Hrant Dink’in kızı Delal…

"Nefretinizin altında boğuluyoruz. Maskelerden sızan biraz oksijenimiz vardıysa onu da aldınız. Babam öldürüldüğünde üniversiteden yakın bir arkadaşım uzun süre uğramadı. ‘Delal, yanına gelmeye çekindim, belki babanı Türkler öldürdü diye bir daha Türk arkadaş istemezsin, beni istemezsin diye korktum’ dedi. O kadar kocaman sarıldım ki ona ‘Ben Türk arkadaşım olmadan yaşayamam’ diye."

Türkiye ile İsrail arasında bir sorun çıksa, parmakla sayılacak kadar azalmış Yahudi yurttaşlarımız medya tarafından sorguya çekilir, İsrail aleyhine demeç vermeleri beklenir. Yunanistan’la kriz mi var, mikrofonu bir Rum’a uzatır ve “yoklarsın”…

TV kanalında sunucu konuşur, “Alçak hain Ermenistan’la…” diye başlar. Bu ülkede azınlık olmak zor iştir, netameli iştir. Hrant Dink’in kızı, Delal’in haftalık Agos gazetesindeki yazısı bu ruh halini ifade ediyor. Dostum, arkadaşım Hrant’ın uğruna canını verdiği “halkların kardeşliği” hayalinin ne kadar gerilerde olduğunu görerek derin bir acı duydum.

Boğuluyoruz

Delal’in “Gün gün saat saat boğuluyoruz” başlıklı yazısından bazı bölümleri sizinle paylaşmak istiyorum: Ermenistan Diaspora Bakanı’yla tanıştığımda bana ‘Ermeni olmakla gurur duyuyor musun?’ diye sormuştu. ‘Hayır’ dedim, ‘insanın doğduğu ırkla, milletle ilgili gurur duymasını anlamıyorum. Ben çocukluğumdan beri Türk olduğu için gurur duyan insanlarla yaşıyorum, ve ne büyük bir hastalık olduğunu biliyorum.”

Cevabımın çok hoşuna gittiğini sanmıyorum. 1990’larda Karabağ Savaşı’nın alevlendiği günlerde ilkokuldayken okulumuzun duvarına yazılar yazıldı, bomba ihbarı yapıldı. Arkadaşlarımın aileleriyle yapılan telefon trafiği, evdeki sessiz fısıltılar, tedirginlik hafızamda yer eden. Okulda güvende değildik. Gitmedik… Birkaç yıl sonra yine Karabağ’da bir gerginlik olduğunda liseye gidiyordum.

Okul dönüşünde bindiğim trenin vagonunda Ermenileri “gebertmenin” sevap olduğuna dair bir yazı vardı. Yazıya gözüm iliştiğinde kafamı indirmeye çalışırken aynı yazıyı okuyan bir adamla göz göze geldim. O vagonda “Tanrım, lütfen üstümdeki okul üniformamdan Ermeni olduğumu anlayıp bana bir şey yapmasınlar” diye düşünerek kaç dakika gittiğimi bilmiyorum. Şimdi yine Karabağ’da savaş var.

Kızıma bir oyuncak almak için bir dükkâna girdim. Televizyon haberleri bangır bangır “Ermeniler!!!” diye bağırıyor, “Soydaşlarımızın yanındayız” diyor, Ermenistan’la PKK işbirliğinden bahsediyor. Kendimi oyuncakçıdan dışarı zor attım. Hani Türkiye Cumhuriyeti hudutları içindeki tüm vatandaşlar Türk’tü? Hani biz Ermeniler de o tanımın içindeydik? Ermeniler, “Ermeniler şöyle, Ermeniler böyle” diye bir torba lafı işitip işitip kahroluyor. Doğrusu boğuluyoruz. Yavaş yavaş, gün gün, saat saat boğuluyoruz.

Nefretinizin altında boğuluyoruz. Maskelerden sızan biraz oksijenimiz vardıysa onu da aldınız. Babam öldürüldüğünde üniversiteden yakın bir arkadaşım uzun süre uğramadı. ‘Delal, yanına gelmeye çekindim, belki babanı Türkler öldürdü diye bir daha Türk arkadaş istemezsin, beni istemezsin diye korktum’ dedi. O kadar kocaman sarıldım ki ona ‘Ben Türk arkadaşım olmadan yaşayamam’ diye.

Ermeni olmakla gurur duymuyorum, evet. Ama halkımın ürettiğiyle, sanatıyla, bilimiyle, filmiyle, yemekleriyle, mimarisiyle, taş ustalığıyla, zanaatkârlığıyla gurur duyuyorum. Bu kültürünü yaşatabilsin, üretebilmeye, dünya medeniyetlerine katkı sunmaya devam edebilsin istiyorum.

Önceki İçerikTaksim, Bakırköy ve Salacak için oy verme işlemi başladı
Sonraki İçerikDevlet, kayıtdışı varlıklarını beyan edeceklerden artık hiç vergi istemiyor