Kötülük çoğu zaman kendisini kötülük olarak takdim etmez.
Kimi zaman “görev” der. Kimi zaman “emir” der. Kimi zaman “dava”, “devlet”, “güvenlik”, “örgütle mücadele” gibi kelimelerin arkasına saklanır. Bazen de hiçbir şey demez; sadece yapılır, geçilir, unutulur. Fail evine döner, sofrasına oturur, çocuğunun başını okşar ve kendisini kötü biri olarak görmeden başını yastığa koyar, rahatça uyur.
Asıl ürpertici olan da budur.
Kötülüğün en tehlikeli yanı da budur. Çünkü insanlar çoğu zaman kötülüğü nefretle değil, haklı olduklarına inanarak yaparlar. Onu meşrulaştıran bir gerekçe bulduklarında, vicdanın itirazını da susturabileceklerini düşünürler.
Kötülük yapanların çoğu sabah aynaya “ben kötüyüm” diye bakmaz. Tam tersine, kendisine makul cümleler kurar. “Görevimi yaptım.” “Emir böyleydi.” “Devleti korudum.” “Onlar da masum değildi ki.” “Bir şey yapmasalardı, buraya düşmezlerdi.” Böylece vicdan yavaş yavaş susturulur.
Çünkü insanın kendi yaptığı kötülüğü taşıyabilmesi hiç de kolay değildir. Bu yüzden kötülük çoğu zaman bir gerekçeye muhtaçtır. Fail, yaptığı şeyi doğrudan zulüm olarak görmek istemez. Ona başka bir isim verir. İşkence “sorgu yöntemi” olur. Aşağılama “disiplin” olur. İnsan onurunu hedef alan uygulamalar “prosedür” olur. Tehdit “ikna” olur. Hukuksuzluk “devlet refleksi” olur.
Kelimeler değişince hakikat değişmez; ama vicdanın yükü hafifliyor sanılır.
Oysa kelimeleri değiştirmek hakikati değiştirmez; bir insana yapılan muamele, hangi gerekçeyle açıklanırsa açıklansın, insan onurunu kırıyorsa, adı kötülüktür.
Sıradan insanların eliyle
Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla dikkat çektiği husus, kötülüğün her zaman şeytani bir öfke, patolojik bir sadizm veya açık bir nefret hâlinde ortaya çıkmadığıdır. Kötülük bazen de düşünmeyi bırakan, yaptığı işin ahlaki anlamıyla yüzleşmeyen, kendisini yalnızca verilen görevin memuru olarak gören sıradan insanların eliyle yürür.
Bu yüzden “ben sadece emri yerine getirdim” cümlesi masum olamaz. İnsan, kendi eylemini düşünmekten vazgeçtiğinde, sorumluluğunu da başkasına devrettiğini zanneder. Halbuki emir, insanı sorumluluktan kurtarmaz.
Bunu yalnız büyük tarihsel felaketlerde değil, gündelik bürokratik şiddetin içinde de görürüz. Bir gözaltı merkezinde, bir karakolda, bir cezaevinde, bir sorgu odasında insan onurunu hedef alan bir muamele yapılıyorsa, orada yalnızca “görev” yoktur. Orada bir tercih vardır. Yapmak da tercihtir, susmak da, görmemek de, “ben karışmam” demek de.
Kötülük küçük teslimiyetlerle büyür
Kötülük çoğu zaman büyük kararlarla değil, küçük teslimiyetlerle büyür.
Kişi ilk anda itiraz edebileceği şeyi “ne yapayım, emir böyle” diyerek yapar. İkincisi daha kolaydır. Üçüncüde artık alışır. Bir süre sonra yalnız kendi yaptığına değil, başkasının yaptığına da itiraz etmemeye başlar. En sonunda içinde bulunduğu düzen ona normal görünür.
Sıradanlaşma dediğimiz şey biraz da budur.
Erich Fromm, modern insanın özgürlükten kaçışını anlatırken; yalnızlık, güçsüzlük ve korku karşısında otoriteye sığınma eğilimine dikkat çeker. İnsan, kendi ahlaki kararını vermenin yükünü taşımak yerine güçlü bir otoritenin parçası olmayı tercih edebilir. Böylece hem kendini güvende hisseder hem de sorumluluğu üzerinden attığını sanır.
Otoriter düzenler bu zaafı iyi bilir. İnsana sadece korku salmazlar; ona bir aidiyet ve haklılık duygusu da verirler. “Sen düzeni koruyorsun.” derler. “Karşındaki zaten tehdit.” derler. Bu noktadan sonra karşınızdaki kişi artık bir insan değil, bir dosya, bir örgüt mensubu, bir hain, bir kategori hâline gelir.
İnsana bakıp insan görmemek
Kötülüğün en tehlikeli eşiği de burasıdır: İnsanın insana bakarken artık insan görmemesi.
Bir insanı yüzünden, hikâyesinden, annesinden, çocuğundan, korkusundan, mahremiyetinden kopardığınızda, ona yapılacak muamele de kolaylaşır. Artık incinmesi gereken bir insanla değil, bertaraf edilmesi gereken bir unsurla karşı karşıya olduğunuzu düşünürsünüz. Vicdan tam burada devreden çıkar.
Albert Bandura’nın “ahlaki kopuş” dediği mekanizma da bunu tarif eder. İnsanlar, kendi ahlaki değerlerine açıkça ihanet ettiklerini düşünmeden kötü eylemlere katılabilir. Bunun için önce yapılan şey yüce bir amaçla gerekçelendirilir. Sonra sorumluluk başkasına devredilir. Sonra mağdurun acısı küçültülür. En sonunda da mağdur suçlanır.
Böylece fail kendi vicdanıyla yüzleşmeden yaşamaya devam eder. Hatta bazen kendisini kötülüğün faili değil, düzenin sadık koruyucusu sayar.
Milgram deneyleri de bu açıdan sarsıcıdır. Sıradan insanların, otoritenin yönlendirmesi altında, kendi vicdanlarının itiraz ettiği şeyleri yapmaya devam edebildiğini gösterir. Elbette hiçbir laboratuvar deneyi hayatın bütün karmaşıklığını açıklamaz. Ama bize şunu hatırlatır: İnsan yalnız içindeki kötülük yüzünden değil, sorumluluğu otoriteye devrettiği ve kendi muhakemesini askıya aldığı için de kötülüğe ortak olabilir.
Demek ki mesele yalnız “kötü insanlar” meselesi değildir. Kötü düzenler, sıradan insanları da kötülüğün parçası hâline getirebilir.
“Bunu yapamam” diyebilmek
O halde sorulması gereken soru, bir insan hangi noktada “Hayır, bunu yapamam” diyebilir?
Bence ahlakın en yalın cümlesi budur: “Bunu yapamam.”
Bana talimat verilmiş olabilir ama bunu yapamam. Menfaatime uygun olabilir ama bunu yapamam. Başkaları yapıyor olabilir ama ben bunu yapamam. Karşımdaki kişi suçlanıyor olabilir ama ben onun onurunu kıramam.
Karanlık zamanlarda insan kalmanın ölçüsü çoğu zaman büyük kahramanlıklar değildir. Bazen yalnızca bu cümleyi kurabilmek, irade ortaya koyabilmektir.
Çünkü hukukun bittiği yerde bile insanın içinde son bir sınır kalmalıdır. O sınır, karşımızdaki insanın çıplaklığını, korkusunu, çocuğunu, mahremiyetini, çaresizliğini ona karşı silah olarak kullanmamayı emreden vicdandır.
Geriye kalan dişli
O ses, bir kez sustuğunda geriye sadece çark kalır. Yani içinde artık kimsenin “dur” demediği, kendi kendine dönen bir işleyiş. Kimse istemese de döner, kimse sahiplenmese de yürür; herkes “ben sadece bir dişliydim” der ve hiç kimse sorumlu olmaz.
Bu çark bazen bir telefonla başlar, bazen daha basit bir işaretle, bazen copla işler, bazen manşetle, bazen de sessizlikle. Kaldı ki fail yalnızca kötülüğü yapan kişi değildir; kötülüğe başka isim veren, onu hafifleten, gerekçelendiren, mağduru suçlayan ve “ama onlar da…” diye başlayan cümlelerle vicdanı erteleyen herkes bu düzenin bir yerinde durur, bir dişlisi olur.
Bu yüzden kötülükle mücadele yalnız hukuki değil, ahlaki bir mücadeledir.
Elbette hukuk işleyecek. Soruşturmalar yapılacak. Failler yargılanacak. Cezasızlık sona erecek. Bunlar olmadan hiçbir toplum yarasını saramaz, kendini onaramaz. Fakat hukuk kadar önemli bir mesele daha var ki çoğu zaman onu atlarız; kötülüğü hangi kelimelerle normalleştirdiğimizle yüzleşmek.
Çarkın neresindeyiz?
Bir toplumda işkence “sert sorgu”, aşağılayıcı muamele “mevzuat” veya “prosedür”, tehdit “ikna”, hukuksuzluk “devlet aklı” diye konuşulmaya başlamışsa, orada hukuk anlayışı kadar dil de bozulmuştur. Dil bozulduğunda vicdan da bulanıklaşır.
Bu yüzden kelimeleri doğru kullanmak gerekir. İşkenceye işkence, kötü muameleye kötü muamele, tehdide tehdit, insan onurunu yok sayan uygulamaya insan onurunu yok sayan uygulama demek gerekir. Hakikat bazen tam da bu isimlendirme cesaretidir.
Ama isimlendirmek de yetmez. Bir de herkesin kendisine sorması gereken bir soru var: Ben böyle bir düzenin neresindeyim?
Emri veren yerde mi? Emri uygulayan yerde mi? Görüp susan yerde mi? Mağduru suçlayan yerde mi? Yoksa “bunu yapamazsınız” diyen yerde mi?
İnsanın kendisiyle yüzleşmesi kolay değildir. Hele insan kendisini hep iyi tarafta görmeye alışmışsa hiç kolay değildir. Fakat kötülüğün en tehlikeli yanı da zaten budur. Kendisine çoğu zaman kötülerin diliyle değil, iyilerin gerekçeleriyle alan açar.
“Vatan için.”
“Devlet için.”
“Dava için.”
“Güvenlik için.”
“Beka için.”
Bütün bu kelimeler insan onurunun önüne geçtiğinde, koruduklarını iddia ettikleri şeyi de çürütür. Çünkü insan onurunu çiğneyerek devleti koruyamazsınız. Hukuku ezerek güvenliği sağlayamazsınız. Dava diyerek hakikati örtemezsiniz. Vicdanı susturarak toplumu ayakta tutamazsınız.
İnsan kalmanın ölçüsü
Bir toplumsal düzenin kalitesi, hatta asıl gücü, suçladığı kişiye nasıl davrandığında belli olur. Sevdiğine merhamet göstermek kolaydır. Kendi mahallesinden olana adalet istemek de kolaydır. Zor olanı öfke duyduğumuz, suçladığımız, hatta düşman gördüğümüz birinin karşısında durup “onun da bir onuru var, ona dokunamazsınız” diyebilmek ve bunu içtenlikle savunabilmek.
Adalet bilincinin varlığı da vicdanın diriliği de burada ortaya çıkar.
Kötülüğü yapanlar kendilerini çoğu zaman iyi gerekçelerle ikna eder. Bize düşen, o gerekçelerin altındaki ahlaki çürümeyi görmek ve göstermek olmalıdır. Çünkü bir toplum, kötülüğün hangi güzel kelimelerin arkasına saklandığını fark edemezse, bir süre sonra kötülüğe değil, kötülüğü ifşa edene öfkelenmeye başlar.
İşte o zaman mağdur susar, fail rahatlar, hepimiz karanlığa biraz daha alışırız.
Buna razı olmayalım.
Çünkü kötülüğün karşısında ilk görevimiz kahraman olmak değil, insan kalabilmektir.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.