Politikada 45 yıl

Muhalefetin susturulması İsmet Paşa’yı rahatlatır, bazı mühim meselelere artık gerektiği kadar ilgili görünmez olur. Yakup Kadri, bu bağlamda bilhassa “dünkü Milli Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakteri taşımaya başlaması” hususunun altını çizer. Dünün devrimcilerinden kimi arsa spekülatörlüğü, kimi idare meclisi üyelikleri, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü komisyonculuk işlerine dalar. Yolsuzluk, suiistimal, haksız kazanç alır başını gider.

1889’da Kahire’de başlayan ve 1974’te Ankara’da nihayetlenen dolu dolu bir hikayesi var Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun. Uzun sayılabilecek hayat yolculuğunda tarihî kavşak noktalarından geçti ve birçok durağa uğradı. İkinci Meşrutiyeti, Birinci Dünya Savaşını, Milli Mücadeleyi, Cumhuriyetin kuruluşunu, İkinci Dünya Savaşını, Türkiye’nin çok partili siyasi hayata dönüşünü ve 27 Mayısı ve 12 Martı gördü. İktidar ve muhalefet olma hallerini yaşadı; “Mustafa Kemal’in fikirleriyle aydınlanmış” biri olarak üzerine aldığı bütün vazifeleri — gazeteciliği, yazarlığı, siyasetçiliği, milletvekilliğini, diplomatlığı — hep Kemalist umdelere sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yerine getirdi.

“Politikada 45 Yıl” (*), Yakup Kadri’nin bir gazeteci ve Müdafaa-i Hukuk’un İstanbul temsilcisi sıfatıyla mücadelenin içinde bulunduğu 1922 yılından, aktif politikadan elini ayağını çektiği 1965 yılına kadar olan anılarını ihtiva eden bir kitap. Yarım asra yakın bir süre kimine doğrudan şahitlik ettiği, kimine ilk ağızdan muttali olduğu hadiseleri kendi perspektifinden aktarır Karaosmanoğlu. Sert bir iktidar mücadelesi resmeder; dostların üzerinin çizildiği, şahsi ikbal arayışlarının yön verdiği ve ilkelere perde çekildiği kırıcı bir iktidar mücadelesi.

Her ne kadar hatırat Yakup Kadriye ait olsa da, o bize bir İsmet İnönü anlatısı sunar. Bizzat yaşadığı veya bir biçimde haberdar olup kayda geçirdiği her olayın merkezinde İsmet Paşa yer alır. Her şey döner dolaşır, İsmet Paşa’ya bağlanır.

Kendisinin İsmet Paşa’ya ilişkin hissiyatı da gel-gitlidir; bir taraftan Mustafa Kemal’in en yakını ve Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı olarak gördüğünden ona derin bir sevgi besler. Diğer taraftan da sıcak siyasi kavgalarda Kemalist prensiplerden taviz verdiğini düşündüğünden ona karşı büyük hayal kırıklıkları duyar. Ancak her halükarda Paşa’ya saygıda zerre-i miskal kusur etmez.

Yanlış adrese giden telgraf    

Yakup Kadri, eski İttihatçılar ve yeni Cumhuriyetçilerde İsmet Paşa’nın yeteneklerine karşı her daim keskin bir şüphenin varlığından bahseder. Onlar Paşa’yı askeri, siyasi ve diplomatik açıdan yeterli bulmazlar. Dar görüşlü ve kısır gayretli gördükleri İnönü’yü dost meclislerinde alaya alırlar. Birinci ve İkinci İnönü Savaşı ve Lozan Anlaşması gibi zaferlerin İsmet Paşa’nın hanesine yazılmasını haksızlık sayarlar, gerçekte bu işlerin altında başkalarının imzalarının olduğunu belirtirler.

İsmet Paşa’nın sevenlerini çileden çıkartacak derecede ağır saldırılarda bulunanlardan biri de Refet Paşa’dır. Günün birinde Refet Paşa, Birinci İnönü Zaferi’nde İsmet Paşa’yı kahramanlık mertebesine çıkaran Yakup Kadri’yi eleştirir ve makalesinin “çok şairane olduğunu ancak gerçekle hiçbir alakasının bulunmadığını” söyler. Yakup Kadri kendisini tutamayıp “Şu halde Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya çektiği tebrik telgrafı da sizce bir şiirden mi ibaret?” diye kızgınlıkla sorar. Refet Paşa buna kahkahalarla gülerek cevap verir:    

“Ona ne şüphe! Bahsettiğiniz telgrafı yazanın da sizin edebiyat arkadaşlarından biri olduğunu bilmiyor musunuz?”

Gerçekten de “Türk’ün makus talihini yendiniz”  sözünün geçtiği telgraf Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından kaleme alınmıştır. Refet Paşa bunu hatırlatıp devam eder:

“Hem o telgrafta bir adres yanlışlığı da var. Mustafa Kemal Paşa onu İsmet’e değil, İnönü zaferinin gerçek kahramanı Miralay Fethi’ye göndermeliydi. Zira ilk ağızda hezimete dönmek üzere olan bu muharebe son dakikada o fırka kumandanının aldığı inisiyatif ve sarf ettiği gayret sayesinde kazanılmıştır.” (s.34)

Yakup Kadri, İsmet Paşa’ya dönük bu sözleri önce kişisel mücadele ve dargınlıklara bağlar, ancak daha sonra edindiği bilgilerin Refet Paşa’nın ifadelerini haklı çıkardığını teslim eder.

“İsmet Paşa alerjisi”

Lozan Anlaşması’nın müzakereleri sırasında da Başvekil Rauf Bey ile Hariciye Vekili İsmet Paşa arasında büyük ihtilaflar çıkar. Sonunda anlaşma imzalandığında Rauf Bey, bir heyet halinde Mustafa Kemal’i ziyaret eder.

“Başvekil Rauf Bey ‘Paşam’ demişti. ‘Bu başarı (yani Lozan Sulh Anlaşması) başta siz olmak üzere Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşaların eseridir. Ben de aranızda bir arkadaşınız olarak çalıştım.’ Ve Ali Fuat Paşa da kendine mahsus açık kalpliliğiyle Gazi’ye şunu sormuştu: ‘Şimdi, senin apotrların (havarilerin) kimlerdir? Bunu anlayabilir miyiz?” (s.65)        

Mustafa Kemal’in, kendisinin bir havarisinin olmadığı, memlekete kimler hizmet eder ve liyakat kudreti gösterirlerse havarilerinin de onlar olacağı karşılığıyla biten bu muhabbet, Yakup Kadri’ye göre iki açıdan üzerinde durulmaya değerdir. Biri, Rauf Bey’in Lozan’dan bahsederken İsmet Paşa’nın adını bile telaffuz etmemesidir. Diğeri de Ali Fuat Paşa’nın İsmet Paşa’dan rahatsızlığını soru formunda ima etmesidir. Yakup Kadri, her ikisini de Halk Partisi’nde baştan beri bir “İsmet Paşa meselesinin”, bir “İsmet Paşa alerjisinin” olduğunun bir göstergesi sayar.  

Halk Partisi’nin Rauf Bey ve İsmet Paşa taraftarları arasında ikiye bölünmesi üzerine Mustafa Kemal, 1923 seçimlerinin akabinde başvekil olarak Fethi Bey’i seçer. Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı olan Fethi Beyi başvekil yapan temel sebep, partide birbiriyle çekişen iki hizip arasında onun tarafsız bir tutum takınmış olmasıdır. Lakin Fethi Beyin başvekilliği uzun sürmez; Cumhuriyetin ilanından sonra İsmet Paşa tekrar koltuğa oturur.    

Ancak İsmet Paşa’nın ipleri eline alması partideki suları durultmaz. Halifeliğin kaldırılması, yabancı yatırımlar için alınması gereken önlemler, Cumhurbaşkanına veto ve başkumandanlık yetkilerinin verilmesi gibi meseleler çatlağı büyütür ve görüş farklılıkları yolların ayrılmasıyla sonuçlanır. Rauf, Kazım Karabekir, Refet ve Ali Fuat Beylerin liderlik ettiği grup, Halk Partisi’nden ayrılarak Cumhuriyetçi Terakkiperver Fırka adıyla yeni bir parti kurarlar.

“İşte iki adam arasındaki fark”

Yeni parti, Halk Partisi’nde kriz çıkarır; İsmet Paşa istifa etmek zorunda kalır ve başvekilliğe yeniden Fethi Bey gelir.  O sırada Yakup Kadri’nin “silahlı bir gericilik hareketi” diye nitelediği Şeyh Sait Vakası patlak verir. Başvekil, mutedil bir siyaset izlenmesi taraftarıdır, milletvekillerinin büyük kısmı da aynı kanaattedir. Ancak İsmet Paşa, giderek büyüyen isyana ordunun geniş kapsamlı bir şekilde müdahale etmesini savunur. Mustafa Kemal de İsmet Paşa ile aynı çizgidedir. Fethi Bey ile İsmet Paşa arasındaki farkı, Yakup Kadri davetli oldukları bir Çankaya yemeğinde doğrudan gözler:

“Yemekten sonra, köşkün büyük salonunda üç dört oyun masası kurulmuştu. Birinde Mustafa Kemal Paşa’yla birkaç arkadaş poker oynuyordu. Biraz ötemizde İsmet Paşa’yla Fethi Bey’in bulunduğu bir masada briç partisi yapılıyordu. Gecenin ilerlemiş bir saati. İçeriye bir yaverin girdiği ve usulcacık masamıza yaklaşarak Atatürk’e bir telgraf verdiği görüldü. Atatürk, elinden oyun kağıtlarını bırakarak telgrafı aldı, dikkatle okudu ve hâlâ ayakta bekleyen yavere çatık bir çehreyle ‘Götürün bunu başvekile verin!’ dedi. Hepimiz oyunu kesip gözlerimizi yanımızdan masaya dikmiş ve Fethi Bey’in telgrafa şöyle bir göz gezdirdikten sonra yaver beye geri verip hiçbir şey söylemeksizin oyuna devam ettiğini görmüştük.

Bunun üzerine yaver ne yapacağını şaşırmış, bir elinde telgraf, tekrar bizim masaya yaklaşmıştı. Atatürk, ‘Şimdi de bunu İsmet Paşa’ya götürünüz!’ dedi Yaver döndü, telgrafı İsmet Paşa’ya verdi. İsmet Paşa aldı; okudu, okudu ve birden ayağa kalkarak –hatta fırlayarak diyebilirim- telaşlı telaşlı etrafına bakındı; derken eline bir cıgara aldı, kibrit aradı; sonra vazgeçti, kendini toparlayıp yerine oturdu.

Bu sahneyi göz ucuyla takip eden Atatürk, bize dönerek yavaşça: ‘İşte iki adam arasındaki fark’ dedi ve ilave etti: Şeyh Sait çeteleri Şemdinan’a gelip dayanmışlar.” (s. 73)


“Üçüncü İnönü Zaferi”

Yakup Kadri, “itidal” siyasetinin normal zamanlarda müspet neticeler verebileceğini ancak “için için kaynayan bir cemiyette” bazı tehlikeli sonuçlara neden olabileceğini düşünür. “O vakit buna ‘itidal’ değil ‘gaflet’ politikası demek lazım gelirdi.”

Nitekim Fethi Bey’in Şeyh Sait Vakası karşısındaki tavrı da böyle nitelenir; onun sınırlı tedbirlerle meseleyi çözmek anlayışı karşılık bulmaz. Terekkiperver Cumhuriyetçi Fırka’nın sert önlemlere muhalefet etmesi de iktidardaki sertlik yanlılarını daha da heveslendirir.

Sonunda Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın desteğini alan İsmet Paşa, bir elinde isyanı silahlı kuvvetlerle bastırma kararı, diğer elinde adına “Takrir-i Sükun” denilen kanun tasarısıyla tekrar başvekil olur.

İsmet Paşa, hem isyanı bitirir hem de bütün rakiplerinin sesini keser. Artık muarızlarının ona başkaldırabilme olanakları kalmamıştır. Hesabın kendilerine kesileceğini bilen TCF gidişata elden geldiğince karşı durur. Kazım Karabekir, Meclis kürsüne çıkar, gözlerini Cumhurbaşkanlığı locasında oturmakta olan Mustafa Kemal’e dikerek veryansın eder:

“Memlekette kimseye sesini çıkarma imkanı bırakmadınız. Söz hürriyeti bir şu kürsüye inhisar etmiş bulunuyordu; yarın buradan konuşmak hakkından da mahrum olacağız.” (s. 75)

Öyle de olur; Takrir-i Sükun Kanunu işletilerek bütün muhalif siyasetçi ve gazeteciler ya tasfiye edilir ya da seslerini çıkaramaz bir hale düşürülür. Böylece “İsmet Paşa gayet durgun bir siyasi hava içinde, son derece ‘confortable’ bir iktidar koltuğuna oturmuştu. Artık ortada ne rakibi ne de muarızı kalmıştı.” (s. 77)   

Yakup Kadri, o zamanlar kendisinin de İsmet Paşa’nın bu galibiyetini “Üçüncü İnönü Zaferi” olarak telakki ettiğini belirtir. Ancak 45 yılın birikimiyle bunu değerlendirdiğinde, Paşa’nın bu şekilde iktidara gelişini bir “bedbahtlık” olarak tanımlar. Çünkü:

“Ne de olsa, ne kadar haklı, zaruri ve yerinde olsa da ‘fevkalade’ karar ve kanunlara dayanarak birtakım şiddet tedbirleriyle hükümet etme, Batı’daki anlamına göre, bir devlet ve siyaset adamı için pek hoş ve mutlu bir iş sayılmamak gerekir. Kaldı ki, İsmet Paşa bu yüzden, amme efkârımızın büyük kısmına, tâ o zamanlardan beri bir ‘tiran’ gibi görünmek talihsizliğine de uğramış bulunmaktadır.” (s. 74)

“Milli Mücadelecilerin menfaat şirketine dönüşmesi”

Muhalefetin susturulması İsmet Paşa’yı rahatlatır, bazı mühim meselelere artık gerektiği kadar ilgili görünmez olur. Yakup Kadri, bu bağlamda bilhassa “dünkü Milli Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi karakteri taşımaya başlaması” hususunun altını çizer. Dünün devrimcilerinden kimi arsa spekülatörlüğü, kimi idare meclisi üyelikleri, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü komisyonculuk işlerine dalar. Yolsuzluk, suiistimal, haksız kazanç alır başını gider.

Yakup Kadri birkaç kez bu meseleyi, kendisi için “faziletin ve siyasi ahlakın toz kondurulamaz bir örneği olan” İnönü’ye açar. Fakat İnönü’nün “devrim rejimini daha ilk günden beri soysuzlaştırma tehlikesi gösteren bu hal karşısında” tepkisiz kalması ve yakınmaları müphem bir gülümsemeye karşılaması, Yakup Kadri’yi hayretten hayrete düşürür.

Gerek devlet idaresindeki bozulma, gerek iktisadi sıkıntılar, halkı giderek daha fazla rahatsız eder. Demokratik kanallar tümüyle kapanmış olsa da bu rahatsızlık yine de dışarıya yansır.  Hem halkın şikayetlerini kontrollü bir şekilde sistem içine almak, hem de dış dünyaya demokratik ülke görüntüsü vermek için, Atatürk yeni bir partinin kurulmasına karar verir. Fethi Bey bunun için tekrar göreve çağrılır.

“İtiraf etmek lazım gelir ki, Fethi Bey itidalli, temkinli mizacı ve liberalizme meyli itibariyle hepimize, hatta İsmet Paşa’ya bile, o zamanki şartlar içinde siyasi hayatımızı sarsmaksızın ve devrim ilkelerini zedelemeksizin bir muhalefet partisini sevk ve idare edebilecek tek adam olarak görünmüştür.” (s. 93)

Ancak evdeki hesap çarşıya uymaz. Serbest Fırka, faaliyet başladığı andan itibaren halkın büyük bir teveccühü ile karşılaşır. Mitingler dolar taşar. Bu arada provokasyon kokan bazı olaylar da olur; Fethi Bey ve arkadaşları bazı yerlerde şeriatı simgeleyen yeşil bayraklarla karşılanır.

Halkın iltifatından ürken Halk Partisi, hemen bu olayların üzerine atlar ve yeni partiyi “irticacı” olmakla itham eder. Oysa partinin ve partinin ileri gelenlerinin irticayla uzaktan yakından bir alakalarının olmadığını en iyi CHP’liler bilir. Zira partinin başkanı Fethi Okyar’ın siyasi ve şahsi ahlakına kefil olan, Atatürk’ün kendisidir. Partinin programını yazan Ahmet Ağaoğlu “Ortodoks bir demokrasi taraftarı” olarak bilinir. Genel Sekreter olan Nuri Conker’in “ilk gençlik çağından beri Mustafa Kemal’in izinden yürüyen, yanından ayrılmayan aydın kafalı bir subay” olduğu da herkesin malumudur.

Buna rağmen Serbest Fırka bir bombardımana maruz kalır. “Efendiler, ben her türlü ithamınıza tahammül edebilirim ama Mustafa Kemal Paşa’ya karşı bir harekete girişmiş olmam iddialarınızı reddederim” diyen Fethi Bey, partisini kapatır. Fethi Bey, daha sonra arkadaş sohbetlerinde partisini kapatmaya götüren hadiselerin bir tertip olduğu düşüncesini dile getirir ve “İtiraf ederim ki ben bu işte gafil avlandım; bir tuzağa düşürüldüm” der, ancak onu kimlerin tuzağa düşürdüğünü hiçbir zaman açıklamaz.

“Her ne hal ise Serbest Fırka’nın kapanmasıyla İsmet Paşa gene bir gaileden kurtularak geniş bir nefes almış, daha doğrusu kendi tesiri olmaksızın, dördüncü bir İnönü zaferi kazanmış oluyordu.” (s.98)

“Türkiye’nin en büyük iktisatçısı”

Bütün karşıtlarını elindeki silahları dikkatle ve yerinde kullanarak saha dışına iten İsmet Paşa’nın karşısına bir süre sonra yeni bir dişli rakip çıkar: İş Bankası Genel Müdürü Celal (Bayar) Bey. Atatürk, İş Bankası’na çok önem verir, Celal Beyi de her seferinde göklere çıkartır. İş Bankası’nın kuruluşunun 10. yılı kutlamak için düzenlenen bir törende, Celal Beyi işaret ederek “Bilesiniz ki Mahmut Celal Beyefendi Türkiye’nin en büyük iktisatçısıdır” der ve herkesten kalkıp onu ayrı ayrı tebrik etmelerini ister.

Atatürk’ün bankaya ve müdürüne olan teveccühü Paşa’nın gözünden kaçmaz; hem bankayı hem de umum müdürünü yakından gözlemlemeye başlar. İktisat Vekaleti ile İş Bankası arasındaki bir çekişmede Atatürk İş Bankası’nın yanında durur ve İktisat Vekilini görevden alarak yerine Celal Beyi getirir. Celal Beyin arzusu hilafına kabineye girmesi İsmet Paşa’nın çok ağrına gider. Memnuniyetsizliğini Çankaya sofralarında göstermekten de geri kalmaz. Öyle ki gerginlik taşınamaz noktaya gelince, Atatürk İsmet Paşayı görevden alır ve onun yerine önce vekaleten sonra da asaleten Celal Beyi getirir.   

İktidardan düşünce İsmet Paşa’nın çevresi birden boşalır. Bir nevi tecrit yaşar. Atatürk ile arası açılır, dolayısıyla Atatürk ve yakınında olan devletlûların öfkelerini üzerine çekmemek için, kimse İsmet Paşa ile birlikte görünmek, orta yerde onunla yan yana resim vermek istemez.

Atatürk öldüğünde ise siyasi rüzgar tekrar yön değiştirir. Çankaya’nın ve Dolmabahçe’nin müdavimleri, İsmet Paşa’nın önünü kesmek adına Cumhurbaşkanlığı için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve TBMM Başkanı Aldülhalik Renda’yı ileri sürerler. Fakat Çakmak’ın siyasette gözü ve Renda’nın da İsmet Paşa’yı engelleyecek gücü olmayınca, Çankaya’ya İnönü çıkar.

Ebedi Şef dönemi biter, Milli Şef dönemi başlar.     

Yakup Kadri’nin anılarında iz sürmeye haftaya da devam edeceğim.

(*) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, İletişim Yayınları, 8. Baskı, İstanbul, 2013.              

Önceki İçerikYargıda hülle!
Sonraki İçerikRuslar -20 derecelere rağmen Navalny için sokakta