Benim için mesele berraktır: Futbol, top ayağına geldiğinde atağa kalktığın bir oyundur. Meşin yuvarlağın peşinde koşar ve ona sahip olduğunda ileri doğru gidersin, arkana dönüp bakmazsın. Yan paslarla ve geri paslarla milleti canından bezdirmez, yönünü hep karşı kaleye çevirirsin. Top rakipteyken de savunmaya geçer, o topu kapmaya ve mümkün olan en kısa sürede onun kalesinin önünde bitmeye çalışırsın.
Mevzuu, bu denli kadar basittir. Siz siz olun, matematik formülleri gibi dizilimler yapanlara itibar etmeyin. Yediden yetmişe herkesin fehmedeceği kadar sarih olan bir oyuna gizem katmak için bin takla atanlara yüz vermeyin. Bir maça dair her birimizin akledebileceği hususları sanki evrenin sırını çözüyormuş ve bilgilere bir tek kendisi sahipmiş gibi davrananlara paye tanımayın.
Futbol, açık ve belli bir oyundur; milyonların kalbinde taht kurmasının birçok nedeni vardır, en başata gelenlerinden biri de budur. Açık olanı karartmaya, belli olanı belirsizleştirmeye ve insanların gönlündeki futbol ateşini öldürmeye gerek yoktur; hatta biz futbol meftunları için bu, büyük bir günahtır. Günaha girmeyin!
Şampiyonlar Ligi yarı finalinde PSG ile Bayern Münih arasındaki kapışma, işte futbolun amentüsüne riayet ettiği için şimdiden efsane maçlar listesine girdi. Ömer Üründül’ün dillere pelesenk olan “Ne maç oluyor ama” repliğinin hakkını veren bir güzelliğe tanık olduk.
Ne seyrettik biz?
PSG ve Bayern, yapılması gereken ama uzun zamandır pek yapılmayanı yaptılar. Her iki takımın da bütün oyuncuları, topa hükmettikleri anda karşı kaleyi düşündüler. Evelemediler, gevelemedir; “hele bir iki yan ya da geri pas yapayım, geriden oyun kurayım” modasına prim vermediler. Maçın her saniyesinde golü düşündüler.
Ve daha güzeli fair-play’e de sonuna kadar riayet ettiler. Kimse kendini yere atmadı; hiçbir oyuncu –maalesef bizim sahalarda sıkça tanık olduğumuz üzere- kendini yere atmaya tenezzül etmedi. Hak etmediği bir faulü, hakemi kandırarak almaya gönül indirmedi. Kimse, kendisine bir müdahale olmadığı halde, düşerken hakeme bakmadı ve domdom kurşunu yemiş ağır yaralı pozlarına yatmadı.
Herkes elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. 22 futbolcu terlerinin son damlasına kadar mücadele ettiler. Her iki takım da kendi oyununu oynamaya çalıştı, skor ne olursa olsun kimse tarzından taviz vermedi, geri çekilmedi. Neticede seyrine doyum olmaz bir maç ortaya çıktı. Sahada oyuncular dişe dişe, kora kor bir mücadele içine girerken ekran başlarındaki bizlerin nefesleri kesildi.
Maç öyle süratli ve gol pozisyonları öyle sürekliydi ki, VAR devreye girdiğinde çizgi çekmeye yetişemedi. Yayın yönetmeni tekrarları veremedi. Bir ara top öylesine hızlı dolaşıyordu ki maçı anlatan spiker, topa dokunan oyuncaların adını bile sayamadı. Nitekim PSG’nin hocası Luis Enrique de “Bu olağanüstü bir maçtı. Teknik direktörlük kariyerimde daha önce böyle bir şey yaşamadım. Hayatımda böyle bir tempo görmedim” diyerek bu muazzam hızı, gücü ve maç boyunca düşmeyen tempoyu takdir etti.
Hakem son düdüğü çaldığında herkes “Biz bu akşam seyrettik?” diye birbirine sordu. Başımıza gelenden memnunduk. İki takıma ne kadar teşekkür etsek ve iki takımı ne kadar methetsek, yine de az olur.
Sokak futbolu
Şimdi, bazıları çıkmış, bu bizi bizden alan oyuna gölge düşürmeye uğraşıyor. Mesela, mahallenin yakışıklı abilerinden Thierry Henry, “Dokuz gol var diye buna büyük futbol diyemeyiz” buyuruyor. “Ben 5-4 istemem, savunmanın gerçekten savundu 1-0’lık maç isterim” diyor. “Bu gösterişli olabilir ama oyunun özü; kontrol, disiplin ve kolektif sorumluluktur. Bu biraz TikTok futbolu gibi; herkes anların ve sayıların peşinde” diye ekliyor. Ve darbeyi sona saklıyor: “Bu bir Şampiyonlar Ligi yarı finali değil, sokak futbolu gibiydi.”
Henry’ye büyük bir ihtiramla bakarız her vakit ama sanrımım vaziyeti idrak edebilmiş değil. Biz, bu maçı atılan 9 gol için değil, iki takımın yeşil zemine yansıttığı coşku ve mücadele için, dinmeyen bir gol arzusu ve arayışı için sevdik. Onun dediği gibi değil bir gol hiç gol çıkmasaydı da bu maça dair kanaatimizde değişiklik olmazdı. O futbol büyük yapan, gol sayısının fazlalığı değil, oyunun özüne duyulan saygıydı.
Ayrıca “kontrol, disiplin ve kolektif sorumluluk” olmadığını kim söylüyor? Allah’ın tek bir kulu, Parc des Princes’te kontrolden çıkan, disiplinsizlik sergileyen ve sorumluluk almaktan kaçınan bir tek futbolcu gösterebilir mi? Tam “işte şimdi dağıldı” derken Bayern’in maçı 5-2’den 5-4’e getirmesi, Henry’in esas gördüğü o meziyetlerin varlığına yoksa yokluğuna işaret eder?
Hem sokak futbolunu kötülemek de nereden çıktı?
Çok rica ederim; biz bu oyunu sokaktan gelen Pelelerin, Maradonaların ve Paris’in varoşlarından çıkan Henrylerin yüzü suyu hürmetine seviyoruz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.