Kötü alışkanlıklar

Siz hiç şu küçümsediğiniz KADEM’in son aylarda karşılaştığı kadar yoğun, uzun ve şiddetli bir psikolojik terörle karşılaştınız mı kendi hayatınızda? Özellikle kendi mahallenizden - ya da mahalleniz sandığınız yerden? Ve sonra bir bariyeri, tek bir bariyer de olsa, bir silkinişle, sırf medenî cesaretinizle aşabildiniz mi?

[11 Ağustos 2020] Başlangıçta tek bir kötü alışkanlıktan söz edecektim. Sosyal medya gıcıklığıyla sataşma alışkanlığından. Şimdi iki oldu. Bunun yanına, solcuların ve bu meyanda solcu kadınların kibirini de katıyorum.

Dünkü “buyruk, taltif, tekdir” yazım yanıltmasın. İçinde de belirttiğim gibi, sadece okur mektuplarından hareketle yazabildim. Zira sosyal medyada yokum. Yıllardır yokum. Başından beri yokum. Bir, buna da ayıracak vaktim olmadığı için yokum. Ama aynı zamanda, söz konusu iletişim tarzına yatkın olmadığım için de yokum. Ciddî özen gösterildiğinde, 140 vuruşa sığdırılmış mesajların dahi faydasını inkâr edecek değilim. Zaten şu son örnekte, akıl fikir sahibi Müslüman kadınların o kadar az sözcükle söyleyebildiklerinden ortada. Ama çoğu zaman, insanların düşünmeden reaksiyon gösterdiğini görüyorum. Özellikle de hormonlu erkekler, önünü arkasını düşünmeden çarpıyor, ilk ağızlarına gelen lâfı. Bir tür sokak ağzıyla dalaşıyor; oh, taşı gediğine koyduk diyor ve gerisini dert edinmiyorlar.

Üç (ya da en az üç) büyük rahatsızlığım var bu açıdan. Birinci problem: çoğu zaman gerçek bir öfke, samimî bir reaksiyon bile söz konusu değil. Kızmasına ben de kızıyorum, patladım mı ben de patlıyorum. Maalesef. Ama bu tür internet silâhşörleri kızmadan kızmış gibi yapıyor.Aslında zekâ yarışlarına giriyor be kendilerince entel üstünlük gösterileri peşinde koşuyorlar. İkinci problem: özellikle farklı mahallelere mensup insanlara yönelik bu tür sataşmalar, kimseyi ikna etmek şöyle dursun, sevimsizliği ve ısırıcılığıyla batıyor, büsbütün sinirlendiriyor. Belirli bir haklılık payı varsa onu da dinletemiyor. Sonuçta, kimlik kutuplaşmalarının pekişmesine katkıda bulunuyor.

Üçüncü problem: alışkanlık yaratıyor. İnsanlar sosyal medya dışında da hep bu agresif tonda konuşup yazmaya başlıyor.

Kendi yaşadıklarımdan son birkaç örnek vereyim. Malûm; Türkiye nicedir kadın ve kadına şiddet sorunuyla sınanmakta. İstanbul Sözleşmesi, bütün erkeklerin — deyim yerindeyse — midesine oturmuş durumda. İster sağda ister solda, ya da ister dindar-muhafazakâr mahalleye, ister laik Kemalist mahalleye, ister sosyalist mahalleye, ister ulusalcı-faşist mahalleye mensup olsunlar, pek değişmiyor bu açıdan. Bir yanda, “Bu metin çok kan dökecek” tarzı, tümüyle gerçek dışı mesajlarıyla Ebubekir Sofuoğlu. Diğer yanda, iktidarın kuyruğunda bulmuş göründüğü yeri ne pahasına olursa olsun yitirmemek uğruna İstanbul Sözleşmesi’ne nasıl, neresinden karşı çıkabileceğine herhalde epey kafa yorup, “dayattığı hayat tarzına karşıyız” formülüyle bunu dahi “anti-emperyalizm”e yontmaya kalkan Vatan Partisi başkanı. Aynı “kalite”de buluşuyorlar. Başlık resmimdeki gibi, etrafa alev saçıyorlar. Salt oportünizm yaptıklarını sanmayın. İçlerindeki çok derin bir erkekçiliği, belirli bir machismo’yu da satha döküyorlar.

Fakat bu benzerliklerin yanı sıra, bir de benzemezlik söz konusu. İktidarın başka hiçbir adımının bir çırpıda gelişme ve uygulanma tarzına benzemiyor son zamanlardaki. Ne COVID nedeniyle hapishaneler boşaltılırken “fikir suçluları”nın tahliye edilmemesine benziyor. Ne çoklu baro yasasına. Ne sosyal medyanın kısıtlanmasına. Ne de Ayasofya’nın müzeden camiye dönüştürülmesine. Bir, burada değiştirilmesi istenen icraat AK Parti’nin üzerinden daha on yıl geçmemiş kendi icraatı. İki, dünyanın ve Türkiye’nin yarısı kadın. Gökkubbe birilerinin omuzunda duruyorsa, en azından yarısı kadınların omuzunda duruyor. Özü kadınlara şiddeti önlemek olan bir anlaşmayı, belki hiç imzalamayabilirdiniz fî tarihinde. Ama imzaladıktan neredeyse on yıl sonra çıkacaksanız, hem de şeklen aynı parti, ayni hükümet, aynı iktidar kimliğinizle çıkacaksanız, bu geri adımın kadınlara zarar vermeyeceğini, erkek şiddetine prim vermek demek olmadığını toplumun o yarısına anlatmak zorundasınız. Onun için, buldozer 2011 yapımı bu gecekonduyu istimlâkta zorlanıyor biraz. Tartışmalar uzuyor ve çok-sesliliğe bürünüyor. Kimlikçi kutuplaşmaya yatırım uğruna, gene de bir gece ansızın çıkabilir Meclisten. F. Çiğdem Aydın, örneğin, Serbestiyet’te bugünkü (ve tabii çoğu tesbitinde haklı, ama aynı zamanda bana göre oldukça üsttenci, kendinden başka herkesi biraz fazla küçümseyen, dolayısıyla Alper Görmüş’ün seküler kadınlara yönelik eleştirisini de hayli doğrulayan) İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında yeni cepheler yazısında, (a) “hükümet ve AKP, kadınların protestosunu yatıştırmak için Sözleşme’ye ilişkin çıkma çıkmama tartışmasını erteleyerek unutturmak yoluna gidecek” veya (b) “Siyaset kulislerinden aldığımız haberlerin özeti şöyle, bir takım İslâmcı çevrelere verdikleri sözden dönemiyorlar ve Sözleşme’den çıkmak için formüller arıyorlar” tahminlerinde bulunmuş. Olabilir pekâlâ. Ama hemen bütün kadın örgüt ve çevrelerinin tepkisi, 5 Ağustos ve devamındaki gösteriler, bu arada özellikle sol-Kemalist değil daha çok dindar-muhafazakâr kadınların seslerinin yükselmesi, nitekim ASAP’ın ve daha önce KADEM’in açıklamaları, AK Parti böyle dolambaçlı manevralar yapsa da bu oyunun bedelinin hayli ağır olabileceğine işaret ediyor.

Bu çerçevede, neden bilhassa KADEM? Çünkü KADEM limitte, bir hudut çizgisinde. Ekonomideki deyimiyle, “üretim olanakları eğrisi”nin (production-possibility frontier’in) tam üzerinde. Evet, aile ve parti bağları, kadın örgütü vasfını kısıtlıyor/du. Kadın haklarını savunma kapasitesine sınır getiriyor/du. Nitekim F. Çiğdem Aydın da hemen sırf bu yüzüyle küçümsemiş KADEM’i: “bilmeyenler için, burası kadın örgütü görünümlü, hükümete çok yakın, hattâ akraba kişilerin yönettiği, hükümet eliyle kurulmuş bir dernek.” Oysa (bırakalım, oluşturduğu gönüllüler ağını, çevresinde topladığı akademikleri ve sessiz sedasız yaptırdığı araştırmaları), tam da bu nedenle, bu bağlar ve bağlantılar nedeniyle, KADEM’in açıklaması, evet, büyük cesaret işidir ve tarihî önemdedir bu açıdan. Burada asıl mesele, Alper Görmüş’ün “türbanlı erkek”lerinin boğazına bir kılçık takılması değildir. Mesele, KADEM’li kadınların kendilerine yönelik bütün baskı ve saldırılara karşı, bütün bu bağ ve bağlantıları göze alarak konuşmuş olmasıdır. Demek, kendi meseleleri, kadın meselesi, kadına şiddet meselesi o kadar önemliymiş ki, salt kadın kimlikleri başka kimliklerine ağır bastı ve konuştular, hem de çok net konuştular sonunda.

Konuştular ve ben de, malûm, 3 Ağustos’ta bir yazı yazdım bu konuda (Kadının adı yok… Serbestiyet’te de mi yok?). Şu somut durumda, evet, yaptıklarını kahramanca bir çıkış, enikonu kahramanlık olarak niteledim. İlginç bazı reaksiyonlar aldım. Kahraman/lık sözcüğünü kimileri çok yadırgadı. Ve tabii, dizinin altına küçük bir çekiçle vurulmuşçasına, KADEM’in kahramanlığı gibi bir saçmalığı en kolay nasıl çürütebiliriz refleksleri sökün etti. Bir okuyucum (1) Kahraman KADEM bakın LGBT hakkında ne diyor diye yazdı. Bir diğeri (2) TÜGVA’yı da yazacak mısınız hocam diye sormayı uygun gördü. İlki, KADEM LGBT’ye karşı çıkıyor, öyleyse gerici, öyleyse siz bu gericiliği görmüyorsunuz, öyleyse iktidarın peşine takılıyorsunuz demeye getiriyordu. Diğeri, KADEM’in İstanbul Sözleşmesini desteklemesini  överken TÜGVA’nın İstanbul Sözleşmesine karşı çıkmasını da yazıp kınamadığım için, biraz değişik bir yoldan da olsa sonuçta gene iktidarın peşine takılmakla suçluyordu. 3 Ağustos yazımda, dindar-muhafazakâr mahallenin İstanbul Sözleşmesi’ne karşı tavır alan bütün kesim ve mahfillerini eleştirmiş olmam, demek yetmiyordu bu okuyucuma. İçinde Sümeyye Erdoğan’ın yer aldığı bir örgütü övdüm ya. Telâfisi, ancak kurucuları arasında Bilâl Erdoğan’ın yer aldığı bir başka örgütü yermek olabilirdi. Enikonu bir görev hatırlatmasıydı. Doğru yerde durduğumu ancak böyle ispatlayabilir; demokrasi vizesine lâyık görülebilirdim.

Güldüm. Hayli çocukça buldum. Sosyal medyadan beslenen rastgele nisbet verme alışkanlığının bir yansıması sayıyorum. Evet, bu da bir tür iptilâ. Bu okuyucularımı tanımam etmem. Ama belki, kendilerini bu tür söz savaşlarının ihtiras ve iğvasına kaptıracaklarına, sadece şunu düşünseler daha yerinde  olurdu: Siz hiç şu küçümsediğiniz KADEM’in son aylarda karşılaştığı kadar yoğun, uzun ve şiddetli bir psikolojik terörle karşılaştınız mı kendi hayatınızda? Özellikle kendi mahallenizden — ya da mahalleniz sandığınız yerden? Ve sonra bariyeri, tek bir bariyer de olsa, bir silkinişle, sırf medenî cesaretinizle aşabildiniz mi?

Ayıptır söylemesi, benim başıma geldi birkaç kere. Belki de ondan, daha fazla sempati ve empati duyuyorum KADEM’e. Geçelim. Bu özel parantezi kapatıyorum burada. Tarihsel ve dolayısıyla daha önemsediğim iki meseleyle: (a) “erkekler ve kadınlar” ile; (b) “ideal ve reel kahramanlık”la (ya da “kahramanlık ideolojisi”yle) devam edeceğim.

Önceki İçerikİstanbul Sözleşmesi tartışmalarında yeni cepheler
Sonraki İçerikKimlik siyaseti gücünü kaybediyor