaya, geçmişte verilen bir sözün yerine getirilmesine veya bir mağduriyetin giderilmesine yönelik taktiksel kararları da kenara koymak lazım. Örneğin iktidar partisinin MYK’sının kaç kişi olduğu, kimlerin içeride veya dışarıda kaldığı ‘süfli’ sorular. Kanal İstanbul’a hazine garantisi verilmesi ‘işin doğal akışı’…

Ancak neye önem atfettiğimiz aynı zamanda bir zihniyet meselesi… Dolayısıyla iktidarın ataerkil/otoriter zihin dünyasında öncelikli olmayan eylemleri de abartmamak lazım. Örneğin Ağbal’ın gidişi bu türden. Günlerdir ekonomi yorumcuları “Eğer para politikası değişmeyecekse Merkez Bankası Başkanı niye değişti? Değiştirildiğine göre farklı ne yapılacak?” diye sorup cevap verememenin sıkıntısını yaşıyor. Oysa bu değişikliğin muhtemel nedeni Erdoğan’ın (ve ailesinin) Ağbal’ın konumundan ve prestijinden hoşlanmaması, Ağbal o konumda kaldıkça kendisini yenilmiş, aşağılanmış hissetmesi.   

Nihayet iktidarın apaçık şekilde ‘hayatı kolaylaştırmak’ üzere attığı adımlar da derinlikli bir analizin malzemesi olamaz. Bu tür hamleler bazen bize iktidarın siyasi denklemi nasıl etkilemeye çalıştığını gösterse de anlam çerçevesine nüfuz etmemiz açısından yetersiz kalacaktır. Nitekim başta yargı olmak üzere hemen hemen tüm atamalar bu türden. Çünkü atanan kişinin önemi yok… Önemli olan Erdoğan ile atanan kişi arasındaki ilişki ve bu ilişkinin doğası atanan kişiye göre pek değişmiyor.    

İktidarın niyetini veya hedefini kavrayabilmek için aslında belki de istenilip de yapılamayanlara, yöneticilerin tahayyülüne bakmak lazım ama o yönde bilgimiz az. Yine de bu ayıklama sonucu şu kritere varabiliriz: İktidarın eylemlerini anlamlandırmanın en doğru yolu ‘gereksiz gözüken’ eylemleri mercek altına almaktır.

Diğer deyişle üzerinde baskı yokken, herhangi bir taktiksel denge arayışı içinde değilken, doğrudan siyasi bir yararı kollamazken, kısacası ‘hiçbir gerek yokken’ hayata geçirilen eylemler bize yönetimin ülke, toplum ve gelecek tasavvuru hakkında önemli şeyler söyleyebilir.

İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmanın ve HDP’nin kapatılması girişiminin böyle bir yönü olduğu öne sürülebilir. İkisi de iktidarın serbest irade ve inisiyatifinin sonucuydu. Bu kararların alınması yönünde fikirler dolanıyordu ama söz konusu adımlar atılmasa kimsenin şaşıracağı ya da itiraz edeceği yoktu. Bu iki hamlenin birlikteliği iktidarın kamusal alanı ataerkil/otoriter zihniyet bileşimi çerçevesinde yeniden inşa etme peşinde olduğunu söylüyor. Biri yurt içinde kimliksel çeşitliliğin tehdit olarak algılandığını, diğeri Batı dünyasının demokratik baskısından bağımsız olma arayışını ortaya koyuyor.

Ataerkil sosyal değerler ile otoriter siyasi dizaynın bütünleşmesine tanık oluyoruz. AKP tabanının daralırken aynı zamanda milliyetçi ve devletçi bir kimliğe kayması, dinsel niteliği ikinci planda kalan bir yeni ‘Türk’ kimliği ima ediyor. Bu sayede MHP ile ‘organik’ birliktelik sürebiliyor ve yine bu sayede bürokrasinin desteği alınabiliyor.

Karşımızda Cumhuriyet’in ‘dar’ ancak nispeten davetkâr kimlik tahayyülüne doğru bir yönelim yok… İttihatçılığın muğlak, ‘geniş’ ama aynı zamanda dışlayıcı kimlik arayışına doğru savruluyoruz. Türklüğün, dindarlık ve Osmanlılık ile iç içe geçtiği, Batı’ya mesafeli, ‘azınlıklara’ tahammülsüz bir kimlik tasavvuru bu…

Osmanlılık bu denkleme nereden girdi diye sorulacaksa cevap ‘süreklilik’ kavramında gizli. Erdoğan’ın arkasında o nedenle bir dizi padişah görüntüsü izliyoruz. Saray merdivenlerinde o nedenle sakil heykeller bulunuyor. Ve yine o nedenle Vefa Lisesi ve Şişli Etfal Hastanesi’nden Pera Palas ve Gezi Parkı’na toplam 1014 taşınmaz Sultan Beyazıt Hanı Veli Hazretleri Vakfı’na devrediliyor.

Aramakta olduğumuz kritere cuk oturan bir tasarruf. Hiçbir gereği yokken atılmış, rant sistematiğini, iktidarın ulufe dağıtma kapasitesini etkilemeyen bir ‘tek elde toplama’ ve ‘asıl sahibine iade’ işlemi. Gündelik işlevinden ziyade tarihsel anlamını önemsememiz gereken bir adım.  

Nitekim bu herhangi bir vakıf değil… Azınlık mallarının müsaderesinde kullanılmış bir ‘devlet’ kurumu. Diğer deyişle toplumsal servet asıl sahibine, devlete geri dönüyor ama artık Cumhuriyet ile tasarlanan değil, onun çok öncesine giden bir devletten bahsediyoruz. Dolayısıyla Türklük de dindarlığın dışında tanımlanmıyor ve bu tanımlamanın bedeli olarak dindarlık devletin uhdesine veriliyor.

Böylece Müslümanlık devletleştirilirken, bundan böyle belirli ‘aykırı’ kimlikler değil, örneğin bazı Müslümanlar da ‘azınlık’ olarak tanımlanma tehdidi ile karşı karşıya kalıyor. Çünkü dinsel kimliğin referansının devlet olması, devletin belirlediği Türk kimliğine dahil addedilmeyenlerin Müslümanlığını ‘yok hükmünde’ kılma gücüne sahip.   

Türkiye bir yüzyıl sonrasında yeni bir dönemeci zorluyor. Cumhuriyet’in bir Batılılaşma ve modernleşme projesi olarak soluğu yetmemiş gözüküyor. Devlet çareyi aslına dönmede; kendisini, hiçbir halkayı reddetmeyen bir süreklilik içinde yeniden tanımlamada; ardından söz konusu devleti veri alarak Türklüğü Müslümanlıkla mezceden bir kamusal tahayyül inşa etmede bulmuş görülüyor.

Okuyucularımızın birçoğu iktidarda böyle ‘derinlikli’ bir dizayn için yeterli kapasitenin olmadığını düşünebilir. Ne var ki bu bilinç gerektiren bir eylem programı değil. Aksine bilincin üstünü örten, kişiye “işte olması gereken bu” dedirten dürtü ve eğilimlerin doğal sonucu.

Devletin kimlikleri yoğurarak kendi tasavvurunda yeniden inşa etmesi ve siyasetin bu referans üzerinden taşıyıcı, dışlayıcı ve sürükleyici bir dokunulmaz rehbere dönüşmesi, bu toplumun henüz yüzleşmediği bilinçaltının zamanımıza denk gelen izdüşümü…   

Yaşananları doğru bir perspektife oturtmak üzere kendimize soralım: Ya bu iktidar ekonomi alanında nispeten rasyonel bir çizgi tuttursaydı? Bugün çok daha cesur olacaktı… Yeni bir devlet, toplum ve kimlik tahayyülü çok daha güçlü şekilde hayata geçecek, toplumda çok daha fazla destek bulacaktı.

Ve biz söz konusu bilinçaltını çok daha net görebilecektik…         

Önceki İçerik‘Bizi bu çıkmaza sokanların birikimlerinin ne kadarı dövizde?’
Sonraki İçerikBoğaziçi ‘artık’ bilim üretiyormuş!