Nerede?

Birdenbire ortadan kaybolan siyasîlere rastlanıyor dünya tarihinde. Hepsi gizem dolu hikayeler. Çoğu bir daha hiç geri dönmüyor. Öldükleri var sayılıyor. Komplocular, belki de haklı olmaya en yakın oldukları bu tip kaybolma vakalarında yazıyor da yazıyor. İstihbarat teşkilatları, gizli aşklar, yolsuzluklar, kendini feda etmeler...

Harry Potter filmleri tam oğlumun çocukluğuna denk geldi, çok da iyi oldu, filmler çıktıkça ikimiz birden saygı duruşunda izledik hepsini. Ben en çok o sürreel ama gündelik hayata ilişkin görüntüleri seviyordum, sessiz bir film olsaydı bile, büyük bir zevkle izlerdim herhalde.

Mektupları kuşlar getiriyordu, gazeteler uçarak kendiliğinden geliyordu, ihtiyaç duyulduğunda merdivenler, köprüler oluşuyor ya da kayboluyordu, fotograflar tablolar canlanıyor derdini anlatmaya başlıyordu, okulun müdürü Dumbledore’un elini bir şıklatmasıyla tabaklar harika yemeklerle doluyordu… En güzeli ise, görünmezlik peleriniydi kuşkusuz. İsminden de anlaşılabileceği gibi görünmezlik pelerinini giyen görünmez oluyordu. Ne büyük gizem! Ne büyük konfor! Oğlumla konuşuyorduk, o görünmezlik pelerini bizde olsaydı, neler yapardık? En çok bize yalan söylenip söylenmediğini anlamak için kullanabilirdik. Karşımızdakilere haksızlık olurdu tabii, ama, zaten bu asimetri olmasa neden bu pelerini giyelim ki? Durumun ilgi çekici yanı asimetri. Biz onları görüyoruz, onlar bizi göremiyor…

Gerçek hayatta bildiğimiz bir görünmezlik pelerini henüz yok. Ama aramızda dolaşmasalar bile bir süreliğine ya da sonsuza kadar ortalıktan kaybolanlar var.

Bir insan neden aniden görünmez olur? Kaybedilenlerin, devlet ya da devlet benzeri kendi kanununu uygulama ayrıcalığı olanlar tarafından ortadan kaldırılanların, kaçırılanların, iradeleri dışında kaybolma sebeplerini sormuyorum.

Bir insan kendi iradesiyle görünmez olmayı tercih eder mi?

1990’ların, 2000’lerin başının artık fazlasıyla demode hâle gelen “ıssız adam”larını bırakın bir kenara. Onlar başları sıkışınca, ne yapacaklarını, yalanlarını nasıl toparlayacaklarını bilemediklerinden, her şeyi birlikte isteyecek kadar empatiden yoksun oldukları için kaybolurlardı. Aralarında gerçekten “ıssız” olanlar var mıydı? Benim bildiğim yoktu. Issız olmak değildi amaç, soru sorulmamaktı. Gerçekten görünmez olmanın böyle bir şey olmadığını gayet iyi bilirlerdi. Gerçekten ıssız olmak, aslında kimsenin merakını ya da ilgisini çekmemek demektir.

Soruyu daha spesifik hâle getirelim: Bir siyasetçi, devletin en en üst makamlarından birini işgal etmiş biri neden aniden görünmez olur? Kendisi böyle bir şeyi isteyebilir mi? Kamusal görevler böyle istekleri kaldırabilir mi? Kamuoyu ne der? Hiçbir şey söylemeden oturur mu? Devlet bu konuyu önemsemez mi? Yoksa zaten Devlet mi istemiştir böyle olmasını?

Bildiğimiz gibi 2020 yılının Kasım ayı başlarında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak adeta bir görünmezlik pelerini giydi. Herhangi bir basın toplantısı yapabilirdi, yapmadı. Görünmezliğinin başlangıcı olarak görünmediği bir mecradan istifasını Cumhurbaşkanına değil, bizlere sundu. Ben de birçok insan gibi bunun gerçek olmadığını düşündüm en başta. Hesabı ele geçirildi zannettim.

Ama öyle olmamıştı. Aradan birkaç çok ve hatta aşırı sessiz gün geçti, sonra yürütmenin başı kendisini görevden affeyledi. Bunun üzerine, istifanın gerçek olduğunu anladık. Kaybolan Bakanımızın son dileğini biz de tekrarladık: “Allah sonumuzu hayreylesin”!!!

O esnada, Albayrak’ın sosyal medya hesapları da kapandı. Görünmez olmanın bir koşulu da bu olmalı çağımızda. Sanal olarak da görünmez, işitilmez olmak…

Yerine başka bir bakan atandı elbette. Görev devir teslimi ise, yapılamadı. En sıradan şirketin en alt düzey yöneticisi için bile yapılması zaruri olan, çünkü sürekliliği, hesap verilirliği simgeleyen o devir teslim töreni yapılamadı. Bir kutu baklava alınırdı çalıştığımız şirketlerde, görüntüyü kurtarmak için de olsa, bir veda konuşması yapılır, teşekkür edilirdi. O da hiç olmazsa görevlerini bir şekilde gönülsüz de olsa devrederdi, “medenî” bir ayrılık olurdu az çok.

Hazine ve Maliye Bakanlığı çalışanlarını düşünün. Bakanlığın en üst düzeyi ayrılmıyor, buna ayrılık denmez, yok oluyor. Bakanlıkta bir dönem de aniden yok oluyor, izlenen politikalar, sürdürülen projeler ortada kalıyor.

Aklımızda faizin enflasyonun sebebi olduğuna dair tuhaf teori, kulağımızda “Ben dolara bakmıyorum” gibi tuhaf cümleler… Otoriter yönetimlerde gözden düşen yetkililerin bir süre sonra fotograflardan silinmesi, yok sayılması gibi… Bir süre geçince sanki hepimiz inanacağız, acayip bir rüyada acayip bir Bakan vardı, ekonomi hızla felakete sürüklenirken çok garip şeyler söylüyordu, devletin en üstünden en altına hiçbir kademesinden olumsuz bir tepki almadan yıllarca Bakan kaldı, sonra bir gün sabun baloncuğu gibi patladı, kendisinden hiçbir iz kalmadı geriye, ekonomik onca yıkımı saymazsak tabii. Bu arada “Bakanımızın” sonuna kadar arkasında olanlar, bunu her fırsatta gururla ifade edenler de birden sustular. Adeta Orwell’in 1984 romanında farklı sebeplerle de olsa, kökü kazınanlar, külü havaya savrulanlar ya da kitapta geçen kelimeyle “buharlaştırılanlar” gibi.

“Buharlaştırılmak” kelimesi boşuna kullanılmıyordu kitapta. Çünkü geride iz bırakılmıyordu, öyle biri yaşamamış gibi davranılıyordu. “Buharlaştırılanlar”ın bir zamanlar yaşamış olduğuna dair olumsuz da olsa hiçbir kelime kullanılmıyordu artık. Ne bir yargılama kalıyordu ortada, ne de bir eleştiri…

Birdenbire ortadan kaybolan siyasîlere rastlanıyor dünya tarihinde. Hepsi gizem dolu hikayeler. Çoğu bir daha hiç geri dönmüyor. Öldükleri var sayılıyor. Komplocular, belki de haklı olmaya en yakın oldukları bu tip kaybolma vakalarında yazıyor da yazıyor. İstihbarat teşkilatları, gizli aşklar, yolsuzluklar, kendini feda etmeler… Gizemli romanların en klişe olayları bu kaybolma hikayelerine uyarlanıyor.

Bizde durum, en azından ölüm konusunda farklı. Hiçbirimiz Bakanın öldüğüne ihtimal vermiyoruz. Yani, o bizi görüyor bu sefer, biz onu göremiyoruz. Ama bu birden görünmez olma durumu hepimizi gizemli senaryolara yöneltiyor. Çünkü bu tam bir sırra kadem basma hikâyesi…

Günlerden bir gün, aynı zamanda Damat olan Bakan Bey görünmez olana adım atar… Aynanın sırrının arkasına geçtikten sonra kendisinden bir daha hiçbir haber alınamaz. Ne bir fotograf, ne bir söz… Onu en çok sevenler beğenenler bile onun adını ağızlarına almamaktadır, hiçbir yetkili hiçbir açıklama yapmamaktadır. Devletin zaten süreklilik, hesap verilebilirlik gibi konuları kafaya takmadığı anlaşılmıştır ama kişisel olanlar ne ara bu kadar yok sayılmaya başlanmıştır?

Olaylar bir şekilde gelişir. Bakalım filmin sonunda ne olacak?

Önceki İçerikAbbas Sayar’ın Yozgat’ı
Sonraki İçerikKüskün