Her şeyi bitirmeyi düşünüyorsanız, elinizi çabuk tutun…

Bazı insanlar bir araya gelmelerle değil, ayrılıklarla tanımlıyorlar kendilerini. Birlikteyken yapabileceklerini yapıp yapmadıklarını sorgulamıyorlar. ‘Düzgün’ ayrılıklarıyla övünüyorlar. Biriyle birlikte olmaya başladıkları günlerde, birlikteliği değil de ayrılığı kurgularken buluyorlar kendilerini. Sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Üstelik, çorap söküğü şık olmaz ama bu ayrılıklar gayet şık olabiliyor!!! Çünkü hafızada eğip büküp ‘estetik operasyonlar’ yapmaya çok uygun bir konudan bahsediyoruz.

– Sanırım fazla film izliyorum.

– Herkes izliyor. Toplumsal bir sorun.

– Oyalanmak için beynimi yalanlarla dolduruyorum. Zaman bir çırpıda geçer. Göz açıp kapayana kadar geçen an ağırlığıyla beni ezer.

“Her şeyi bitirmeyi düşünüyorum” filminde geçiyor bu konuşma. Filmin bütünlüğü içinde çok mühim bir manası yok, ama filmle benim ilişkim açısından gayet manalı. Konuşmada geçen bu film izleme furyasının farkındayım. Ama en azından, izleyip oturmak olarak kalsaydı, iyiydi. Ancak öyle olmuyor, bir de, film hakkında yazılanlar göz açıp kapayana kadar çeşitli mecralarda görünmeye başlıyor, ben yazana kadar bir çırpıda geçen zamanın ağırlığı beni de ezmeye başlıyor, haliyle… Bu yazıyı okuduğunuza göre, ben de bu gruba dahilim, biliyorum. 

Herkes başka yazıyor, ne var bunda diye düşünebilirsiniz. Ama, aynı film üzerine, hele de kısa süreler içinde yazılmış yazılar, sizin kendi yazınızın bütünlüğünü süpürüp götürüyor, özgüven krizlerine sebebiyet veriyor.

Senaristinden dolayı, mekânın, zamanın ve hatta karakterlerin havalarda uçuştuğu müthiş ‘Eternal Sunhine of Spotless Mind’ın (‘Sil Baştan’ın) senaristi Charlie Kaufman’ın her filmini seyretmek benim açımdan mecburî olduğu için, Netflix’te gösterilmeye başlanır başlamaz izledim filmi. Geçen hafta araya birkaç iş girince yazıyı tamamlayamadım ve film hakkında İsmail İçen nefis üslubuyla Serbestiyet’te yazdı, tabii benden önce.

“Neyse ki, ‘her yola gelir’ bir filmden bahsediyoruz, anlat anlat bitmiyor” diye teselli ettim kendimi. Ayrıca, ben biraz daha doğrudan filmden bahsediyordum, olabilir yani. Fakat, dün (Cumartesi günü) de Tuba Deniz’in sağduyulu, üstelik de doğrudan filmi anlatmaktan öte, filmin derin bir analizini içeren yazısı geldi.

Kabul etmek gerekir, her ikisi de kendi meramını çok iyi anlatan yazılar. O zaman, ben şimdi hiçbir şey olmamış, neredeyse film gösterime girer girmez, diğer sitelerdeki 882 yazıya ek olarak, Serbestiyet gibi günde epi topu birkaç yazı çıkan bir yerde de iki iyi yazı çıkmamış gibi yazımı gönderebilir miyim sevgili editörümüze? Popüler dille, “Biraz fazla şey olmaz mı?”

Evet, biraz fazla şey oluyor. Ama yazılan yazıyı yok saymak da çok fena. Gerçi uzun sürede yazmıyorum, ama yazmaya başlamadan önce uzun süre kafa patlatıyorum. Sonra ele alma biçimime alışıyorum ve seviyorum üstelik. Özgüven krizleri yaşamaya yatkın olsam da, yazıyı göndermemek de biraz fazla egosuzluk olur. Öyle değil mi?

O halde, filmle ilgili yazdığım bazı bana göre mühim pasajları, konuya meraklılar açısından zaten bariz olan bağlamlarından kopararak aşağıya italik olarak alıyorum. Hâlâ filmle ilgili yazılacak şey kaldığını düşünüyorsanız ve hâlâ azıcık içli, biraz sarkastik ve pek kişisel yorumlar okumak isteyen varsa aranızda, buyrun, okuyun:

Film, düz, sakin ve akıllı kafalar için, evet, biraz karışık görünüyor. Ama benim gibi her daim kafası zaten karışık olanlar için pek öyle sayılmaz. Ne de olsa alışığız, iç konuşmalar, başkalarını konuşturmalar, diğerlerinin aynasında değişik yaşlardaki kendini ya da hayatındaki başka kişileri görmeye çalışmalar, olup bitmiş olayları yeniden yeniden yaşamalar, serbest çağrışımın şaşırtıcı gücü, zihin akışının kaçınılmaz sürükleyiciliği… Zor işler ama bunlarla iyi geçinmeye karar verirseniz çok da eğlenceli olabiliyorlar. En azından benzer insanlarla karşılaşınca ya da ruh ikizi filmleri izlerken…

Adı Lucy, Yvonne, Ames ya da Louisa olan, daha doğrusu, tabii benim yorumuma göre, esas adamın aklından geçenlere göre adı değişen, filmin çok adlı dolayısıyla adsız esas kızı anlatıyor:

“Her şeyi bitirmeyi düşünüyorum…

Bu düşünce akılda yer ediyor. İçine işliyor, gitmiyor. Esir alıyor, elden bir şey gelmiyor. İnanın bana, kurtuluş yok. İstesem de istemesem de aklımda. Yemek yerken, yatarken, kalkarken aklımda. Her zaman aklımda, her zaman.

Bunu uzun süredir düşünmüyorum. Yeni bir fikir. Ama sanki ezelden beri benimle.

Ne zaman başladı?


Ya bu fikir bana ait değilse? Önceden kurgulanıp aklıma düştüyse? Dile getirilmeyen fikirler kişiye ait değil mi yoksa?

Belki de başından beri biliyordum. Belki de böyle biteceği belliydi. Bir keresinde Jake şöyle demişti: “Bazen düşünceler hakikate ve gerçekliğe eylemden daha yakındır. Her şeyi söyleyip yapabilirsin ama sahte bir düşünce üretemezsin.””

Filmin başında yer alan bu kadarlık kısım bile film hakkında mühim bir fikir veriyor aslında. Yani, ‘akıllı’ bir insansanız bu filmi izlemenize gerek yok. Nasılsa siz böyle iç konuşmalar yapmıyorsunuz, hayatın saçma sapan, ipe sapa gelmez durumları sizin perdeyi aşıp da hayatınıza giremez. Bu tip hâller/hâllenmeler sizin başınızdan geçmiyor muhtemelen. En fazla ‘bir arkadaş’ın başından geçiyor olabilir bu saçmalıklar. Zaten bunlarla uğraşacak vaktiniz de yoktur.

Ama esas kızın kafasındaki bu akışa, yokuş aşağı giden bu koşuya aşinaysanız eğer, bu filmde olacakları çok merak etmeye başladığınızı da farz edebiliriz.

Adı gibi ne yapıp ettiği de belli olmayan, genetik bilimci, şair, ressam, fizikçi, geriyatri uzmanı, garson ya da Jake onu nasıl tanımlarsa öyle olan esas kız, ayrılma fikrini kafasında tartıyor, eğip büküyor. Bunu neden istediğini ve hatta saplantı haline getirdiğini anlamaya, küçük bir ihtimalle de çözmeye çalışıyor. Tam da Jake’in anne ve babasıyla tanışmaya giderken, arabada, kar kış içinde uzunca bir yolculuktayken… Biz de, onunla birlikte gidiyoruz arabanın içinde, bu düşüncelerle…

Esas kızın ayrılığı bu derece önemsemesini seviyorum. Bu ‘ayrılık’ meselesi, tabii yine ‘akıllı’ kategorisi haricindekiler için, can yakıcı meselelerden birisi. Bir insandan ayrılmak demek, aynı zamanda ‘o mekânlardan’, ‘o vakitlerden’, hepsinden de önemlisi, ‘o ruh halinden’ de ayrılmak anlamına geliyor. Yani bazı durumlarda kısmen de olsa, yeni bir hayat kurgusu. Bazen çok iyi bir şeye işaret edebilir tabii. Ama beni şaşırtan hilelerle dolu.

Esas kız da “ayrılık sevdaya dahil” olmadığından, bunu sadece bir yöntem meselesi olarak görmediğinden önemsiyor bu ayrılık meselesini.

Bazı insanlar bir araya gelmelerle değil, ayrılıklarla tanımlıyorlar kendilerini. Birlikteyken yapabileceklerini yapıp yapmadıklarını sorgulamıyorlar. ‘Düzgün’ ayrılıklarıyla övünüyorlar. Biriyle birlikte olmaya başladıkları günlerde, birlikteliği değil de ayrılığı kurgularken buluyorlar kendilerini. Sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Üstelik, çorap söküğü şık olmaz ama bu ayrılıklar gayet şık olabiliyor!!! Çünkü hafızada eğip büküp ‘estetik operasyonlar’ yapmaya çok uygun bir konudan bahsediyoruz. Tuhaf geliyor insana ama ayrılığın nasıl sunulduğu ya da ayrılık yöntemi, neredeyse, en önemli mevzu hâline geliyor.

Nevrotikliği tamamen içselleştirip doya doya yaşamaya meyilli Japonların mesela, ayrılığı kolaylaştırmak, şık hâle getirmek için başvurdukları şirketler varmış: Wakaresaseya. Eşinizin karşısına çok cazip bir erkek ya da kadın çıkmasını sağlıyorlar, o cazibeye kapılan kadın/erkek kolayca eski ilişkisini feda ediyor, kansız bir ayrılık gerçekleşiyor. Ya da bu kurgu karşılaşma sayesinde, bazı deliller toplatıyorsunuz ve yasal olarak eliniz güçlü halde çıkıyorsunuz artık eski olmasını istediğiniz eşin karşısına. Nadiren de olsa işler sarpa sarıyormuş tabii. Mesela, kurgulanmış karşılaşma, bir samimiyet buhranından sonra gerçeğe dönüşüveriyormuş. Gerçek aşklar doğuyormuş, en gerçeği ne kadar gerçekse o kadar tabii. İş kazası kontenjanından…

Yeniden filme dönersek, arabada giderlerken sorun esas kızın kafasının içinden taşmaya başlıyor. Bir kenarda “düşünen adam” heykeli gibi düşünüp duran yaşlı Jake, esas kıza bunları düşündürtürken, konuyu ‘hayattan ayrılma’ya dönüştürüveriyor. Artık esas sorunun kızın Jake’ten ayrılmayı düşünmesi değil, yaşlı Jake’in bu diyarı terk etme düşünceleri olduğunu anlamaya başlıyoruz.

Anne baba hikâyeleri başlıyor bu sefer. Delik çoraplar, garip yemekler, gereksiz sorular, manasız uçuk cevaplar, oğullarıyla ilgili tuhaf ve pek inandırıcı olmayan sevgi gösterileri, çiftlikteki iç acıtıcı hikayeler, sürekli yanlış telaffuz ettikleri kelimeler, kısaca Jake’in anne babasının utanılacak yanları… Bir anne babayla büyümek demek, en iyi ihtimalle, sadece bazı zamanlarda, onlardan utanmak demektir tabii ki. Çocukluğun içindeki yetişkin utançları. Tabii, “bir arkadaş” için böyledir. Bizimle alâkası yok!

…


Buralarda bir yerde artık tamamen yaşlı Jake’in gözünden bakmaya başlıyoruz. Hayat nasıl da geçip gidivermiş! Kendisini tanımladığı roller nasıl da kimsenin bilmediği bir alanda sıkışıp kalmış! Peki onu fark eden kimse olmamış mı? Jake “Yaptığın iyilikleri kimsenin görmemesi, yalnızmışsın gibi” diye yakınıyor. Esas kız da, icat edilmesinin hakkını veriyor: “Ben görüyorum.”

Kızın işlevi burada da bitmiyor, tam gaz devam ediyor. Alın size bir de zaman tiradı:

“İnsan kendini zamanda ilerleyen bir nokta olarak görmek ister. Bence muhtemelen tam tersi. Sabit duruyoruz ve zaman üzerimizden akıp geçiyor. Soğuk bir rüzgar gibi esiyor. Isımızı çalıyor. Soğuğuyla bizi mahvediyor.

Bu gece kendimi o rüzgar gibi hissettim. Jake’in ailesinin üstünden estim. Onları oldukları gibi, olacakları gibi gördüm. Ölümlerinin ötesini gördüm.”

Film, hakkında sık sık ifade edildiği gibi, izleyenin meşrebine göre, çok beğenme ile tamamen manasız bulma arasında, bildiğimiz ‘kutuplaştırıcı’ bir eser. Roman okumaya meraklıysanız, iyi romanlarla/filmlerle aramızda kıymetli sırlar olduğunu düşünüyorsanız, mutlaka izleyin. Artık anlamın inşa edildiğini, bir şeye ne dersek az çok ona dönüştüğünü de bildiğimize göre, filmi tepe tepe kullanabiliriz.

Benim filmle olan sırrımı da söyliyeyim, esas kızın ağzından:

“Aklından geçeni karşındakine söyleyememek hayra alâmet değildir.”

Önceki İçerik‘Eşitlik Savaşçısı’ seçime bir ay kalaya kadar savaştı: Hâkime Hanıma veda…
Sonraki İçerikAkşener’den Erdoğan’a: ‘Burası, babandan sana miras kalmış aile şirketin değil’