Kusursuzluk özlemi

Filiz’in o koyu karanlık uykudan uyanıp, gelin kahvaltısı hazırlamak üzere odasından çıkmasıyla evi tam takır bulmasının üzerinden bir yıla yakın bir zaman geçmiş sahiden. İlk anın şokuyla soyulduklarını düşünmüş, kocasına seslene seslene kendisini odadan odaya atmıştı. Odalarda yoktu Fikret. Banyolarda yoktu. Demek o çıktıktan sonra girmiş hırsız.

Filiz ile Fikret

Filiz dalmak üzere olduğu uykusundan sıkıntıyla sıçrayıp yatağın içinde bağdaş kurdu oturdu. Sanki gün içinde bir şey kaybetmişti de, tam uykuya dalıyorken farkedivermişti yokluğunu. Birden anladı kendisini neyin rahatsız ettiğini. Kocasının yüzünü hatırlayamıyordu. Özlenen insanın yüzü hatırlanmazmış. Öyle söylerdi annesi. Oysa kocası yanından ayrılalı bir saat bile olmamıştı. Zifaf odasında tek başına kaldığından beri düğününü en ince ayrıntısına kadar gözünde canlandırmaya çalışmıştı. Yalnızca yüz ifadeleri kalmış geriye. İyiye işaret olmalı bu da. Düğünde aksayan, içine sinmeyen bir şeyler olsa aklına takılırdı herhalde. Davetlilerin ayrılırken söyledikleri gibi “her şey kusursuzdu” demek ki gerçekten de. “Her şey kusursuzdu”, diye mırıldanıp iç geçiriyor. Gururu, memnuniyeti, sevinci -ve hele ki- kıskançlığı tam da yerli yerlerince, görmek istediği yüzlerde görebilmişti nihayetinde. Her bir yüz, o karanlık uyku kuyusuna çekiliyorken bile tüm canlılığıyla gözünün önündeydi. Kocasının yüzünden başka…

Uzanıp komodinin üzerinde duran telefonunu eline aldı. Arkadaşlarının düğünden çekip gönderdikleri kareleri hızlıca tarayarak, damadın yüzünün yakından göründüğü bir karede durdu, büyütüp yüzü iyice bir yakınlaştırdı. Kusursuz bir yüz… “Öyle ya!” diye kıkırdayarak kendini yatağa geri bıraktı. O yüzde kusurlu, içine sinmeyen bir şeyler olsa, aklında kalır, unutmazdı. Kocasının yüzünde tek bir kusur yoktu gerçekten de. Tek bir eğri diş bile… Yine de güzel bir yüz denemezdi nedense. Çirkin değildi ama yakışıklı da değildi kocası. Başlarda bu duruma içerlemişti de aslında. Yakışıklı biriyle evlenmek başarılı bir evliliğin başlıca kriterlerindendir ne de olsa. “Çok düz… şey yani çok düzgün bir çocuk” demişti de yakın arkadaşlarından birisi, kan beynine sıçramıştı. “Onun bir adı var: Fikret” diye çıkışmıştı hatta. Yan yana çekilmiş bir fotoğraflarını gösterdiğinde, “Boyu boyuna uygun” demişti bir diğer arkadaşı da. Uzun boylu değildi kocası, ama kısa boylu da değildi. “Gözleri ne renk?” diye sorduklarında, cevap verememişti. Bir sonraki buluşmalarında göz rengine dikkat etmesi gerektiğini yazmıştı bir kenara. Kahverengiymiş.

Annesi şeytanın kulağına kurşun niyetine tükürük ata ata gezinmese, evlenme teklifini yine de kabul ederdi elbette ama bu kadar da içine sindiremezdi belki de. Tam annesinin gönlüne göre olmuş bitmişti her şey. Tam olması gerektiği gibi… Günlerden bir gün, neredeyse zil sesini unuttukları ev telefonu çalmış, annesinin “hayırdır inşallah” diye söylenerek kaldırdığı ahizeden çınlayan kibar hanım sesi, hayırlı bir iş için ziyaretlerine gelmek istediklerini bildirmişti. Üstelik annesi görücü usulüyle evlenmenin tarihe karıştığını sonunda kabul edebilmişken. Etraftaki parlak damat adaylarının birer ikişer kapışıldığını gördükçe, kızını mutfak köşelerine çekip “sen de azıcık aç şu gözünü” diye tembihlemeye bile başlamışken…

Ev telefonunun çalmasından düğünlerine kadar hepsi hepsi üç ay geçmişti ve o üç ayda yalnızca iki kerecik yüreği ağzına gelmişti Filiz’in. İlki görücüler kapıyı çaldığında, ikincisi yüzünü ilk kez göreceği damat adayı kapıyı çaldığında… Evlenme teklifini aldığında bile heyecanlanmamıştı. Hatta, nişanlısının kolunda nikah masasına doğru ilerlerken bile… Yaşanmış bitmiş olayları, yeri ve zamanı geldikçe, sırasıyla hatırlıyor gibi hissetmişti. Şimdi elinde telefonu, düğünden fotoğraflara, videolara göz gezdirirken ne kadar heyecanlanıyorsa, düğüne kadar geçen süre içinde o kadar heyecanlanmıştı işte. Damat adayını kapının eşiğinde ilk gördüğü andan itibaren neyin, ne zaman, ne şekilde gerçekleşeceğini önceden bilmişti sanki.

Asıl heyecanı, telaşı annesiyle babası yaşamıştı. Görücülüğe gelen ipekliler içindeki zarif hanımların mücevherleri, uğurlamak için dışarı çıktıklarında kapıya yanaşan lüks aracın direksiyon koltuğundan fırlayan kasketli özel şoför annesinin aklını başından almıştı. Hanımları uğurladıktan sonra, oturma odasında misafirlerin gitmesini bekleyen babalarını da yanlarına çağırmış, uzun uzun durum değerlendirmesi yapmışlardı. Baba, ilk buluşma için kendisinden izin istendiğini öğrenince mest olmuştu. Elbette damat adayının ablasının ve eşinin nezaretinde gerçekleşecekmiş ilk buluşma… Küçük hanımın babaları beyefendinin de izni olursa, dördü birlikte dışarıda bir akşam yemeği yiyebilirler miymiş? Hem gençler de tanışmış olurlarmış. Demek hanımlardan genç olanı oğlanın ablası, geçkince olanı annesiymiş. Giderlerken perdenin aralığından baktığında tahmin etmiş zaten babası. Kalmış demek ki, örf ve ananelerine bağlı düzgün aileler.

İlk buluşma dönüşü annesini heyecan içinde kendisini bekler bulmuştu. Babası beklememiş, gitmiş yatmış. Demek ki, örf ve ananelerin ağırlığını üzerinde hissetmeye başlamış. Belki de hayatında ilk defa kızıyla yüz göz olmak istememiş. İyi işte… Güzel geçmiş. Yok sıkılmamış fazla. Çocuk fena değilmiş. Uf anlamamış işte daha tam. Evet çıkacaklarmış tekrar. Evet baş başa. Ay arayacakmış işte çocuk. Kararlaştırmamışlar henüz gününü saatini. Hadi… yorgunmuş zaten uykusu da varmış.

Haftada en az iki-üç kez buluşur olmuşlardı. Fikret her seferinde elinde mutlaka bir demet çiçekle Filiz’i kapıdan almaya geliyor, annesi içeri davet ettiğinde ikiletmeden kabul ediyor, her seferinde “geç çocuğum, çıkarma geç” deneceğini artık öğrenmiş olması gerektiği halde ayakkabılarını kapı girişinde çıkarmaya yelteniyor, salonda oturmuş gazetesini okuyormuş gibi yapan müstakbel kayınpederinin elini öpüp kendisine gösterilen yere çöküyordu. Filiz’le babası gizli bir anlaşma yapmışlardı sanki. Filiz hazırlığını ağırdan alıp babasına talibini tanıma fırsatı sunuyordu. Makyajının üzerinden tekrar tekrar geçerken, aynanın önünde durup üstünü başını düzeltirken içeriye kulak kabartırdı. Genellikle Fikret’in şirket işlerinden konuşurlardı. Fikret hep bir erkek kardeşi olmadığından yakınırdı. Mühendisti Fikret. Hesap kitap işlerini gözü kapalı emanet edeceği kimsesi olmadığı için asıl uzmanlığına yeterince kendisini veremiyormuş. Sermaye arttırımına gidip işleri büyütmesi de gerekirmiş aslında. Ah aileden şöyle güvenebileceği İşletme mezunu birileri olaymış.

O gün daha fazla bekletmenin yakışık almayacağını düşünerek salona adım attığında, babasıyla Fikret’in birbirlerine kilitlenmiş bakışlarının aniden koparak şöminenin üzerinde duran erkek kardeşinin fotoğrafına yöneldiğini ve aynı anda ikisinin birden “tabii yaa!” diye bağırarak kahkaha attıklarına şahit olmuştu. Fikret ilk defa karşılamak için yerinden kalkıp Filiz’e doğru ilerlememiş, gözlerini yeniden müstakbel kayınpederine dikerek sevinçle söylenmişti: “Bunu nasıl daha önce düşünemedik!”

Fikret müstakbel kayınbiraderiyle yarı yarıya ortak olma konusunda ısrarcı olmuştu. Babası ortaklık için gereken parayı toparlayabilmek için birkaç daire ve memleketteki arazilerin bir kısmını satmış, bir an önce sermaye arttırımına gidebilmesi için müstakbel damadına teslim etmişti. Oğlu zaten düğün için kararlaştırılan tarihe kadar okulunu bitirip yurda dönmüş olacaktı. İmzaları da o zaman atarlardı.

Ailede çifte mutluluk yaşanıyordu. Yurtdışında İşletme okuyan oğulları, okulunun son döneminde olduğu için Türkiye’de pekçok işe başvurmuş, ya olumsuz yanıt almış ya da ölü eşek fiyatına çalışması teklif edilmişti. Babası kendi işini kurması için sermaye temin edebileceğini söylese de, iş tecrübesi olmadığından riske girmek istememişti. Baba parasını batırabileceği düşüncesi bile uykularını kaçırmaya yetmişti. Ülkede iş bulmaktan ümidini kesip yurtdışında kalmaya karar vermişken almıştı haberi. Ülkeye dönüp hazır kurulu, üstelik oturmuş, köklü bir aile şirketinin eşit ortağı olarak işe başlayacağını öğrenince sevinçten havalara uçmuştu.

Filiz’le Fikret yemeklere, konserlere gidiyor, müzeleri ziyaret ediyor, sergileri geziyorlardı. Parkta bir kanepede oturup kuşlara simit attıkları da oluyordu. Eğlenceli değildi Fikret ama sıkıcı da değildi. Yanındayken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordu Filiz. Mesafeli de değildi, yakın da… Belki sonunda elini tutar ümidiyle sinemaya gitmeyi teklif etmişti Filiz. Fikret sevinçle kabul etmiş, Filiz’in istediği filme önceden bilet almış, salona girdiklerinde etrafı kolaçan etmiş, film başladıktan sonra zıpırlıklarıyla rahatlarını kaçıracak yeni yetme bir seyirci kitlesiyle karşılaşmamanın sevinciyle yerlerine geçebileceklerini söylemiş, Filiz’in koltuğunun rahat olup olmadığını, perdeyi rahat görüp görmediğini defalarca sorduktan sonra, uslu uslu oturup sessizce filmi izlemişti. Değil elini tutmak, yan gözle olsun bir kere bile Filiz’in yüzüne bakmamıştı. Sinema çıkışı uzun uzun filimden söz etmiş, hatta karakter tahlillerine bile girişmişlerdi. Zeki değildi Fikret ama aptal hiç değildi.

Fikret bir kez olsun şaşırtmamıştı Filiz’i. Hangi gün, nerede, ne şekilde evlenme teklif edeceğini bile günler öncesinden kestirebilmişti. Söz yüzüğünün markası, şekli bile çok önceden gözünün önünde belirmişti. Doğum gününde uzattığı hediye paketinden ne çıkacağını bilmişti. Sonuç olarak sürprizlerle dolu değildi Fikret, ama güvenilirdi.

Düğün sonrası evlerine ulaşıp, nihayet yatak odalarına çekildiklerinde, azıcık tedirgin bir tavır sergilemişti Filiz. Azıcık… İlk gece korkusu yaşayan bir gençkızın tedirginliği kadar değilse de, mahremiyetinden vaz geçmekte zorlanan bir gençkızın edepli çekingenliği kadar. Şimdi bin pişman öyle davrandığı için Filiz. Aslında çekigenlik, tedirginlik falan da hissetmiş değildi. Her şey tam da olması gerektiği gibi olup bitecekti sonuçta. Neden öyle davranmıştı öyleyse? Fikret bir kerecik olsun kendisi için çaba sarfetsin istemişti galiba. Düğün öncesi eşyalarını yerleştirmek, dayayıp döşemek için uğradıkları evlerinde baş başa kaldıklarında, hep Fikret’in kendisini belinden çekip öpeceği anı kollamıştı. Hangi kız istemez yüzünü çevirerek savuşturduğu o ilk öpücüğün yanağa isabet eden dokunuşunu? O heyecanı hiç yaşayamamıştı Filiz. Hatta birbirlerine yalnızca isimleriyle hitap etmişlerdi o güne kadar. Ne bir “sevgilim”… Ne bir “aşkım”… Doğrudan “karıcığım”a geçiş yapmıştı kocası. Filiz’in çekingen tavırları karşısında geri çekilip, “önümüzde uzun bir hayat var karıcığım” demişti Fikret. “Görüyorum ki düğünün gerginliği, yorgunluğu var üzerinde. Rahatça dinlenebilmen için seni yalnız bırakayım.” Yarım saat kadar sonra da, kapısını tıklatıp girmek için izin istemiş, bir bardak suyla avucundaki hapı uzatmıştı. Rahatlayıp, güzelce uyuyabilsin diye. İnce düşünceli değildi kocası ama düşüncesiz hiç değildi.

Kocasının yüzünün yakından göründüğü fotoğrafa geri döndü. İşaret parmağının ucuna kondurduğu öpücüğü ekrandaki yüze değdirip “iyi geceler sevgilim” diye mırıldandı. Telefonu komodinin üzerine geri bırakıp yorganı üzerine çekti. Derin, koyu karanlık bir uykuya daldı.

Ayça ile Arda

Daha ilk gecelerinde yüzünü unutmuştu. Bir yıl kadar sonra Ayça gelip hatırlatmasa, varlığını bile unutacakmış.

Filiz’in o koyu karanlık uykudan uyanıp, gelin kahvaltısı hazırlamak üzere odasından çıkmasıyla evi tam takır bulmasının üzerinden bir yıla yakın bir zaman geçmiş sahiden. İlk anın şokuyla soyulduklarını düşünmüş, kocasına seslene seslene kendisini odadan odaya atmıştı. Odalarda yoktu Fikret. Banyolarda yoktu. Demek o çıktıktan sonra girmiş hırsız. Kocasına haber vermeliydi. Koşup telefonunu eline aldığında acı gerçeği sezer gibi olmuştu. Ekranın saati 16:47’yi gösteriyordu.

Meğer polisin yıllardır peşinde olduğu, “Binbir Surat Çetesi” diye nam salmış çeteye çatmışlar. Düğünde takılan altınlara, mücevherlere tamah eden bunun gibi daha pekçok çete varmış ama bu “Binbir Surat Çetesi” bir başkaymış. Sırf düğün hasılatı kesmezmiş bunları. Söylesinlermiş bakalım başkaca neleri gitmiş ellerinden.

Karakol dönüşü kızlarının ellerinden gitmediğini öğrenen annenin sevinç çığlıkları, sıkıntılarını epeyce almıştı üzerlerinden. Gelen mala gelsindi. “Yine de insaflı çocukmuş” bile demişti de annesi, “insaf artık anne” deyip boşalan sinirlerinin etkisiyle kahkahalarla gülmüştü Filiz. Bir daha da konuyu Filiz’in yanında açmadılar. Havaalanında vedalaşırlarken oğlan kardeşi Filiz’e sarılıp “tavşan boku gibi bir şeydi zaten, kokmaz bulaşmaz” demişti yalnızca. Haklıydı da. Fikret yalnızca bedenine değil, ruhuna, zihnine de bulaşmamış Filiz’in. Ah keşke Ayça gelip bulaştırmasaymış! Onu sonsuza kadar unutacakmış.

Ayça iş yerine gelmişti. Filiz’in iş yerinde, yüksekçe dolapların çalışma masalarını birbirinden ayırdığı salonda açık sistem çalışılıyordu. “Filiiiz… Filiz! Hanginiz Filiz?” diye seslenen gençkız sesini duyunca, yerinden kalkıp etrafına bakınmıştı Filiz. Kız, dolapların üzerinden boynunu uzata uzata masalarında çalışan iş arkadaşlarına göz gezdiriyordu. Kızın rahatlığı karşısında bocalayan Filiz, bir an önce farkedilme telaşıyla kolunu olabildiğince havaya kaldırıp el sallayarak yerini belli etmişti. Kızın tavırlarının, hele ki görünüşünün daha fazla dikkat çekmesini istememişti. Ne de olsa birazdan, kızın tuhaflığı kendi adıyla birlikte anılacaktı.

Kendisine el sallandığını görünce yüzünde kocaman bir gülücük belirmişti kızın. Hızlı adımlarla salonda labirentler oluşturan dolapların arasından yol bulup Filiz’in karşısına dikilmiş, elini uzatıp, “selam, ben Ayça” demişti. Çalışma masasının önüne yerleştirilmiş iskemleye çökmüş, sağ ayağındaki Bodrum sandaletini fırlatıp, dizini iki elinin arasına sıkıştırarak çıplak ayağını sandalyeye dayamış, gülen gözlerle Filiz’i süzmeye başlamıştı. Filiz şaşkınlığından yerine geri oturmayı bile akıl edememiş, ayakta durmuş, kıza baka kalmıştı. Beline uzanan rasta örgüsü saçları vardı kızın. Başının çevresi oyalı bir yemeniyle sarılıydı. Gözleri sürmeyle çevrelenmişti. Sol omuz başını kocaman açtığı ağzının içine almış, tüm kola sarmalanmış Şahmaran’ın renkli, iri pullu gövdesi, kuyruğunu yerleştirdiği avucun içinde son buluyordu. Üstüne ince askılı siyah pamuklu bir t-shirt, altına kırmızılı bir şalvar geçirmişti. Filiz asıl kaşının kenarına, burun kanatlarına ve özellikle de dudaklarına geçirilmiş piercinglerden alamıyordu gözlerini. Ayça gözlerinin içi gülerek işaret parmağının ucuyla dudaklarındaki halkaları işaret etmiş, “bunlara takıldın değil mi?” dedikten sonra, dilini çıkarıp göstermişti. “Bak burda da var.” Filiz, sonunda koltuğuna geri çökmüş, tıkanan nefesini açmaya çalışarak “buyrun, size nasıl yardımcı olabilirim?” diyebilmişti. “Arda’yı çok özledim yaaa! Arda’dan konuşalım diye geldim” demişti kız. “Pardon, Arda kim?” “Arda iştee!” derken, sandalyenin sırtına astığı heybesini karıştırıp telefonunu çıkarmış, ekranına bir-iki pıt pıt vurduktan sonra Filiz’in burnuna doğru uzatmıştı.  “Hıh işte! Arda’aaa…”

Ekrandan ışıl ışıl Filiz’e bakıp bronz çalkantılı kahkahalar atan o çok yakışıklı -hem de nasıl yakışıklı, uzun, dağınık kumral saçlı, kumral keçi sakallı – genç adam Fikret’ten başkası değildi. Filiz sersemliğini üzerinden atamadan Ayça telefonu geri çekip, tekrar dayayıverdi burnuna. “Hıh işte! Arda.” Fikret, şimdi de sırtında yamaç paraşütüyle uçarken el sallıyordu Filiz’e. Derken, dalış kıyafetleri içinde denizin dibinden, koca gözlü bir balığın sırtını okşarken…

Filiz yerinden fırladığı gibi Ayça’nın elini yakalamış, kızı peşi sıra çekiştire çekiştire kendini binadan dışarı atmıştı. Az sonra iş yerine yakın kafelerden birinin en tenha köşesine çekilmiş, Ayça’nın Arda’ya duyduğu özlemi, Arda’yla yaşadıkları o unutulmaz macerayı dinler bulmuştu kendini. Babişi yasaklamış, evde adını ağzına alamıyormuş Ayça. Arda’yı tanıyan çoğu arkadaşıyla konuşmuyormuş artık. Arda’yı tanımayan arkadaşlarına önceden defalarca anlatmış zaten. Hem Arda’yı tanımadıkları için çok da heyecanlı olmuyormuş onlara anlatmak. Sonra aklına Filiz gelmiş. Ne de olsa, hemen hemen aynı şeyleri yaşamışlardır. Arda’yı Filiz kadar yakından kim tanıyabilirmiş ki başka? Böylece, “Sen de bilirsin ya” diye diye başlamıştı o hiç bilmediği Fikret’i anlatmaya.

Kelebekler Vadisi’nde tanışmışlar. Kamp yaparken… Ayçalar, on çadırlık kalabalık bir arkadaş grubuymuşlar. Ayça’nın boyfriendi varmış yanında. Arda’nın da girlfriendi.  “Bak işte şu!” İpekliler içindeki zarif abla, kıçında kamuflaj desenli şortu, lime lime t-shirt’i ve arazi botlarıyla kaya tırmanışı yaparken yan dönüp kameraya el sallayacak kadar da gözüpekmiş meğer. Arda Ayça’yı görünce sepetlemiş tabii bunu. Ex-girlfriend de birlikte kamp yaptıkları arkadaşlarının arasına sızıp nifak çıkarmış. Ayça’nın ex-boyfriendini tavlamış hatta… E tabii ex-boyfriend! Ne deseymiş başka? Arda kendisine asılınca sepetlenmiş o da. Neyse!.. Arkadaşları yüz çevirince canı sıkılmış Ayça’nın, atladıkları gibi Arda’nın motoruna ver elini Kapadokya… O sırada Ayça’nın telefonu bozulmasın mı! İyi de olmuş bir bakıma. İnstoş yok! Tweet atmak yok! Tam detoks yani… Altını üstüne getirmişler Kapadokya’nın. Canları sıkılınca da Kaz Dağları’na vınlamışlar. Bir on gün kadar da, bir gün orada, bir gün burada gezinmiş durmuşlar Arda’nın motorla… Tam İstanbul’a dönecekleri sabah, polis arabalarının sirenleriyle uyanmış Ayça. Hiç üzerlerine alınmamış tabii. Ne işleri olsun polisle? Filiz de bilirmiş ya Arda sabahları hiç dayanamaz açlığa. Uyanır uyanmaz edilecek o kahvaltı. Giyinmiş, Arda’nın yanına kahvaltıya iniyorken polislerle burun buruna gelmiş. Etrafını sarmışlar, aşağı indirip bir koltuğa oturtmuşlar. Polisin teki mütemadiyen soruyormuş, “iyi misiniz hanfendi”, diye. Bir diğeri telsizle, “durumu iyi, sağ salim kurtarıldı” diye anons geçiyormuş.

Ayça susmuş, gözlerini özlemle uzaklara daldırmış ve “ay deliii, vallahi deli” diye söylenip, öpücük kondurduğu işaret parmağını ekrandaki yüze değdirivermişti. “Meğer kaçırılmışım süsü verip babamdan fidye istemiş bu. Tam bir milyon euro! Düşünebiliyor musun? Sen de bilirsin ya ne ateşli aşık olduğunu. Elim kolum bağlı, ağzım, gözlerim bağlı nice fotoğrafım cebinde ne de olsa! Onları göndermiş babişime. Manyaaak!” O günden sonra bir daha haber alamamış Ardası’ndan. Babişi vermiş tabii bir milyon euroyu. Teslimat sonrası yerini bildireceklerini, gidip kızını teslim alabileceğini söylemişler. Yeri bildirilmeyince polise haber vermiş babişi. Polis tam teyakkuza geçmişken gelmiş ihbar telefonu. Kim olacak? Arda etmiştir o ihbar telefonunu. Canısı yaaa! Giderken bile kendisine işaret çakmış, onu düşündüğünü belli etmiş. Aksiyon sevdiğini bildiğinden, kendisiyle birlikte heyecan yaşasın istemiş. Yoksa ne olacak, Arda’yı bulamayınca ararmış babişini resepsiyondan, babişi de araba gönderir aldırtırmış onu bulunduğu yerden. Eee Filiz anlatsınmış biraz da. Onlar nasıl tanışmışlar? Filiz’in hikayesi daha heyecanlı olsa gerekmiş. Öğrendiğine göre onlar evlenmişler bir de…

Filiz ok gibi yerinden fırlayıp “geçmiş olsun” demiş, içtikleri kahvelerin parasını ödemek için kasaya yönelmişti. Hesabı ödemek için garsonu beklemeye bile tahammül edemeyecekti. İçinde ilk defa hınç duyuyordu Fikret’e karşı. Unutamayacağı, anlatmak isteyeceği, heyecanlı tek bir anı bile bırakmamıştı kendisine. Yakışıklılığını bile esirgemişti.

O akşam uykuya dalarken, Ayça’nın gösterdiği fotoğraftaki o yakışıklı – hem de nasıl yakışıklı – yüz, Filiz’in gözünün önünde tüm canlılığıyla belirecek ve bir daha hafızasından silinmeyecekti.

Önceki İçerikİsrailli bir anne, böbreğini Gazzeli bir çocuğa bağışlamaya karar verince neler olur?
Sonraki İçerikCOVID-19’un bilmediğimiz bilinmeyenleri