Yangır yas aşı sıralarından “dört gözle” beklenen aşılara…

Bütün sınıf tamamlanınca, “iğneler vurulup” kan ter içindeki çocuklar bir başlarına kalınca, herkes eşyalarını yarım yamalak toplar, okulun kapısından dışarı kendini dar atardı. Kimi bütün o terör hiç yaşanmamış gibi yakalar tek düğmeye kalmış aşağıya doğru sallanır vaziyette okuldan erken çıkmanın heyecanıyla sokaklarda yeni maceralara koşar, kimi boş bakan gözlerle evde bu olan biteni nazlana nazlana anlatmak, bu dünyaya lanet etmek fırsatını ele geçirmenin hırsıyla evinin yolunu tutardı.

Tablo fena… Covid19 aşısını kelimenin tam anlamıyla “dört gözle” bekliyoruz. Maalesef tamamen tesadüf de olsa, aşı geliştirme çalışmalarında Türkiye kökenli bilim insanlarının ön planda olması hoşumuza gidiyor. “Türkiye’de yetişselerdi” diyor bir arkadaşım, “n’olurdu acaba?” Biliyoruz, bir şey olmazdı, böyle imkânları, motivasyonları ve hareket alanları olmazdı. İyi ki zamanında ailecek gitmişler.

Aşıyı heyecanla beklemek… Oysa en azından benim de içinde olduğum birkaç kuşak “aşı” kelimesini duyunca önce bir irkilir.

Belirsizlikten hoşlanmayan, bundan neredeyse ürken ve hep güvenli alanda kalmaya çalışan ben, ilkokulda da aynen böyle olduğumdan, aşı günlerinde sınıfta bir kahraman edasıyla gezerdim. Muhtemelen aşıdan diğer çocuklar kadar korkmazdım, ama esas derdim o aşıdan korkma süresini kısaltmaktı. Bir an önce ne olacaksa olsun, bitsin. İsterse çok acıtsın, fark etmez. O belirsiz dramatik anı beklemek çok daha çekilmezdi.

Hiçbir zaman söylenmezdi aşının ne zaman yapılacağı. Günlerden bir gün, her şey normalken, şehre bir yabancının gelmesi gibi… Önce okulda tuhaf bir şeyler olduğu sezilirdi. İlk aklımıza gelen aşı olurdu ama bir süre kondurmazdık. “Zaten aşı olması da fena değil, okul tatil oluyor sonrasında” gibi düşüncelerle ferahlamaya çalışırdık. “Pozitif düşünmek” diye bir tabir yoktu henüz ama onun gibi bir şey işte… Ama esas hakim olan his korkuydu pek tabii ki. Haberin kesinleşmesiyle, tüm ümitler yerini dehşetle bakan gözlere bırakırdı. Pozitif düşünceler o zamanlar da işe yaramazdı. İnsan pozitif düşündüğüyle kalırdı.

O sahnelerin birileri tarafından yeniden canlandırılmasını izlemeyi çok isterim. Çünkü bildiğimiz grotesk sahneler yaşanırdı sınıfta, sadece ben öyle hatırlıyor olamam diye düşünüyorum. Belki sağlama yapmam mümkün olur bu sahneleri bir daha izleme imkânım olursa.

Sınıfın kapısı çat diye açılıp, okulun bir yöneticisi eşliğinde birkaç sağlık görevlisi içeri girerdi. Hiç konuşma ya da göz teması yok. Öğretmen, zaten yeterince dramatik bir bazı olan konuyu daha fazla büyütmemek gereğinin bilinciyle, çok sıradan bir şey oluyormuş gibi davranırdı. Hemen bizi sıraya sokardı: Aşı sırası…

Aşı sırası şimdiki ölçülere göre büyükçe olan sınıfta bile en az bir U yapardı. Dile kolay, 40-45 korkuya saplanmış çocuk, tek sıra halinde. Üç kişi oturulan büyük tozlu tahta sıraların arasında uzanıyor bu U. Bazen tahta sıralar itilmek suretiyle yan yatmış bir S’ye dönüşüyor.

Sınıfın solgun tozlu perdeleri gibi kaderine razı olmuş bazı çocuklar kollarını sıvamış, diğerleri bu kol sıvama işinin bile onlara birkaç saniye kazandırması ihtimalinin hesabında… Belki o arada beklenmedik bir gelişme olur ve yırtarız hesabı. Olmaz ama, ya olursa? Saniyeler bile olsa zamanın bize ne getireceğini bilemeyiz, bazı durumlarda iyi şeylerle karşılaşma ihtimalimiz hep varmış gibi davranmalıyız. Doğru sayılır, bazıları için…

Tahtanın sol tarafındaki öğretmen masasının yanında daha küçük bir sehpamsı masa üzerinde alevli bir düzenek oluşturulurdu hemen. Bu alevler arasında birazdan sayısı en fazla iki diye hatırladığım kocaman iğnelerin uç kısımları yakılacak. Bu işlem ve alkol-tendürdiyot ikilisi ile birlikte hafif hastane kokusuna benzeyen bir yanık kokusu ortalığı saracak ama aşı çocuklarının çoğu bunu tabii ki fark etmeyecek. Aşı histerisi her yeri kaplamış.

Göz teması sevmeyen işini yapıp gitmeyi hedefleyen bıkkın sağlıkçılar… Belki o gün yüzlerce çocuğa aşı yapacaklar, hiçbiriyle tek tek uğraşacak vakitleri yok. Zaten o zamanlarda böyle bir “konsept” de yok. Neden zahmet etsinler? Aşı olunacak, ol!!! Okkadarrr…

Bu arada aşı sırası yangır yas gidiyor. Bazıları açıkça höykürerek ağlıyor, bazıları dehşet içinde bakınırken farkında olmadan “göz yaşlarına hakim olamama” hâlindeler…

Kapılar tutulmuş, birkaç iyice ele avuca gelmeyen çocuk kaçamasın diye… Bu yönde çabaları olanlar var aramızda. O güne kadar ortalığı toza dumana katıp karmaşık hareketler yaparak kaçabilen olmamış. Aslında öğrenilmiş çaresizlik hissetmeliler ama herkes kolay boyun eğmez, bazıları çaresizliği öyle öğrenerek kabul edemeyecek kadar “kendilikli”… Davranışlar yerini reflekslere bırakmış. Zaten uçarı olan akıllarımız pek orada değil.

İşte onların arasında ilk aşılanacak gönüllü birkaç çocuktan biriydim ben. Az buz bir kahramanlık değil. Hele de bir kız çocuğu için. Hem kendimi öğretmenle öğrenci arasındaki o hoş konuma yükseltmeyi severdim hem de “aferin meraklısı” denen tiplerdendim muhtemelen. Zaten ikisi aşağı yukarı aynı yere çıkıyor…

Ama üçüncü, en önemli ve hâlâ beni yönlendiren motivasyon, kötü bile olsa ne olacaksa bir an önce olsun hissimdi. Negatif kapasite 0, aferin alma isteği katsayısı 100. Dönüp, sınıftakilere “hiç acımadı” yalanını söylemek de cabası. Ama başka ne denebilir ki? Düşüp bayılsınlar mı?

Bütün sınıf tamamlanınca, “iğneler vurulup” kan ter içindeki çocuklar bir başlarına kalınca, herkes eşyalarını yarım yamalak toplar, okulun kapısından dışarı kendini dar atardı. Kimi bütün o terör hiç yaşanmamış gibi yakalar tek düğmeye kalmış aşağıya doğru sallanır vaziyette okuldan erken çıkmanın heyecanıyla sokaklarda yeni maceralara koşar, kimi boş bakan gözlerle evde bu olan biteni nazlana nazlana anlatmak, bu dünyaya lanet etmek fırsatını ele geçirmenin hırsıyla evinin yolunu tutardı.

O ilk akşam evde ertesi günlerde aşı hikayesinin sonuçları hakkında anlatılacaklar biriktirilirdi. Birazcık ateşimiz çıkmış olabilirdi, yataklara düşebilir, ateşle kavrulabilirdik ya da yine hiçbir şey olmadı bana diye kahramanlığa devam ederdik. Azı gerçeklikle uyumlu, çoğu karakter meselesi…

Hiçbir suçları olmayan öğretmenlere olan güvenimiz bir kez daha sarsılmış vaziyette de olsa, normal flu çocukluk günlerine geri dönerdik birkaç gün sonra. Hatta muhtemelen “Hayat Bilgisi” derslerinde aşı olmanın faydalarını ezberleyip, ülkemizde uygulanan aşıların üçünü beşini bir çırpıda sayabilirdik. Aşı karşıtlığı da henüz keşfedilmemişti. Teorik olarak aşı “çok faydalı” ve biz çocukları kurtaran çağdaş bir şeydi. Ama teoriyle pratik her zamanki gibi pek tutmazdı.

Şimdi görüyoruz, aşı hakikaten çok faydalıymış. Heyecanla yolu gözlenirmiş. Tabii, bu da karakter meselesi… Komplocular, sağlamcılar, aşırı şüpheciler var aramızda. Üstelik en azından bazılarının haklı olma ihtimalleri yüksek. Ama ben, Covid19 tedirginliği ile yaşayacağıma ilkokuldaki teorik bilgilerimi hatırlayıp, çocukluk davranışımı tekrarlayarak gidip aşıyı ilk yaptıran olmayı tercih ederim. Bu kadar belirsizlik yeter. Ne olacaksa olsun.

Önceki İçerikTürkiye ritmik jimnastik grup milli takımı Avrupa Şampiyonu oldu
Sonraki İçerikSu çatlağını bulur mu?